Cumartesi, Şubat 27, 2010

Spontane


Olaylar gelişti ve değerli fotoğrafçı Ozan Daniel Bey ile Jehan Barbur konserine gitmeye karar verdik. Üşenebileceğim hiç bir detay yoktu. Konser Fenerbahçe'deydi. Ozan Bey ile buluştuk, bir kaç tur attıktan sonra gerekli sokağa girdik. Chapel'deymiş konser, orası nerede baya düşündük sonra bir de baktık ki Dalyan Club'ın içine yeni açılmış. Çok da güzel bir yer olmuş, umarım müzik tarzı da hep bu çizgide gider. Tesadüfler silsilesi sonucu konseri beş kişi izledik tüm mekanda. Sanmayın ki Jehan Barbur çok kötü ya da garip bir müzik yapıyor. Bir kaç farklı faktörün birleşimi sonucu böyle oldu bana kalırsa. İyi de oldu çok şahsıma özel bir konser gibi hissettim. Öylece daldım, keyifle dinledim, albüm konseriydi zaten. Albümünü dinlemediyseniz şiddetle tavsiye ediyorum. 2009'un en hoşuma giden Türkçe albümlerinden, Uyan albümün ismi. Albüm şarkılarının yanısıra bir iki Ortaçgil cover'ı da vardı. Ayrıca her şarkıda çok uzun ve farklı enstürmanların icra ettiği doğaçlama sololar mevcuttu. Çok güzeldi konser neticede, Jehan Hanım'la da tanıştık bu tenhalıktan istifade.

Ayrıca haftalar sonra Merve Hanımcık'la görüştük, çok da iyi oldu çok da güzel oldu, kendisi bir kaç güne dünyayı gezmeye karar verebilir, her dakika görüşmek lazım o yüzden. Çarşamba da dahil olmak üzere çok uçlarda yoğun bir hafta beni bekliyor. Ran lôlâ ran.

Perşembe, Şubat 25, 2010

Emir Bey'in Hikayesi


Emir Bey projesiyle ilgili detaylı bir yazı yazmanın vakti gelmişti. Kısacası bir "Emir Bey nedir?" yazısı ile karşı karşıyasınız. Üniversite hazırlıkta kurduğumuz kısa soluklu bir grubumuz vardı Kallavi isminde. İsmini hâlâ çok severim, bir vakit de o gruptan bahseden bir yazı yazarım zaten. Neyse birinci sınıfta Kallavi'nin dağılması üzerine benim de kafamda biraz daha tenha projeler belirmeye başladı.


Tenhalık o kadar ön planda değildi gerçi o zamanlar ama müzik tarzımı kafamda belirlemiştim. Çevremdeki herkesin yaptığı müzikten daha sakin bir şeyler yapmak istiyordum. Bu beste yapmak anlamında değil, sevdiğim parçaları -başka kimse sevmese ya da çalmasa da- çalmak istiyordum. Neticede aklıma ilk gelen isimler Yeni Türkü, Sezen Aksu, Feridun Düzağaç şarkıları çalmaktı. Aslında farkında olmadan günümüzün popüler akımına ben de girmiştim daha en başlarından hem de: Doksanlar Türkçe Pop, ama hareketli değil de duygusal. Kafamda bu proje vardı ve çevremde bu projeden keyif alacak pek müzisyen yoktu, önümde ise bunu projelendirmek üzere bahar taşodasına kadar vakit vardı. Tabi taşoda konserine çıkmak için dönem başında taşodaya kaydolmak gerekir ve benim bunu tek başıma yapmam gerekecekti bu durumda. O an nasıl bir ruh haline girdim şu an tam bilemiyorum ama tek başıma da olsam sevdiğim şarkıları tek gitar çalar söylerim, eminim çalmayı sevenler yoksa dinlemeyi sevenler çıkacaktır diye düşünmüşümdür muhtemelen. Neticede gidip Taşoda formunu doldurdum ve grup adı sorusuna gelince tıkandım. Olmayan bir gruba adını vermek biraz zor bir süreçti.

Şimdi burada bir yan paragraf açmak istiyorum. Hazırlığın ikinci dönemi blogger olmaya karar vermiştim ve o zamanlar daha internette takma isimlerin kullanıldığı, sevilen karakterlerin mail adresini oluşturduğu bir dünyadaydım, ama bir yandan da ismimi kullanmak da istiyordum, ben de neticede Emir Bey'i kullanıcı adı olarak seçtim. Bunun yanısıra birinci sınıfa geçince insanlarla daha tam yeni tanışma dönemlerinde hep sizli bizli konuştuğumdan; x hanım, y bey gibi laflar etmekten hoşlandığımdan ötürü kendimin de çok farkında olmadan politika bölümü kökenli bir Emir Bey kimliği oluşturmuşum. Bölümden arkadaşlarım bana Emir Bey diyor, bunu duyan yakın arkadaşlarım ise baya gülüyorlardı. Sonra bölümden arkadaşlarım da yakın arkadaş oldular ama hâlâ Emir Bey diyenleri var, neyse müzik kısmına dönelim.


Neticede bu Emir Bey kimliğini burda da kullanayım hem eğlenceli olur, hem tek başıma çıkmak durumunda kalırsam da zorlanmam diye düşündüm ve o forma Emir Bey olarak kaydoldum. Yani grubun isminin neden Emir Bey olduğunun kabaca hikayesi budur, internet kimliğim, bölümdeki resmi konuşma muhabbetim ve o an tek kişi olmamın bir birleşimi. Kulağa fazla megaloman veya maskülen gelse de gel zaman git zaman isim oturdu bana kalırsa, tarzımıza, müziğimize uygun.

Tek başıma ne yapacağım, keşke yanıma birilerini bulsam demeye başladım konser tarihi yaklaştıkça ve tesadüfi bir şekilde TRT İstanbul Radyosu Türk Sanat Müziği Korosu'ndan korist dostum Alper Akaryıldız'a bu konuyu açtım, o da istersem benle kanun çalabileceğini söyledi. Bu fikir beni hem sevindirdi, hem de heyecanlandırdı. Sıradışı bir şey yapılabilirdi demek ki gerçekten. Sonrasında da baktım yeni tüfeklerde iş yok eski tüfeklerden Emir Yargın dostumu benle ritm çalması konusunda ikna ettim ve kemik kadromuzu oluşturduk böylece.


2007 senesiydi o zamanlar, ilk konserimiz de bahar taşodasıydı. Listemiz müzik zevkim kadar karman çormandı: Feridun Düzağaç'tan Gölge, Yusuf Taşkın'dan Masum Günahlar, Mirkelam'dan Hatıralar, Damien Rice'tan The Blower's Daughter, Anathema'dan One Last Goodbye ve bir tane de benim bestem vardı ismi Nihavend Makamından Çal olan. Konserin unutulmaz anlarından bir tanesi değerli solist Aslı Kaya'nın The blower's Daughter'da bana konuk olarak eşlik etmesidir; diğeri ise One Last Goodbye'ı çalarken, taaa çimlerin arkasında oturan bir genç grubun sahneye doğru gelip "still feel the pain" kısımlarında back vokal yapmalarıdır. Bu üçlüyle bir kaç konser verdikten sonra Alper Akaryıldız ile ayrı düştük ve yine İstanbul Radyosu'nda tanıştığımız dostumuz Nağme Yarkın kadromuza dahil oldu.

Nağme Yarkın gerçek bir müzisyen, çok değerli bir dost ve klasik kemençe icracısıydı. Kendisiyle ilgili buraya sayfalarca yazı yazsam azdır. Klasik kemençe dediğim enstürman ise Karadeniz yöresine ait halk müziklerinde kullanılan kemençe değil, Klasik Türk Müziği'nde kullanılan, Balkanlarda ve Yunanisten civarlarında da tanınan sevilen, kulaklarınızın en çok Yeni Türkü'den aşina olabileceği bir esntürmandır. Emir Bey'in en karakteristik özelliğidir, sesi kendiliğinden gramafondan geliyor gibi çıkan. Neyse Nağme Yarkın'ın kadroya gelişiyle birlikte bugün çok şükür hâlâ koruyabildiğimiz çekirdeğimizi kurduk.


Bugüne kadar pek çok farklı sahnede konser verdik bu kemik kadro ve konuklarla. İlk aklıma gelenler öncelikle okuldaki sahneler, Güney Kampüs Güney Meydan, Uçaksavar Kampüs GKM, BÜMED, Albert Long Hall (BTS), Kennedy Lodge; okul dışında farklı sahnelere ise bir kaç restorant ve toplantı mekanını saymazsak (ilk aklıma gelenler) Capitol, Altunizade Alternatif Enerji Şenliği, İş Kuleleri İş Sanat Sahnesi, Bronx... Bunların yanısıra pek çok değerli konuk ağırladık sahnede farklı isimlerle çalıştık. En başta Alper Akaryıldız (kanun), Çiler Demiralp (konuk solist), Aslı Kaya (konuk solist), Erdi Vahid (konuk solist), Can Güney Kuseyri (akordeon), Nil İpek Hülagü (konuk solist, bas gitar), Emir Erünsal (saksafon)... 20-30 kişiye de çaldık, 3000-4000 kişiye de. Nağme Yarkın ile film müziği bile yaptık, Sayat Dağlıyan'ın Dede Masalları filmine.



2010'a girdik, bunca vakit geçirdik hep beraber, çok keyifli konserlerimiz de oldu, daha yorucu ve stresli olanlar da; çok basit ve sade ses sistemlerinde de çaldık, çok komplike ve bize uygun olmayanlarda da; konuklarımızla, dostlarımızla da beraber çaldık söyledik sahnede, sadık dinleyicilerimizi saymıyorum bile. Emir Bey bana her daim farklı müzisyenlerle birlikte bir şeyler deneme fırsatı tanıdı, hâlâ daha tanıyor, Bronx konserinde olduğu gibi. En yakın zamanda fotoğraflar gelince, o konseri de yazacağım. Bunca dayanışmadan sonra Nil İpek Hülagü de artık bu kemik kadroya dahil sayılır, back vokalim olarak.

Son konserde özellikle benim bestelerime ağırlık verdik, bu da bir miktar Emir Bey projesiyle benim kendi işlerimi kesiştirdi. Böyle olunca, Emir Bey yine benim adım olmuş gibi oldu ve kafalar karıştı ama olsun, hoşuma giden bir bulanıklık bu. Üstelik Emir Bey kadrosuyla kendi bestelerimi çalmak da çok keyifliydi benim için. Şimdi önümüzde bir akustik konser planı var sanki senelerdir elektronik ekipmanla çalıyoruz gibi, haydi bakalım hayırlısı. Emir Bey ile ilgili aklınıza bir şeyler takılırsa tabi ki sorabilirsiniz de, benim şimdilik aklıma gelenler bunlar keza.


2009 yılının Ocak ayında ben, Nağme Yarkın ve Emir Yargın üçlüsü ile aldığımız üç şarkılık stüdyo kaydını (Cennet Bahçesi/beste, Nilüfer, Flying) ve sonrasında Nağme Yarkın ile yaptığımız Dede Masalları filminin müziklerini Emir Bey myspace'inden dinleyebilirsiniz. Bağlantı hem sağda hem de burda var:



Yapraklar


Şu yaprak dökümü beni çok üzüyor, gerçekten neden bu kadar üzüyorsunuz beni diye bağırmak istiyorum, adamı verem eden diziler kategorisine koydum bugün bir kez daha, sonra araba yarışına verdim kendimi. Muazzam aktif bir 10 gün bekliyor beni haydi bakalım eller havaya diyoruz o zaman hatta haydi li li li li li li li li li li li li yar diyoruz. (Sayarsanız göreceksiniz ki gerekli sayıda li yazdım.)

Salı, Şubat 23, 2010

Okul Başlar


Ah evet evet, günlerdir doğru düzgün yazamıyorsam bir sebebi var, lakin son pişmanlığın da bir işe yaramadığı aşikâr. Neyse lafı uzatmayalım, okulcuğumuz açıldı. Bolca tuttum bu sefer ders seçimini ve beş politika 2 tarih aldım. Şimdilik girdiğim dört dersten de memnun çıktım, umarım kalan üçünde de aynı mutluluğu yaşarım. Onun dışında kaç dersim kaldığıyla ilgili değişik söylentiler vardı, kafamın içinde dolanıyorlardı, bugün öğrendim iki taneymiş. İki ne yahu? Neyse bu keyifli haberden sonra iyi ki doğdun Ilgın Hanım! Ilgın Hanım bizim canımız, ciğerimiz, o olmazsa biz bir hiçiz diyorum. Dün gece Bronx'ta çıktık Emir Bey olarak, bu da enteresan bir anım olarak not edilsin, detaylı bilgileri elime ulaşacak fotoğraflarla beraber Mavi Büyücüler biloğumda paylaşacağım yakın zamanda.

Bir de şöyle bir tespit yapmıştım kafamda bir kaç gün evvel bugün Ilgın Hanım ile paylaştım o da beğenince yazayım dedim. Bazı insanlar vardır, farkında olmadan ya da olarak gözünüze kestirmişsinizdir, ortak arkadaşlarınız vardır ve bir gün onlarla arkadaş olacağınızı, onları ilk gördüğünüz zamandan beri bilirsiniz. Sosyalleşmeler artar, çemberler daralır ve artık arkadaşsınızdır, işte ben pek çok arkadaşımı böyle kazandım, ama bu bir iki gün içinde bu olayı cümlelere dökecek kadar sık yaşadım bu olayı. (Anlatım bozukluğu var gibi dursa da teknik olarak yok) Bu da böyle bir anım olsun.

Perşembe, Şubat 18, 2010

Yargın


İyice konuştuk bugün bu adamla iyi geldi, güzel oldu, görüştük ettik hem, yarın öbür gün ve sonraki gün de görüşeceğiz üstelik. Bu aralar tempo baya yüksek, daha da yükselecek malum ilk etapta 22 Şubat Pazartesi akşamı Bronx'taki Emir Bey konseri var. Provaları olacak önümüzdeki günlerde, keyifli bir konser öncesi heyecanı var. Bunun yanısıra ders seçimlerini kazasız belasız atlattık o da baya hoş oldu, Melis Hanım ve Merve Hanım bizdelerdi bu gece, o da baya iyi oldu bir de yönetmenlerimizden Berkay Bey ile görüştük. Ah şimdilik buraya aktaracaklarım bunlar. Konsere gelin görüşelim olur mu?

Pazartesi, Şubat 15, 2010

Camp Musica, Finlandiya, 2008



Bu yazıyı Finlandiya'daki Müzik Kampı'nı anlatmak üzere yazıyorum ama ülkeye, orada kaldığımız ailemize, dostluklarımıza, maceralarımıza konuyu dağıtmamak adına az değinmeye gayret edeceğim. herhangi bir detayını unutmaktan en çok korktuğum anılarımdan birisi olduğu için ilk olarak buraya yazmaya karar verdim bu konuyu. Gençler Arası Değişim programı (GAD) ile gitmiştim Finlandiya'ya. Sınavlardan yüksek puan aldığım için istediğim bir yeri seçebilecektim, İskandinav ülkelerine ilgim vardı ve şansıma bu seneki müzik kampı geçen senelerin aksine Avusturya'da değil Finlandiya'daydı. Gitarım sırtımda yola koyuldum ki gitarım hayatım boyunca kendisine yapıştıracağım tek yapıştırmayı bu yolculuğun hatırası olarak benden almayı hak etmiştir.


Kampa ilk gittiğimiz bir iki gün içerisinde ki bu ülkedeki ikinci haftamızdı, insanlarla tanıştık ettik ve zevklerimize ve yeteneklerimize göre farklı müzik gruplarına ayrılacağımızı öğrendik. Bu arada ilk gün kampın müzik koordinatörü olan çellist (Jyri ve Eero'nun da babası) hepimizi dinlemişti teker teker. Ben de aynı ailede kaldığımız dostum Stefan'ın tavsiyesi ile gitara kendimce uyarladığım bir Parisienne Moonlight çalıp söylemiştim onlara, sonrasında ise elektronik gitarla Sağdeth 3 filmini çektiğimiz dönemlerde yaptığım (2002 olsa gerek) sert bir beste çalmıştım.


Neyse üç farklı müzik grubu kurulacaktı, bunlardan ilki klasik müzik grubuydu keza pek çok kemanist, klarnetçi ve piyanistimiz vardı hatta çellistimiz bile vardı. İkinci grup ise akapella grubuydu, bu grubun tamamı şarkı söylemeyi seven genç hanımefendilerden oluştu. Son grup ise pop-rock grubuydu, ben de bu gruba dahildim. Kampın nihai amaçlarından birisi final konseriydi, tüm bu gruplara ayrılma ve çalışmalar da bunun içindi tabi. Her grubun başında bize yol gösterme amaçlı Fin gençler vardı. Misal klasikçilerin başında Lahti senfoni orkestrasından gelen müthiş yetenekli ve benden bir kaç yaş büyük insanlar vardı. Akapella kadrosunun başında müzik ve kamp deneyimi olan Finliler vardı, bizim pop-rock grubunda ise davul ve bas gitarda kampın müzik koordinatörünün oğulları Eero ve Jyri vardı.


Pop-rock grubunu daha detaylı tanıtmak gerekirse ben yer yer klasik, yer yer elektronik gitar çalıyor, bolca da şarkı söylüyordum. Kampın diğer Türk'ü Gül de şarkı söylüyordu, Makedon ev ve oda arkadaşım Stefan ise elektronik gitar çalıp şarkı söylüyordu. Diğer klasik gitarda İsrailli dostumuz Hadas vardı, solo gitarımız Japon Akito'ydu, bas gitarı Eero çalıyor, davulda ise bize ağabeyi Jyri eşlik ediyordu. Her grup gibi biz de final konseri için dört şarkı çalmakla yükümlüydük ve bunları seçmeyi ikinci günden hallettik aşağı yukarı. Bir tane rock'n roll şarkısı olmalıydı ve bu Jailhouse Rock olacaktı, ben elektronik gitar çalıyordum, Stefan ise söylüyordu bunu. Gül ise No Doubt'ın efsaneleşmiş parçası Don't Speak'i söyleyecekti, ben bunda klasik gitar çalıyor ve o çok sevdiğim tatlı ve kısacık gitar solosunu atıyordum. Üçüncü şarkımız ise artık benim küstahlığım mı desem ne desem bilinmez, Wicked Game'in Him'in söylediği şekliydi. Keza Him solisti Fin idi ama adamı İngilizce söylüyor diye pek sevmiyorlardı, ben de o zaman ben söylersem seversiniz dedim. Neticede üç şarkımız olmuştu ve bunları üçüncü günün sonunda gayet çalar haldeydik daha neredeyse bir haftamız vardı.


Kamp tek katlı L şeklinde bir binaydı, L'nin bir ucundaki odalarda erkekler, diğer ucundaki odalarda kızlar yatıyordu, köşesinde ise yemekhane ve ortak salon vardı; bunun yanısıra -Finlandiya'da adet olduğu üzere- çok güzel bir gölün yanında ve orman içindeydi. Bu kampın alt katına Jyri ve Eero biraderlerin yardımıyla ve ekipmanıyla bir stüdyo kurmuştuk ve orada çalışıyorduk. Üçüncü gün olsa gerek, dördüncü şarkıya bir türlü karar veremiyorduk, sonra Eero ve Jyri bana sen sevdiğin bir şeyler çal ya da sizin oralardan bir şeyler, biz de eşlik edelim takılalım dediler, ben de iki üç şarkı çaldım söyledim ve dördüncü şarkı olarak Mor ve Ötesi'nin Sevda Çiçeği yorumunu çaldım. Şarkıyı o kadar beğendiler ki, hem de sırf Fin biraderler değil, tüm pop-rock camiası. Böylece dördüncü şarkımız da Türkçe bir eser olmuş oldu, lise günlerimdeki gibi hem çalıp hem söylüyordum bu şarkıda.


Bir yandan da final konseri için bir hazırlık daha yapmamız lazımdı, bir şarkı seçilecekti ve bu şarkı da tüm pop-rockçılar, akapellacılar ve klasikçiler beraber çalıp söyleyecekti, bir nevi Camp Musica Orkestrası olacaktı final şarkısı. Stefan ile ben düşünüp bu final şarkılığı için Scorpions'tan Still Loving You'yu sunmaya karar verdik, keza şarkının senfonik yorumu da vardı. Akşamki kamp toplantısında bu seçimimiz onaylandı ve pop-rock grubu olarak final şarkısına öncelik etmeye karar verdik. Biz çalıştık, senfoniden gelen piyanist -ki çok iyiydi- Heiki de bize eşlik etti başlardaki çalışmalarda. Son iki çalışmayı stüdyo ekipmanını yukarı kata taşıyarak hep birlikte yaptık, senfoniciler yaylı ve klarnetlere partisyonlar yazmışlardı, ben de back vokallere özellikle çift ses istediğim yerleri söyleyip kafamdaki partisyonu anlattım, bir de yine senfoniden gelen grupta Jan vardı ki kendisi çellistti ve erkek olmasına rağmen Pokahontas'a benziyordu, icrası müthişti.


Çalışmalar bir şekilde geçti ve konser günü geldi. Konser kampın bulunduğu yerin bağlı olduğu kasabada, Padasjoki'de olacaktı, oranın merkezindeki kilisede. Sabah kurulum ve prova için oraya gittik, güzel yaklaşık 200-300 kişilik bir yerdi. Akustiği bizim elektronik ekipmanı zorlayacaktı gerçi ama dolarsa sorun yaşamazdık. Akşam vakti geldi ve sözleri kampta unuttuğumu fark ettim, basçımız Eero'dan rica ettim -bu arada Eero profesyonel anlamda 3-4 alternatif çizgideki grubun basçılığını yapıyordu, ağabeyi Jyri ise Wiidakko'nun davulcusuydu ki bu grubun son albümünü Emi çıkarmıştı- ve onun arabasıyla kampa gidip geldik, konser artık başlıyordu, kilise tam kapasite doluydu, bizi evlerinde barındıran ailelerimiz de ordaydı. Önce klasikçiler sonra da akapellacılar çok başarılı performanslar sergilediler. Aralarda profesyoneller bir kaç şarkılık şovlar da yapmadı değil.


Sonra sıra bize geldi, kurulduk ve Don't Speak ile başladık, çok güzeldi, ardından Jailhouse Rock çaldık, o da çok eğlenceliydi, tepkiler gayet güzeldi, sonra Wicked Game çaldık o da pek şahane oldu ve Sevda Çiçeği'ni çaldık. Bakın bunu not alın, neden bilinmez Finliler bu şarkıyı çok sevdiler, alkışlar bitince ön sıradaki bir adam "excuse me sir, where is this song coming from?" dedi, ben de Türkiye'den olduğunu söyledim, o yıl mıydı Mor ve Ötesi Eurovision'a katılmıştı, kısaca açıkladım, Türkçe yani şarkı dedim. Sonrasında Camp Musica Orkestrası toplanıp kurulmaya başladı. Davul, bas, klasik gitar, elektronik gitar, piyano, üç klarnet, üç keman, bir çello ve on kişilik back vokal kadrosu ile ben de solist olmak üzere Still Loving You çaldık, söyledik. Meksikalı dostumuz da Ethel de şarkı esnasında tam benim önümdeki upuzun koridor kısmında modern dans ve bale karışımından oluşan bir gösteri yaptı. Müziği o an bıraksam herhalde zirvede bırakmış olurdum. Hayatımda hiç bu kadar havalı bir şey yapmış mıydım bilmiyorum.


Şarkıyı çaldık, bitirdik, kilise alkıştan yıkıldı, çok uzun süre alkışlandı, sol arkamda çello çalan Jan'a baktım, selam vermemi söyledi, benle beraber eğileceklerini belirtti, bir kaç kez selam verdik, baktım hâlâ alkışlıyorlar bir daha Jan'a baktım göz ucuyla tekrar girmemi söyledi nakarata, eyvallah dedim, "If we'd go again" diye tek başıma başladım ikinci satırda yaylılar çok düşük bir tuşeyle katıldılar, tuşe üçüncü satırda azıcık daha yükseldi ve dördüncü satırla davulun tomlarla iyice tuşeyi arttırmasıyla beraber tekrar nakarata hep beraber girdik, yazarken bile heyecanlanıyorum, tüylerim diken diken oluyor. Sonrasında alkışlar, tebrikler, mutluluklar... Finlandiya macerasının müzikal kısmı işte böyle efsaneviydi benim için. Bir gün tekrar o masalsı diyarda, o güzel insanların en azından bir kısmıyla tekrar müzik yapmayı o kadar çok isterim ki!

Pazar, Şubat 14, 2010

Albümler Arşivi


Bilgisayarımda kendim oluşturduğum bir müzik arşivi var, gayet düzenli duran, sanatçı adı, yılı ve albümün adı şeklinde etiketlenmiş, klasörlerin kapağını da albümün kapağının oluşturduğu bir arşiv. 600 albüm birikmiş içinde ve hepsi en az bir kez dinlenmiş albümler ama baştan sona sırayla bir daha dinlemek gerek hissine kapılıyorum zaman zaman, bundan önceki iki denememde C'ye gelmeden vazgeçmiştim, daha doğrusu dinlemez olmuştum, albümü açıp başka işlerle ilgileniyor odadan çıkıyor geliyordum. Hoş bu albümün zevkime uygunsuzluğuyla alakalı olsa gerek, merak ettiğim ya da sevdiğim şarkılarda keza mutfağa kadar bile gitsem şarkıyı durdururum. Neyse bu sefer de aynı planla yola çıktım ama sondan başa taktiğini uygulamaya karar verdim. İnsan gözünden kaçırdığı şeyleri yeniden keşfediyor böylece. Zero 7'ın iki adet EP'si ile başlıyor listemin sonu, ardından Fakebook isimli 1990 yapımı Yo La Tengo albümü var ki bu mesela ilk dinleyişimde gözden kaçmış, dün tekrar dinlediğimde hoşuma gitti. Bugüne de saykedelik başlayıp bir Yezda Urfa bir de Yes albümü dinledim yetmişlerden (teşekkürler Görkem Bey'e) misal Yes'in ne denli klasik ekollü bir gitaristi olduğunu bugün farkettim. Şimdi ise Yeah Yeah Yeahs'in 2006 albümünü bitirmiş 2009'unu dinliyor durumdayım. Bazı albümlere, gruplara, tarzlara kolay kolay kıramadığım bir önyargım ya da direkt yargım var yine de. Kim bilir onu da kırarım belki zamanla. Yarın ders seçimi var bakalım yine nasıl bir maceraya bulaşacağız. Diğer bilok için bu biloktaki yazıda -bir altta- Galadriel'in Aynası benzetmesini yapmıştım ama hiç olmayacak şeyleri de gösterebilme ihtimali konusunda tam anlamıyla doğru bir örnek verip vermediğimden şüphelenmiştim, doğru bir örnek vermişim, yakında orda da bahsederim bu örnekten. Sevgiyle kalın madem. Ahaha. Evde oturunca daralmak ise evi ya da evdekileri sevmemekle ya da onlarla iyi vakit geçirmemekle alakalı değil, sanırım durağan olmayı sevmiyorum.

Mavi Büyücüler'in Hikayesi


Bu biloğa ismini veren parçayı anlatacağım bu yazıda: Mavi Büyücüler. Her şey sanırım yine Ted Nasmith'in Tolkien galerisinde dolanırken başladı. Ted Nasmith en beğendiğim iki üç Tolkien çizerinden birisidir. Çizimler arasında "The Blue Wizards Journeying East" isimli çizim beni çok etkiledi ve bu esrarengiz Mavi Büyücüler'i araştırmaya koyuldum. Beş büyücünün (Istari) olduğu çok açıkça belirtilmişti gerekli kitaplarda lakin bunların üçü gayet tanınırken diğer ikisi her daim gizemini korumuştu. Tanınan üçünü (Ak) Saruman, (Gri) Gandalf ve (Boz) Radagast diye hatırlatırsak sürekli insanın aklında "peki diğer ikisi nerede, onlar da kim bilir ne enteresan adamlardır, ne işlere bulaşmışlardır" gibi cümleler dolaşıyor. İşin gerçekten esrarengiz ve cezbedici yanı da Tolkien bu Mavi Büyücüler'den "Doğu'ya gittiler"den öte bahsetmiyor. Sonrasında notlarından, mektuplarından yapılan derlemelerde en fazla isimleri öğrenilebiliyor hepsi bu: Alatar ve Pallando.




Şarkı belki de içinde hayatta en sevdiğim şeylerden birisi olan Tolkien Lore'dan bir şeyler barındırdığı için benim için çok değerlidir. Kayıt kalitesi çok yüksek değildir evde kendi başıma yaptım keza ama bence samimi bir kayıt. Klasik gitar, elektronik gitar, vokal ve mızıka var şarkının kayıdında yanlış hatırlamıyorsam. Şarkının ismi ve sözleri ise Tolkien kadar Ted Nasmit'in çiziminin de izlerini taşıyor: "Mavi Büyücüler'le Doğu'ya mı gitsek?" Bu şarkı neticede benim gözümde tüm yaptığım ve yapacağım işlerden farklı bir yere sahip olacaktır. Hani yaptığınız bir şeyin genel geçer yani herkes tarafından kabul edilen bir güzelliği ya da özelliği olmaz da sizin için çok güzel ya da özeldir ya, bu da öyle bir şey benim için. Çok mu belli ediyorum acaba bunu biloğun isminden?

Şarkıyı dinlemek için bu iki bağlantıdan birisine tıklayabilirsiniz: 1 / 2

Cuma, Şubat 12, 2010

Tusti


Dün akşam Mustafa Bey'in evinde kaldık, gece boyunca çaldık söyledik, Nihat Bey, Kürşat Bey, Mete Bey, Kaan Bey ve ev sahibi. Keyifli bir akşamdı, gereksiz yere gençleri melankolik hallere soktum gerçi. Eski ve güçlü şarkılardan çaldık söyledik beraber, sonra da beraber sohbet ettik bugün. Evvelki akşam daha radikal bir hareketle Mert Bey'in evinde kaldık ufak tefek bir iş geldi aslında düşündükçe büyüyor kafamda, Çiler Hanım, Günsu Hanım, ben ve Mert Bey büyük bir aksilik olmazsa 3 Mart ve 10 Mart tarihlerinde bir çeşit Sade grubu olarak sahne alacağız. Ondan evvel 22 Şubat Pazartesi Bronx'ta çok uzun bir aradan sonra Emir Bey konseri olacak. Sırf Emir Bey konseri olsa yine iyi, Vera, Crimson Blue, Make Up ve Spooky de bu akşam sahne alacak, ufak çaplı bir Taşoda konseri gibi. 21.00 - 21.30 gibi gelmek isteyenler orda olsun ki 22.00'de biz sahneye çıkınca bu kısa ama öz performansı kaçırmayın. Her zamanki gibi işler geldi mi üst üste geliyor, her yönden geliyorlar ama olsun, yapacak gücü de buluruz bir şekilde inşallah.

Esas onu geçin de çok uzun zamandır kafamda olan bir şeyi sonunda yaptım ve kendime bir müzik defteri biloğu açtım, daha doğrusu açmıştım da bu Bronx konseri vesilesiyle yazmaya başladım. Oraya geçmişte, şu an ve gelecekte olacak konserleri, projeleri, besteleri, müzikle ilgili yaşadığım her şeyi yazmak istiyorum. Tabi şimdilik sadece iki konser öncesi yazısı yazdım ama bir iki sene içinde, vaktim oldukça geçmişteki olayları da yazacağım, Klasik Türk Müziği olsun, kendi çalmayı sevdiğim tarz müzik olsun, içinde olduğum her şeyi, özellikle geçmiştekileri hatırlayıp yazmak istiyorum. Bir yandan da muhakkak yeni olaylar olacaktır, onların da öncelerini ve sonralarını yazmak istiyorum. Kendime güzel bir iş bulmuş oldum çok boş vaktim olur gibi, olsun olabilir. Sizi profilime kadar yormayayım, link de vereyim, gerçi daha siteye bir iki myspace, lastfm linki eklemem lazım ama zamanla olur bunlar, ne kadar sade o kadar iyi. Şimdilik bu kadar:




Bronx Konseri Öncesi 2



Geçtiğimiz bir iki gün Bronx konseri ile ilgili bazı detayları belirginleştirdi. Mesela öncelikle ben Bronx'un yerini öğrenmiş oldum, Terkoz Pasajı'ndan giriliyormuş. Etkinliğin adı "Boğaziçi'nin Grupları Sahnede" daha doğrusu Üniversiteler Yarışıyor adlı büyük bir etkinliğin bir etabı bu. Kapı açılışı 21.00 olacak ve giriş de ücretsiz, sahne ise 22.00'de açılacak ve ilk grup Emir Bey olacak, bu da demek oluyor ki gelecek olanlar en geç 21.30 gibi gelsin ki hem görüşmüş olalım hem de geç kalınmasın. Beş şarkılık bir performans olacak bunların da dördü beste biri cover olacak. Tahminimce yarım saat civarında bir performans olacak. Bizden hemen sonra Vera sahneye çıkacak, ardından Crimson Blue sonrasında da Make Up ve bitiriş Spooky ile olacak, her grubun kırk beşer dakikası olacak toplamda bu da uzun ve keyifli bir gece olacağı anlamına gelir.

İşin yarışma kısmına gelince sonucu %20 jüri %80 seyirci oyları belirleyecekmiş, bu da kulağa pek adil gelmiyor tabi ama zaten her kim belirlerse belirlesin birbirinden bu denli farklı tarzdaki beş grubu değerlendirmek biraz güç bir iş. İşte bu yüzden müzik kulübü de gruplar da bu olayı yarışmadan ziyade bir eğlence olarak görüyor, ben de keza. Bu oylamaların tamamı ise en sonda olacakmış neticede. Kadromuz bir önceki yazıdaki gibi olacak, repertuvarımız ise şu şarkılardan oluşacak: Cennet Bahçesi, Bekledim, Tanışma, Mavi Büyücüler artı bir cover haydi o da sürpriz olsun. İlk ön çalışmamızı Nağme Hanım'la yaptık geçtiğimiz günlerde grupça da bir iki tane yapar programa çıkarız artık, orada görüşmek dileğiyle.

Salı, Şubat 09, 2010

Salı


Yahu şu geçen dört beş gün ve gelecek dört beş gün o kadar üst üste iş var ki birini yetiştireceğim derken öbürü aklımdan çıkıyor, programda en ufak aksama felaketlere gark oluyor, bunları düşünmek bile beni yoruyor, bir de ne biçin soğuk yahu sokağa çıkınca bile mutlu olamıyor insan.

Bronx Konseri Öncesi


22 Şubat Pazartesi akşamı, Bronx'ta bir mini Taşoda konseri yaşanacakmış, gruplar ise Vera, Spooky, Make Up, Crimson Blue ve biz olacakmışız. Ev sahibi ise Müzik Kulübü (BÜMK) tabi ki. Yarın konser toplantısı olacak ayrıntılar daha netleşecek sanırım ama dörder beşer şarkılık performanslar olacak. Bizden kastım da Emir Bey olarak sahne almak ama bu sefer biraz daha farklı bir Emir Bey olacak hem kuruluş hem tarz açısından. Eğer bir problem olmazsa ritimcimiz Emir Yargın bu konserde davul çalsın istiyorum, Yasin Cem Kandemir ise bu konserlik bize basıyla eşlik edecek, Nağme Yarkın, her zamanki gibi baş tacımız, klasik kemençesiyle sahnede olurken, Nil İpek Hülagü ise etkileyici sesiyle bana eşlik edecek. Ben yine hem gitar çalıp hem söylemeye karar verdim, bakarsınız bir de sürpriz konuğumuz olur. Kurulumdaki bu değişikliğin yanısıra klasik cover çalan Emir Bey çizgisini değiştirip, bestelerimi çalmaya karar verdim bu konserde. Sonuçlarını hep beraber göreceğiz. Yarın detaylar belirginleşirse, sonrasında daha net bir yazı yazmayı düşünüyorum.

Cuma, Şubat 05, 2010

Hava Ayaz


Bugün yıllar sonra Ceren Hanım ve Pınar Hanım bahanesiyle Kadıköy ve Moda'ya gitmiş bulundum. Öncelikle Yasin Bey geldi Söğütlüçeşme'ye sonra da Ceren Hanım, Avrupa maceralarından konuşarak Boğa'ya yürüdük, sonrasında duydum ki karınları açmış tabi ki ne yaptım onları Pilavcıoğlu'na götürdüm. Yediler, beğendiler de umarım, sonrasında da Moda yoluna geçtik Pınar Hanım da bize katıldı. Yasin Bey bizden ayrıldı biz de vardık Moda'daki çay bahçesine, bu kış soğuğunda bile oturulacak haldeydi o çay bahçesi, güneş vurduğu müddetçe tabi, konuştuk ettik bol bol, sonrasında da Kadife Sokak'a geçip birer bardak sıcak bir şeyler içtik, Arka Oda'da oturmak suretiyle. Bayadır özlediğim güzellikte bir Kadıköy günü geçirdim, güzel insanlarla güzel oluyor tabi Kadıköy'de sonuçta. Yakın zamanda hoş bir konser olabilir ya da hoş konserler, siz şimdiden dinleyip besteleri öğrenmeye başlayın, tabi şimdiye dek dinlemediyseniz. Buyrun bakalım burdan:



Not: Hayatımda ilk kez bir fotoğrafta kırmızı göz yok edici efekt kullandım, çok mutluyum.

Çarşamba, Şubat 03, 2010

Karay


Azıcık boşladık yine biloğu yolculuktu toparlanmaydı derken, neyse pazartesi akşamı rötarlı bir uçuşla İstanbul'a döndük, şu rötar kelimesini bir şarkıda kullanmalıyız acilen Orçun Bey ile. Neyse efendime söyleyeyim sabah bir uyandım, aydınlık, oh dedim burda da güneş açmış demek sonunda, sonra bir baktım ki kar aydınlığıymış gördüklerim. Olsun bu da güzel, bu aralar gitmek istediğim konserler, görüşmek istediğim dostlar, yapmak istediğim envai çeşit işler birikti, bakalım yapabilecek miyiz? Yaparız yahu ne olacak.