Cuma, Ekim 29, 2010

Hep Birlikte


Geçtiğimiz günlerden birinde -sanırım çarşambaydı o geçtiğim gün- Beyoğlu'nda ufak bir görüşme yaptım, ardından eve dönmek üzere durağa doğru yürüdüm, baktım 112'nin yeri boş. Vay bana vaylar bana diyerek tam dolmuşlara yönelmiştim ki 112 çıktı ufuktan. Oh neyse ki diyerek bindim otobüse, arkaya doğru ilerleyip genç bir hanımefendinin yanına oturdum. Yol muazzam sıkıcıydı, daha İnönü Stadı'nın orda pek değerli onar dakikalar kaybedildi falan derken neyse Barbaros Bulvarı'na çıktık. Yanımda kitabını okuyan hanımefendi hapşurdu ben de "çok yaşayın" dedim, o da refleks olarak gülümseyip "hep birlikte" dedi. Bu vesileyle bana yol boyu düşünecek malzeme çıktı. Birincisi çok yaşa kalıbı baya baya emir cümlesi, yani fiilin sonu a harfi ile bittiği için yat, kalk, otur kadar kulağa sert gelmese de baya baya bir hüküm sözcüğü bu da. Bunun emir kipi olduğunu kibarlaştırmaya çalışıp yaşayın deyince farkettim. Bu tip hükümler pek kibarlaşmaya gelemiyor çünkü. Her neyse bu kısımdaki düşüncelerimden çok karşıdan aldığım cevabı düşündüm. Eminim ki yanımda oturan bu genç hanımefendi ömrünün sonuna dek benimle bir yaşam hayal ettiği için hep birlikte çok yaşayalım demedi bana. Bu da bir çeşit refleks ve düşünülmeden söylenmiş bir laf. Mesela hiç tanımadığınız ve yolda sadece bir şey sormak üzere muhabbete girdiğiniz birisine ayrılırken görüşmek üzere demek gibi. Bir miktar anlamsız ama bir miktar da eğlenceli. Ben böyle durumlarda tekrar denk gelmek üzere denilebileceğini düşünüyorum. Ben tüm bunları düşünürken yol bitmiş diye bu yazıyı bitirmek isterdim ama o kadar trafik vardı ve kafam o kadar hızlı çalışıyordu ki, bunları düşündüğüm sürenin belki altı katı kadar daha yol gittik.


Dün Sakareller olarak Taşoda'da prova yaptık, konsere yeni şarkı geliyor gibi haydi bakalım! Dünkü hava kadar yorucusunu da yıllardır görmemiştim. Sabah da ağabey geldi, dağıtım öncesi. Bakalım keyifler yerinde bu aralar, haftaya da sıtaja başlarım belli mi olur. Üç numaralı gerilla konserin ilk videosu feysbuka düştü merak eden olursu buyursun tam buraya tıklasın. Yakında buraya da koyarım belki.

Salı, Ekim 26, 2010

Beyaz Yuvarlak Köşeli Duvar


Sakareller ile klip çekimi vardı geçtiğimiz pazar. Daha doğrusu klibin içindeki performans kısımlarının çekimi vardı. 4. Levent'teki bu hep stüdyoların olduğu sokağa gittik. Neyse en sevdiğim köşesiz olmayan yuvarlak hatlı duvar vardı, oranın önüne geçince insan kendini bir roksıtar gibi hissetmiyor değil gerçekten. Hoş ben bu denli garip bir duruşla nasıl roksıtar olacağım onu da bilmiyorum ama neyse. Bizimle ilgili kısımları çektik bitirdik, Melike Hanım da bol bol fotoğrafımızı çekti hem. Sonra çıktık bir çay içip dağıldık, ben metrobüse geçtim.


Metrobüs durağında Seni Görmem İmkansız ikilisinden Gaye Su Hanım ile karşılaştım. Karşılaştık demiyorum çünkü bireysel bir durumdu bu, gerçek hayatta tanışmadığımız için ben kendilerini konserlerinden ve facebook'taki gruplarından biliyordum. Her neyse, metrobüse bindik, sıkış tepiş gittik bir süre, sonrasında azıcık tenhalaştı, Gaye Su Hanım'ın yanındaki yer boşaldı ben de oraya oturdum. Sonrasında da cesaretimi toparlaryıp "siz Gaye Su musunuz" dedim. "Hayır" cevabını aldım. Kendimden nasıl bir eminlikse artık; bence o ama konuşmak istemiyor herhalde dedim kendi kendime, önüme çevirdim kafamı. Sonra Tuğçe Hanım olduğunu söyledi kendisinin. Benim o anda kafamda ampüller yandı, ben tamamen kendi yakıştırmamla %50 bir tutturma oranı ile gördüğüm insanın Gaye Su Hanım olduğunu tahmin etmiştim ama hiç bir somut veri de yoktu elimde. Meğersem Tuğçe Hanım'mış işte. Neyse kendisiyle metrobüs ve kısa bir minibüs yolculuğu süresince sohbet ettik. Pek memnun oldum tanıştığıma keza müziklerini pek beğenmiştim iki önceki Sakareller konserinden önce, onlar sahnedeydi. Bir gün yine denk geliriz muhakkak.


Ayrıca bugün de metrobüste Pelin Hanım'la karşılaştım -metrobüs de olmasa sosyal hhayatım yokmuş bunu anladım- kendisi bana metrobüs şarkısı projemi hatırlattı, hep unutuyorum böyle güzel fikirleri, bir ara üzerine düşünmek lazım. Bugün artık nasıl uykusuzsam okulda 4-5 kez uyuma tehlikesi geçirdim derste. Bir de çok garip bir şekilde vimeo sayfasındaki Nilüfer videosu iki gün önce 300-400 arası bir sayıda izlenmiş durduk yere. Hakkımızda hayırlısı artık. Keza Değirmenler videosu da onun çeyreği kadar izlenmiş aynı gün. Bir de ne diyeceğim Mispis canavar gibi grup, böyle grup da zor bulunur piyasada bu lafıma mim koyun.

Two Guards' Uproar




indirin ve dinlemeyi deneyin

Birlikteliklerine bu albümle tamamen yeni temalar yeni deneyişler katan ikili, yaptıkları işlerden çekinmemeyi bu albüm ile birlikte bir hayat tarzı haline dönüştürüyor. Avantgarde albümünün aksine bu albümdeki eserler hem müzikal hem temasal olarak Hayri Gökşin Özkoray imzalıdır. Bu sefer hazıra konan taraf ise albümdeki çoğu şarkıda doğaçlama üslûbuyla kendisini göreceğiniz Emir Aksoy’dur. Karanlık ve pek çoklarına göre “gerçekdışı” temalardan, “gerçek” ve anlık uygulamalara bir geçiştir bu albüm. Endişeden, korkudan ve hatta panikten; sinir, nefret ve bilinmeze bir geçiştir belki de. Karanlık ile körlük arasındaki ince çizgidesiniz.

Feneryolu // 20.10.2010 // Le Kremlin-Bicêtre

Pazar, Ekim 24, 2010

Gerilla Konser No.3 (22 Ekim 2010)


Emir Bey ile gerilla konserler serimize uzunca bir aradan sonra geçtiğimiz cuma bir konser daha ekledik. Böylelikle üçüncü gerilla konserimizi de gerçekleştirmiş olduk. İlk ikisi ile ilgili yazıları bu bağlantılarda bulabilirsiniz:


Üç sayısını ben çok severim, hatta en sevdiğim sayıdır, bu konser de üç sayısını hak edecek güzellikte geçti. Öncelikle bize kendiliğinden evini açan Merve Hanım'cığıma ne kadar teşekkür etsek azdır. Kocaman salonuyla ve 13. kattaki eviyle bize tarihimizin en yüksek konserini yaşattı. Kadromuz bu sefer 6+1 kişiden oluşuyordu. Ben her zamanki gibi klasik gitarımı çaldım şarkıları söyledim, Emir Yargın cajon'a vurdu, Nağme Hanım klasik kemençesiyle duygunun dozunu arttırdı, Nil İpek Hanım kadifeden öte sesiyle hem bana destek oldu hem dinleyenleri büyüledi, Umut Bey "en karizmatik enstürman" ile altyapılarımızı sağlamlaştırdı ve bu konserde ilk kez büyük müzisyen Uluç Bey de bize akustik gitarıyla eşlik etti ve müziğimizi zenginleştirdi. Artı birimize gelince Nağme Hanım'ın kardeşi Baturay Bey de iki şarkımızda bize melodikasıyla eşlik ederek melodika hakkındaki tüm basit düşüncelerimi değiştirdi.


Konuklarımız ise ev sahibi Merve Hanım'cığımın dışında, Melis Hanım, Ilgın Hanım, Aslıhan Hanım, Mehtap Hanım, Merve Hanım, Sertan Bey, Nihan Hanım, Ceren Hanım, Pınar Hanım, Tuhaffiye Hanım, Zeynep Hanım, Levent Bey, Gün Bey, Ali Bey, Ece Hanım, Pelin Hanım, Pelin Hanım, Tufan Bey, Ecem Hanım, İrem Hanım'dılar. Bugüne kadar çaldığımız en geniş kadroyla çaldık ve karşımızdaki en geniş ev seyircisine ulaştık diyebilirim. Her iki kadronun da genişliği konserin güzelliğini arttıran şeylere dönüşüyor bana kalırsa. Diğer bestelerimin yanısıra yine bir Levent Bey şiirinden şarkıya dönüştürdüğüm Kuğunun Şarkısı isimli eseri ilk kez çaldık. Bunun dışında repertuvarımızdaki diğer yenilikler de Sertab Erener'den Yara parçası ve ritimcimiz Emir Yargın'ın pek yakında çıkacak olan albümünden Yaz isimli (belki adı albümde Eylül olabilirmiş şarkının) parçasıydı. Toplamda 13 şarkı çaldık, 4-5 söz unuttuk, 1-2 hata yaptık falan derken yıllardır yaşamadığım kadar güzel bir Cuma gecesini geride bırakmış olduk.


Emir Bey grubuyla her çalışta böyle çocuğum olmuş da büyümüş büyümüş ne hallere gelmiş gibi garip ve komik duygulara gark oluyorum, bu duygusallık da herhalde hep yaşlanmanın getirisi, eee insan bunca sene yaşlı müziği yaparsa erken yaşlanır tabi ki. O Cuma gecesi orada olan ve bana eşlik eden tüm müzisyen dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum ki onların sayesinde müziğimize güzel deniyorsa deniyor, ayrıca bizi yalnız bırakmayan davetimize kulak asan tüm dostlarımıza da pek çok teşekkürler, umarım onların da bu Cuma akşamları bizimki kadar güzel geçmiştir.


Not1: Bu yazıdaki tüm fotoğraflar için İrem Hanım'a çok teşekkürler!
Not2: Bugün Sakareller'le klip çekimine gidiyorum, umarım her şey güzel geçer.
Not3: Hayri Gökşin Bey ile albümümüz çıkmak üzere, her an çıkabilir.

Pazar, Ekim 17, 2010

Arazi


Ülker'in mi Eti'nin mi bir bisküvisi var Sultanbeyli mi Sultançiftliği mi ne öyle bir şey, içinde sanırım 97 parça falan bisküvi var yedikçe bitmiyor. Bir paketiyle günde üç öğün doyabiliyor insan. Aklınızda olsun. Dün Emir Yargın Efendi ile konuşacak vaktimiz oldu yıllar sonra, konuşulacaklar birikmiş dağ kadar olmuş. Neyse konuşabilmenin mutluluğuyla konuştuk erittik derken tam onu andığımız sırada Ediz Bey ile karşılaştık sokakta. Gece Sakareller konseri vardı, ikinci resmi Sakareller konserim. Kendi gitarımla çaldım, performansımdan baya memnundum bir şarkıda biraz ton dışı oldum gibi vokal olarak ama Allah'a emanet öyle oluverdi, monitörden gelen ses azdı keza. Onun dışında her şey iyiydi, bis bile yaptık. Baha Efendi'den tutun da Selen Hanım'a kadar geniş bir seyirci yelpazemiz de vardı. Bakalım teker teker denk geldikçe yorumlarını alacağım. Bu haftanın da müzikli geçeceği belli oldu gibi şimdiden. Haydi bakalım. Bir de şu "Omuz" reklamı beni derinden etkiledi.

Perşembe, Ekim 14, 2010

Herkes Bağlama Çalamaz


Düzeltme: Konser büyük ihtimal 00.30 gibi başlayacak çünkü ikinci grup çıkacağız, sizler 00.00 gibi gelmeye gayret edin derim ben.

Sakareller konseri belirttiğim üzere 16 Ekim Cumartesi gecesi Peyote'de olacak. Neyse ki bu sefer önce çıkabilecekmişiz. Bu da demek oluyor ki en geç 23.30 gibi orada olunmalı. Pek değerli albüm şarkılarının yanısıra iki tane de aranjman ile karşılaşacaksınız. Geçen konser öncesinde içine düştüğüm hafif panikvari hava bu sefer yerini kendine güvene ve gaza bıraktı. Çok keyifli geçecek gibi duruyor konser, muhakkak gelin, dinleyin. Benim deneyimlerim, ilk kez dinleyecek olsanız bile Sakareller'i seveceğinizi söylüyor.


Geçtiğimiz hafta -ki benim için haftalar perşembe bitiyor artık- heyecan doluydu. Türk Dış Politikası (Turkish Foreign Policy) dersinde soyadım sebebiyle ilk gruba düşmüştüm ve ne tarz yapmamız gerektiğini tam kestiremediğimiz bir Türkiye - Amerika ilişkileri sunumu yapmamız gerekiyordu üç kişi. Senaryoya göre, yeni atanmış ve konusu hakkında pek bilgi sahibi olmayan dışişleri bakanımıza, birer dışişleri çalışanı olarak 45 dakika içerisinde konumuz olan ülke ile ilişkilerimiz ve planlarımızla ilgili bilgi vermeliydik. Biz de biraz risk alarak da olsa Amerika ilişkilerini Orta Doğu'ya indirdik ve en kritik başlıklar olan Irak, İran ve İsrail'i Batu Bey ve Mate Bey ile paylaştık anlattık. Önce çarşamba sanıyorduk sunumu, sonra perşembe çıktı falan derken tüm hafta bunun hazırlıkları ve stresiyle geçti. İlk grup olmanın da avantajlarını kullanmadık değil.


Kısa vade hedeflerim arasında 20-24'ü arası bir gerilla ev konseri daha ayarlamak var Emir Bey olarak. Aklınızda konserlik ev olursa çekinmeden söyleyin. Bir de yeni bir besteye kayıt projesi var bakalım. Tabi bir diğer heyecanlı gelişme de Hayri Gökşin Efendi ile ikinci albümümüzün elinin kulağında olması gelişmesi. Bir şeyler sınırlarını zorladık bu sefer bakalım nelermiş o bir şeyler hep birlikte göreceğiz bir kaç gün içerisinde. Bir de değerli şair dostum Levent Bey ne zamandan sonra yine bir şiir yazmış ki ben tarif dahi edemem güzelliğini.

Cuma, Ekim 08, 2010

Dokuzuncu Dönem


Okulda her gün denk geldiğim ve her gün de sıkılmadan denk gelmek istediğim bir kadro oturdu artık son dönemindeki bir öğrenci olarak. Bu kemik kadronun en kritik isimleri Ilgın Hanım, Egecan Bey, Ceren Hanım, Umut Bey ve Defne Hanım. Bir bu kadar insan daha saysam çıkar belki, ki onlarla da en azından iki günde bir görüşüyoruzdur okulda. Geçen Jazz dersinde hocaya da belirttiğim ve kendisini kilitlediğim üzere artık bir "post-senior political science student"ım. Neyse okul paldır küldür geçti bu hafta ama neyse ki ders programım gönlüme göre oturdu. Türk Dış Politikası, Caz, Müzik ve Heykel derslerinden oluşan bir programım var. Umarım her şey yolunda gider. Bu aralar yine her şey gereksiz yoğunlaşıverdi.


Stüdyodaki gruplar ve günler belirlendi her şeyden önce, Mispis ve Replikas ile tanışıldı. Stüdyo böylece güçlendi, klip fikri gelişti, umarım çok arayı açmadan yürürlüğe koyarız bunu da. Sakareller olarak çıkacağım ikinci konser yaklaştı bu arada şimdiden söyliyeyim yine, programlar ona göre ayarlansın. 16 Ekim Cumartesi gecesi yine geceyarısından bir miktar sonra Peyote'de olacak konser.


Ondan evvel yarın provasını yapcağımız bir başka konser var bu konuyla alakasız. Leo Orkestrası olarak bu pazar, 10 Ekim Dünya Lions Günü programı dahilinde Caddebostan sahilinde sahneye çıkacağız saat öğlen 12.00'de. 8-10 şarkılık bir dinleti olacak keyifli şarkılardan oluşmuş. Buna da isteyenleri, merak edenleri bekleriz hem Gençler Arası Değişim programı ile ilgili bir standımız da olacak ki bu program benim iki sene evvel Finlandiya'ya gitmeme vesile olmuştur. Gençleri de bekleriz yani bilgilenirler. Hayri Gökşin Bey ile ikinci albümümüzün ise eli kulağında, bu önümüzdeki hafta çıkabilir piyasaya, biraz kulaklarınızı delelim değil mi, bu kadar sükût yeter.

* Fotoğraflar geçtiğimiz Sakareller konserinden, Ilgın Hanım tarafından çekilmişlerdi.


Pazartesi, Ekim 04, 2010

Çakal Karlosçuluk



Defne Hanım'la ortak planlar içersinde bana sürprizlerin en kralını yapan Emre Bey'e adıyorum bu yazıyı yine. Gönül ister ki hep buralarda el altında olsun ama böyle arada bir görüşmekle de yetinmeye alıştık artık ne yapalım. Su gibi gitsin su gibi gelsin, haha. İyisin iyisin.

Kahverengi hırka = Siyah kazak

* Fotoğraf Nil İpek Hanım'dan çalıntıdır.

Pazar, Ekim 03, 2010

The Sun Ra Arkestra


Geçtiğimiz cuma günü Merve Hanım'la yoğun bir program yaşadık. Öncelikle Ortaköy'e Haluk Can Bey'le görüşmeye gittik, Grafi2000'deki arkadaşları da görmüş olduk bu vesileyle, yahu her görüşümde özeniyorum ne güzel bir iş ortamıdır orası diye, nazar değmesin. Merve Hanım ve Can Bey görüşmelerini tamamladılar, sonrasında biz de oradan ayrıldık. Eminönü istikametine doğru yola çıktık hedefimiz Mısır Çarşısı'ydı. Bu Kapalı Çarşı ve Mısır Çarşısı ikilisini hiç sevemeyeceğim sanırım, vakit kısıtlıyken daha da az sevimliydiler gözüme. Bir de düşünüp düşünüp şu şehir efsanesinin içinden çıkamıyorum, nasıl olur da Kapalı Çarşı ve Mısır Çarşısı'nın birer kapıları birbirine bakar. Her neyse Merve Hanım bir iki şey aldı ve ardından Taksim'e hareket ettik. Bir şeyler atıştırdık ve Cemal Reşit Rey'e doğru yola koyulduk. Radyoevi'nin önünden geçip vardık konser alanına. Ben gözlerimel sağı solu kesip tıpkı Masada konserindeki gibi avantgarde insanlar aradım bir süre ve sonra ümidimi yitirdim, Kerem Bey de yoktu keza. Neyse konser başlamadan evvel Zeynep Hoca'ya çok benzeyen birisini gördüm ama o değildi, Seda Hoca'yı da gördüm ki kendisine sonrasında bu davetiye için hususi teşekkür edeceğim.

Konser başladı, şef Marshall Allen -ki kendisi çok çok yaşında- yönetiminde orkestra neredeyse tüm gücüyle girdi söze, şefin yönlendirdiği doğrultuda girdiler, çıktılar; yükseldiler, alçaldılar ve beklediğim girişi aşağı yukarı verdiler. Sadece müzikle değil kostümleriyle de avantgarde'dılar. Başka gözüme takılan şeyler ayağa kalkıp oturdukça mikrofon açılarını kendi elleriyle değiştirmeleriydi ki konserin en avantgarde yanı bu olabilir hahah. Yine Marshall Allen'in çaldığı elektronik flüt de çok enteresan ve bir o kadar güzel bir aletti. Konserin bir yerinden sonra daha düzenli bir çizgiye doğru kaydılar ve sözlü eserlere de geçtiler, vokal mikrofonlarının seslerini çok dengesiz buldum bilmiyorum bu da kasıtlı olarak mı bu şekilde yapılmıştı ama neredeyse herkes şarkı söylüyordu ve mikrofon seslerinin yükseklikleri dengesizlikten çatlayacaktı. Elson Nascimento isimli perküsyonist ise işte bu anlarda kalbimizi iyice fethetti. Keza şarkı söylerken ve enstürman çalarken içinde bulunduğu ruh hali, tavırları ve mimikleri o kadar güzeldi ki. Konserin sonlarına doğru bu adam bir de akrobasi şovu gerçekleştirdi ki vay'dan başka bir şey diyemedim. Dave Hotep adlı gitaristleri de fazlaca tarz bir adamcıktı. Bir de bu şef Marshall Allen sürekli tatlı tatlı danslar etti, dolandı falan sahnede, o kadar güzeldi ki. Konserin sonunda seyircilerin arasında turladılar ve sondan çok az önce beklediğim şarkı Nuclear War'u da söylediler. Enteresan ve güzel bir konserdi hem benim için hem Merve Hanım için. Akbank Caz gerçekten takdire şayan.

Cuma, Ekim 01, 2010

Kış Güneşi



Dün sabahın köründen gecenin körüne kadar keyifli bir gün geçirdim, sabah manzarada hafif atarlanmalarla başlayan bu güzellik, öğleden sonra yerini bol kahkahaya ve sohbete bıraktı. Yok sohbet sabahtandır vardı her neyse. Okuldaki kadromuz daralsa da o kadroyla giderek daha güçleniyoruz gibi hissettim bu ilk haftanın sonunda. Dün milyonlarca fotoğraf çekildik okulda, bu da Ilgın Hanım'ın makinalı oluşunu sevmem için bir sebep daha bence. Ayrıca Türk Dış Politikası dersinde en önemli konu olan Amerika ilişkileri brifinginin ilk grup olarak bize çıkması da baya iyi oldu, Batuhan Bey ve bir franko da grup arkadaşları. Akşam da Sakareller ile toplaştık, hatta Mispis ile de. Ben çok zamandır -Uğur Bey bahsettiğinden beri- tanışmak istiyordum. Düne kısmetmiş. Keyifli ve bir sonuca varan konuşmalar yaptık ettik. Neticede sohbetler, konular bitti, dağıldık. Bir politika dostlarıyala görüştük kısacık. Baya öalüyor insan demek ki. Her neyse duygusallaşmayacağım, kısa zamanda çok konuştuk, sonra biz Ayça Hanım ile ayrıldık ordan. Niyetimiz Karaköy'e inip 23.30 vapuruna binmekti. Karaköy ne güzel bir yerdi ki 24.00'e kadar hep vapur vardı orda. Derken indik ettik, bir baktık iskele kapatılmış. Vay vay vay diye panikledik bir an ve anladık ki kış tarifesine geçilmiş. Yol hiç bu kadar gözümde büyümemişti. Ayça Hanım'ın tavsiyesi üzerine Beşiktaş'a taksi, ordan Üsküdar'a motor, ordan Kadıköy'e sarı dolmuş yapacaktık ve muhtemelen yollarda çürüyecektik. Tam Galata Köprüsü'ne geldik, iki taksi vardı birine binmeye yeltenirken, iki ecnebi genç geldi yanımıza. Kadıköye' gidiyor olma ihtimalimizi sordular ve son vapuru kaçırdıklarını söylediler, şayet Kadıköy'e gidiyorsanız taksi yapalım da bölüşelim mi dediler, Ayça Hanım da ben de maybe dedik, ahahaha. Sonra sohbet ede ede hızlı, az yorucu ve çok maliyetli olmayan bir yöntemle evlere dağıldık. Bizim de onların da şanslı bir gecesiymiş demek ki birbirimize bu derece denk geldik. Bu da Ayça Hanım'la bir serüvenimiz olarak buraya not düşüldü.

* Fotoğrafta makinaya baktığıma inanmıştım ama makinayı bulamamıştım, o biraz sıkıntılı olmuş.