Pazar, Aralık 30, 2012

Kulak Ağrısı


Kulak ağrısı ne kadar berbat bir şey arkadaş. 2 hafta sonumu yedi şu kulağımdaki poblemler. Geçen hafta bir anda tıkanmasıyla gündeme oturan sol kulağım, açılmasının ardından gitgide artan bir ağrıyla Cuma akşamı dayanılmaz bir hal aldı. Fedakâr Merve Hanımcığım koşup nöbetçi eczane bulmasaydı kendimi vuracaktım Nişantaşı'nın ortasında. Dün sabahın köründe doktora gittim, yaklaşık 3 günün sonunda ancak bugün ilk kez azalma göstermeye başladı ağrım. Gerçekten tıp bilimine inanılmaz şaşırıyorum bu tip durumlarda. 10.000 sene önce neredeyse hâlâ oradalar ya adamlar arkadaş. Bilgisayarla, teknolojiyle kaydedilen ilerlemeyi kast etmiyorum. Yani 2012 yılında sen hâlâ 5 dakikada benim ağrımı kesemiyorsan ya da grip/nezle gibi hastalara "yatarak 7 gün ayakta 1 hafta" gibi geyikler yapıyorsan yazıklar olsun geldiğin noktaya. Bari alternatif tıp diye kendinden ayırdığın ve inanmadığın o yöntemlere bir göz at ne bileyim uyuşturucu ver, placebo uygula bir şeyler yap. Neyse sinirim geçmedi hâlâ. Bir kaç yüzyıl daha da geçmez. Tüm kulak ağrılarıma rağmen Merve Hanımcığım, Finlandiya'dan katılan dostumuz Ayşe Hanım ve eşi Yiğit Bey ile keyifli bir yemek yedik Nişantaşı'nda. Semtimiz çılgın atıyordu, belediyenin düzenlediği bir açık hava partisine şahit olduk, fena da çalmıyordu dj'ler, zaten her taraf süslenmiş, insanlar da gayet eğleniyor ve fotoğraf çekiniyorlardı, güzel ve enteresan bir yer Nişantaşı gerçekten de.

Hafta sonumu kulak ağrım ve hava muhalefeti sebebiyle evde youtube'dan video'lar izleyerek ve bol bol Regina Spektor dinleyerek geçirdim. En sevdiğim müzisyenler listesinin her daim en üstlerindedir bu ablamız. Müthiş bir söz yazarı ve bestecidir, kendisinden önceki yazılarımda da bolca bahsetmişimdir hatta favori şarkılarımdan oluşan bir paragraf bile yazmıştım sanırım tam şu yazının üçüncü paragrafında. Öncelikle Regina Hanım kendi facebook ve twitter hesaplarından bir video paylaştı geçenlerde. Machine parçasının cover'ı. şarkının orjinali de müthiştir ama cover'ı gerçekten de efsanevi, işte bunu izlememle hafta sonumu youtube'da geçirmeye başlamam bir oldu. Bu müthiş cover'ı buradan dinleyin lütfen! Tabi ki yine mükemmel sözler, müthiş bir müzik, kısacası bir müzikal deha! Sonrasında "The Live Room" adlı bir programda söylediklei 5 şarkıya denk geldim. Öyle güzel ki. Hepsini sırayla buradan dinleyebilirsiniz. En son olarak da şu video'yu paylaşıyorum. Bir konserinde "Ballad of a lovable dictator" olarak adlandırmış, hatta dictator kelimesini seyircilere sorup buluyor çok tatlı. Ahahah. Gerçekten bir değil bir kaç maaş bile gömülebilir bu kadının bir konserine, o gelmezse ben gideceğim en sonunda.

Sonra vaktiyle Nil İpek Hanım'ın gösterdiği 2 adet Kimbra video'su vardı. Onlara bir bulayım da dinleyeyim dedim. Hatta Kimbra konserinden sonra izlemiştim ben bu video'ları da öncesinde izlesem herhalde giderdim konserine ne olursa olsun diye düşünmüştüm. İkisi de ayrı kategorilerde aşırı etkileyici video'lar sınıfına giriyor. Birincisi ne güzel şarkı yazmış ne kadar güzel çalıp söylemişler dedirten akustik kategorisi: Wandering Limbs. Sam Lawrence adlı Ozan Beyvari bir arkadaşımızla söylüyorlar bu video'da. İkinci kategorimiz ise ablamızın müzikal dehasına hayran bıraktıran kategori, biraz el çabukluğu, biraz büyücülük, biraz da analitik düşünce diyelim: Settle Down. Bakmayın ilk 456 dakika çalmadıklarına, ekip de muhteşem! 

Bu arada Nil İpek Hanım'ın makinesiyle Merve Hanımcığım tarafından çekilmiş bir Taşoda fotoğrafı da Emir Bey sayfasının kapak fotoğrafı olmaya hak kazandı. Emeği geçen herkese sonsuz sevgiler. Murat Bey'in şu video'suna denk geldim hafta sonu yine, pek güzel hem şarkı, hem video hem de sevdiğimiz bir sesi yıllar sonra tekrar dinlemek. Bir de Ahmet Bey'in paylaşımı üzerine şöyle bir şarkıya denk geldim, gerçekten baya etkileyici, vaktiniz olunca muhakkak dinleyin.

Bu arada son sözüm sözlük yazarı eşe dosta bir sitem mahiyetinde. Arkadaş geçen bir vesileyle Emir Bey adına ve kendi adıma yazılmış bir kaç entry'ye denk geldim. 2 sene önce öldüğümüz ya da müziği bıraktığımız düşünülebilir kolaylıkla. O kadar facebook sayfamız var, Mavi Büyücüler blog'umuz var, soundcloud hesabımız var ama ne yazık ki sözlükteki verilen bilgilerde bunların pek izi yok, yazılar eski tarihli olduğu için. Ben demiyorum ki oturun Emir Yargın Efendi'ninki gibi bir wiki sayfası döşeyin ama yine de arayanı yönlendirmek sevaptır. Ahahahaha.

Son olarak. Fazla link göz çıkartmaz.

Çarşamba, Aralık 26, 2012

Importance of metrobüsing in a corporate life.


Evet efendiler yine birikti yazılacak konular. Öncelikle hafta sonundan başlayalım. Dut Şerbeti adlı bir oyuna gittik annemle. Oyunun yazarı ve yönetmeni Sertaç (Ayvaz) Bey bizi karşıladı, annemle arkadaşlar. Ayak üstü biraz sohbet ettik, ardından oyuna girdik. Tiyatro konusunda biraz cahil bir insanım ancak modern bir düzenleme vardı salonda. Yani seyirciyi oyunun içine alan cinsten ki zaten giriş ve çıkış sahneleri de seyirciyi fiziki olarak oyuna dahil edecek şekilde tasarlanmış. Kadına şiddet ve bunun aile ve uzun vadede oluşacak olası aile(ler) üzerine etkilerini işliyordu oyun. Tiyatronun her gittiğimde tekrar hatırladığım -ya da yeniden fark ettiğim diyelim- çarpıcılığını yaşadım yine. Televizyonda, filmleri, dizileri, haberleri izlerken ya da gazeteleri, kitapları okurken asla hissedemeyeceğiniz -hissizleştirildiğimiz- bir gerilim yaşatabiliyor size. Annem de ben de etkilendik ve daraldık izlerken ki sanırım bir dramın amacı da bu olsa gerek. Aralık gösterimleri bitti ancak broşürde yazdığına göre Ocak'ın 9, 18, 25 ve 26'sında saat 20:30'da Tiyatro Açıkça'da gösterimleri devam edecek. Bu tiyatro da hemen Rexx Sineması'nın hizasındaki Burger King'in karşısındaki pasaj/apartman karışımı yapının içine girince bir kat aşağıda. Vaktiniz olursa bahsi geçen tarihlerde bu tek perdelik dramla değerlendirebilirsiniz değerli vaktinizi. Bu ay tiyatrodan yana şansımız yaver gidiyor, SBR'nin oyunu Annemin Cinayet Listesi ile yüksek bir hızda başlamıştı ay başında maceramız hatırlayacağınız üzere.

Bu arada hafta başında işe başladım! Ancak bununla ilgili gelişmeleri bir kaç paragraf altta daha detaylı anlatacağım.

Pazartesi akşamı yani ilk mesaimin ardından işten çıkıp Enis Ağabey'le buluştuk Mecidiyeköy'de ve okula doğru yola koyulduk, bizle eş zamanlı olarak annem de Beşiktaş'tan okula doğru hareket etmişti. Kapıda buluştuk ve aşağıya indik. Konsere yetişmiştik! Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü'nün (BÜTMK) kış dönemi koro konseri olan Mahur Beste'ydi yetiştiğimiz konser. Bir korist ve solist olarak yetişmem ayrıca iyi oldu tabi. Pek keyifli geçti konserimiz, sahnede görmekten mutlu olduğumuz koronun genç yüzlerinin yanı sıra sahnede göremediğimize ve birlikte olamadığımıza üzüldüğümüz dostlarımız da oldu. Faruk Hoca yine olanca tatlılığıyla seyirciler arasındaydı. Neyse solomu da kazasız belasız atlattım. BTS kod adlı Albert Long Hall'dan da her daim etkileneceğim sanırım. Sizle konser repertuvarımızdan çok beğendiğim iki şarkıyı paylaşmak istiyorum. İlk eserimiz bir Dede Efendi bestesi. "Ah yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü." diye başlayan pek hoş sözler ise Şeyh Gâlip'e ait. "Kimi terk-i nâm ü şâne kimi itibâre düştü." diyerek de hayli (highly) vurucu bir bitiriş yapmış. Buyurun buradan dinleyelim. İkinci muhteşem eserimiz ise Hacı Arif Bey imzalı:

"Gösterip ağyâre lûtfun bizlere bigânesin
Bivefa görmek ne müşkül âşıka cânanesin
Böyle üzmek şânına lâyık mıdır divânesin
Bivefa amma cihanda sevdiğim bir tanesin."

Her şeyi geçtim (Şebnem Hanım da hak verecektir) sırf şu üçüncü satır için dinlenir bu eser, buyurun siz de dinleyin. Bu arada konserde favori solistim yine Rıdvan Bey'di. Okuduğu eserin ismini bir türlü kaydedemediğim için paylaşamayacağım ama ne güzel bir icradır o arkadaş, denecek söz bırakmadı bizde.


Sonraki gün, yani salı günü, yani bir diğer deyişle dün, tempomdan hiç ödün vermeyerek mesai çıkışı sırtımda gitarımla yine Mecidiyeköy'de önce Merve Hanım ardından da Nil İpek Hanım'la buluşup bir başka konser vesilesiyle tekrar okula geçtim. Bu sefer de Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü'nün (BÜMK) Taşoda Kış Konserleri'ydi yetişmeye çalıştığımız. Yetiştik. Biraz ayrı bir dünyadan geliyormuşçasına sıra bize gelince sahneye kurulduk ve başladık çalmaya. Ayrı dünyamızın sebebi öncelikle Nil İpek Hanım ve benim kurumsal kostümlerimizdi, bir diğer sebep herkesin kalabalık çıktığı ve genelde ayakta çaldıkları bir sahneye 2 kişi sandalye çekip oturmamızdı, son sebep ise fazlaca sakince bir müzik yapmamızdı. Organizasyon pek güzeldi, bize de çok kibar davrandılar. Gönüllerimizin en birinci seyircisi Merve Hanım vardı önde, bir kaç tanıdığımız dostumuz da ön sıralarda yer aldı, onun dışında salonun farklı köşelerine dağılmış yine bir kaç avuç insan vardı sanırım "ne yapıyor bu yaşlılar" diye bize bakan. Neyse biz mutlu mutlu ve sakin sakin şarkılarımızı çaldık ve indik. Ne kadar özlemişim GKM'yi ve Kış Taşodası'nı. Salon konserlerine her zaman hayranım. Nil İpek hanım da pek memnundu seslerden ve ortamdan zannımca. Böylece 2. kez maksimum akustik Emir Bey performansımızı sergilemiş olduk ki daha devamı gelecek bunun bence. Tanıdık ve tanımadık bir kaç zarif geri dönüş de aldık, mutlu olmamıza yeter bunlar bir kaç hafta bence.

Gelelim iş dünyasına. Evet efendim granit alanında öncü bir firmamız benim onları iyi yöneteceğimi düşünmüş olmalılar ki beni işe aldılar. Şirket yönetmek zor iş çok yoğunum 3 gündür, bakmayın konserlere çıktığıma falan. Şaka bir yana MT (Management Trainee) ya da yönetici adaylığı ilanına başvurduğum firmamızda satış departmanında işe başladım. (Kariyer.net çalışıyormuş bu arada gerçekten şaka gibi.) Sanırım şirketin ilk MT'si benim. Ben dahil herkeste bunun bir şaşkınlığı ve heyecanı var. Oryantasyon kısmındayız şimdilik, farklı departmanlardan "işler nasıl yürür, biz ne yaparız" temalı eğitimler alıyorum, bilgisayarım da oldu ancak daha kendi departmanıma yerleşmedim. Bilgisayar demişken bugün 2-3 dakikamı Windows 8'de "Başlat" menüsünü arayarak geçirdim, tam olarak bulduğum da söylenemez ama ona yakın bir şeyler buldum. İlk izlenimim aşırı hızlı açılıp kapanan bir işletim sistemi olduğu yönünde, adamlar iPad'e bağlamışlar maşallah. Neyse üçüncü günümü de geride bıraktım ancak mesaim haftada 6 gün, bu yüzden bu hafta için çoğu gitti azı kaldı diyemiyorum henüz. Tabi şirket yönetmek zor ne yapalım. Ahahaha. Belitmeden geçemeyeceğim, Ilgın Hanım'ın Londra'dan 17 Kasım'da gönderdiği ve çoktan umudumuzu kestiğimiz "bu kart şansını döndürsün" temalı kartı tam işe başladığım gün yani yaklaşık 35 günün sonunda elime ulaştı. Kalbi temiz bence Ilgın Hanım'ın ondan hep. Bu arada metrobüs strikesback.

Not: Serkan bey bunu okuyorsanız yardımınıza ihtiyaç duydum, Gandalf'ın Frodo'dan ayrılırken (Yüzük Kardeşliği'nin en başlarında) kurduğu bir cümle vardı "beni en beklenmedik anlarda bekle" temalı bir cümle, neydi onun İngilizcesi? Kitabı karıştırmaya üşendim bilgisayardan kalkıp. Başka Orta Dünya töresine hakim birisi varsa o da cevap verebilir buna.

Cuma, Aralık 21, 2012

Herkesin Kıyameti Kendine


Efendim geçtiğimiz günleri hastalıklı geçirdiğim yetmiyormuş gibi bir de geçtiğimiz gün koro provası sırasında teklemeye başlayan sol kulağım, provayı takiben yediğimiz yemek sırasında tıkandı. Ne çirkin ne tahammül edilmez bir his öyle o arkadaş. Dünya mono dinlemeye gelmiyormuş alışmışız hep stereo'ya. Böyle kulaklığımın teki bozulmuş ya da 2+1'im 1+1'e düşmüş gibi boynum büküldü gerçekten de. Bir de iç ses oranları değişti sol taraf tıkanınca monitörü de %40 kadar yükseltmiş olduk, dışarıyı duyamamak bir yana kendi sesimden de tiksindim. Neyse bugün gittik doktora açtırdık çok şükür parası neyse verdik. Parası neyse verdik diyorum keza uzun zamandır işsiz gezdiğimden kelli artık beni evladı sayan bir devlet yok yani sosyal güvencesizlik yaşıyorum, neyse bir kaç güne geçer.

Şimdi üstteki paragrafın içinden açacağım 2 konu var. Birincisi koro provası dedim. Neyi prova ediyoruz hiç merak etmiyorsunuz eminim ki ancak ben yine de belirteyim: 24 Aralık Pazartesi akşamı saat 19:30'da Albert Long Hall'da gerçekleşecek olan BÜTMK (Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü) dönem sonu koro konserine hazırlanıyoruz. Mahur Beste adlı bu hoş konsere klasik müzik seven herkesi bekleriz. Dilim dönerse hatta bir eser de ben söylerim sizlere hazır oralara kadar gelmişken.

En üst paragraftan bir diğer cımbızlayacağımız öğe ise paragrafın son cümlesindeki bir kaç güne geçer kısmı. Bir aksilik olmazsa ben de yetişkinlik görevlerinin en önemlisi en kutsalı olan düzenli çalışma hayatına adım atacağım önümüzdeki hafta. Yarın -yani artık bugün- evraklarımı teslim etmem lazım tabi. Herkesin 21 Aralık'ı kendine demek ki Maya kardeşler. Yok yok o kadar karamsar değilim, her zaman dediğim şeyleri söylüyorum kendime tekrar tekrar, umarım hayırlı olur ve iyi insanlara denk gelirim. Bu tür bilinmez durumlara yıllardır tam olarak şöyle bakıyorum:


Gelelim son paragrafa. Merve Hanımcığımla vardık Hobbit'i izledik. Bana kalırsa Yüzüklerin Efendisi'ne oranla daha iyi bir uyarlama, üstelik biraz daha masalsı bir eser olduğu için ufak tefek yönetmen ya da senarist yorumlarını daha rahat kaldırıyor. Tabi her şeyin de bir sınırı var ama o dağdan kopup birbirine kafa atan, sille tokat girişen yaratıklar neydi öyle arkadaş. Haydi öyle saçma sapan karakterler yarattın, daha güzel dövüştüremedin mi? Laleli esnafı gibi, sarı dolmuşçu gibi kafa atıp aparkat falan çekmeler. Neyse tam onu affediyordum ki bir Necromancer yapmışlar, sırf o yüzden affedemedim. Ben paint'te spreyle daha iyisini yaparım, koskoca Sauron'a yapılacak hareket değil şu. Bir de Boz Radagast'ı ötekileştirme ve basitleştirme var. Tamam bunun kitabımızda da yeri var, haydi masalsı anlatım daha sevimli olur diye yapıyorsunuz onu da anlıyorum ama yine de belirtmeden geçemeyeceğim bu durum benim gücüme gidiyor. Zaten 5 büyücü var, ikisi gitmiş belasını mı bulmuş mevlasını mı belli değil, biri sinsinin önde gideni bayrak tutanı, öbürü ateşle oynuyor, Radagast da hayvanlarla anlaşıyor farklı bir kafa yaşıyor. Onu hor görmeyelim, ona sahip çıkalım. Şurada teke tek kalsan tek kelimesiyle feleğini şaşırtır yemin ederim. Hürmet gösterin azıcık büyücülere. Neyse sinirlendim yine ama yanlış anlaşılmasın film güzel film, gerçi ben senede ortalama 1 filme giden biri olarak çok sözü dinlenmeye değer olmayabilirim hüküm verme konusunda ama olsun. Bir de şu şarkı beni izlerken de sonrasında da çok derinden etkiledi, siz de dinleyin pek bir spoiler'lık yanı yok: Misty Mountains.

Yeni bir dünyada yahut yeni bir düzende görüşmek dileğiyle!

Salı, Aralık 18, 2012

Zehir


Arkadaş! Havada bulutu görür görmez "Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da" klibini paylaşıyorsun da hava güneşliyken neden "Kış Güneşi" paylaşmıyorsun? Hayır Tarkan'ı mı sevmiyorsun nedir derdin söyle de biz de bilelim. Biz de biliyoruz MFÖ'nün ne kadar müthiş bir grup olduğunu ama hatırlatırım ki kışın daha az bulunan şey güneştir, klasik değer teorimize göre az bulunan şeyler değerlidir, o zaman kış güneşi yağmurdan daha değerli oluyor. Neyse diyeceğim odur ki güneşi görünce hemen sokağa fırlamayı biliyorsunuz ama evden çıkmadan bir Tarkan dinleyin önce. Paylaşımına karışmayacağım ama dinle en azından. Ne demiş sanatçı: "Yürekli olmadan meydan okunmadan yaşanmaz aşk." Bunu dedikten sonra ikinci paragrafa bağlıyorum konuyu.

ODTÜ'de çıkan olayları bir kısmımız duydu bugün ancak. Neden? Çünkü dünyanın en önemli olayı da olsa medya iktidarın istemediği olayları gündeme getirmiyor, getirirse de çarpıtıyor. Bize de takip edebildiğimiz kadar bağımsız kaynakları takip etmek kalıyor. Ne görüyoruz, artık alıştığımız üzere bir vahşilik ardından da bunu yorumlarıyla yeren ve taçlandıranlar. Ben konuşmayacağım daha, içim acıyor böyle şeyleri gördükçe, okudukça, konuştukça. Siz okuyun şuradaki 10-15 sayfalık yorumları kendi puanlamanızı yapın. Bir de ben dün başbakanın bir konuşmasını dinledim, nerede olduğunu unuttum ancak hayatımda gördüğüm en kışkırtıcı en bölücü konuşmalardan biriydi. Bir insan kendini seven, kendine güvenen insanlara ancak bu denli güzel içindeki zehri aktarabilirdi.

Bir fotoğraf blog'u açayım dedim, tasarımını beğenemedim bir türlü, geri kapattım; bir de arada sırada hâlâ güzel şeyler oluyor neyse ki!


Konuyla zerre kadar alakası olmasa da güzel bir WePlay gecesi hatırası, buraya koymadan geçmek istemedim. Bir de annemin Murathan Mungan'a yazdığı ve ardından facebook'ta da paylaştığı şu mektup var ki çok etkileyici gerçekten de:

Bu aralar geçmişe fena kaptırdım kendimi, fotoğraflardan sonra şimdi de bir mektup... Aslında bu mektubu 3 ay önce kaleme almıştım, bugün çok sevdiğim değerli şair ve yazarımız Murathan Mungan'ın resmi sitesinde yayınlandığını görünce burada da paylaşmak istedim. :)

Çocukluk Arkadaşım


Mardin'de iki katlı bir ev, alt katta biz oturuyoruz; annem, hasta babam ve kardeşlerim… Dört ya da beş yaşlarındayım, çoğu zaman kendi kendime oynuyorum evde, bazen de yakında oturan Sıddık amcamlara gidiyorum. Babam hep yatıyor, baş ağrılarından muzdarip, yarı felçli… Annem hastanede çalıştığı için evde yalnızken en büyük eğlencem pencerenin içindeki geniş cumbada oyuncaklarımla oynamak. Pencerenin önünden, üst kattan inen elektirik telleri geçiyor… Birgün belki bilerek, belki de farkında olmadan o tellere dokunuyorum ve ceryana kapılıyorum, ağabeyim de beni kurtarmak için bana sarılınca ikimiz de çarpılıyoruz. Durumun kötüye gittiğini fark eden babacığım yattığı yerden bastonuyla telleri kopararak bizi kurtarıyor. Tabii çığlıklara ilk koşan üst kat komşumuz avukat amcanın karısı Habibe teyze oluyor. Hastane faslından sonra eve geliyoruz ve çocukluğumun en tatlı (!) anılarından biri; bir kucak dolusu şeker kalıyor o günlerden aklımda… Habibe Teyzenin bir oğlu var benim yaşlarımda: Muro. Ona üstü açık spor bir oyuncak araba alıyorlar içine binilebilen türden, rengi kıpkırmızı… Muro bazen beni de arabasına bindiriyor ve evin önündeki kaldırımda geziyoruz etrafa caka satarak. O sanki benim "Beyaz atlı prens"im… Ben de ona, karşılık olarak türkü söylüyorum:


Muratgil'in damından atlayamadım 
Liralarım döküldü toplayamadım 
Mardin kapısında vurdular beni 
Hevsel bahçesine koydular beni 
Gözüm kapanmadan görseydim seni 
Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam

El alem al giymiş ben karalıyam 

Bu türküyü ne zaman duysam gözlerim dolar ve hep o kırmızı arabayı, beni arabasıyla gezdiren Murat'ı hatırlarım. Sene 1959 belki de 1960. Babamın hastalığının ağırlaşması üzerine onu İstanbul'a götürmek için trene biniyoruz. Günlerce süren tren yolculuğu ve korkudan gözlerimi kapayarak ağladığım bitmez tükenmez tüneller. Mardin'den belleğime kazınmış en güzel (belki de en acı) anılar… Sene 2012, artık tam 58 yaşındayım, emekli bir edebiyat öğretmeniyim. 3-4 ay önce Hürriyet Gazetesi'nde sevdiğim yazar Murathan Mungan'la yapılmış bir söyleşiyi okuyorum. Yazar çocukluğunun Mardin'de geçtiğini söylüyor, "acaba?" diyorum ve o güne kadar dikkat etmediğim bazı ayrıntıları araştırarak öğreniyorum: Murathan Mungan Mardinli, babası avukat, 1955 doğumlu vs. vs. Tekrar "acaba?" diyorum, "Bu Murat benim çocukluk arkadaşım olabilir mi?" Hemen ablama ve ağabeyime soruyorum, Habibe teyzelerin soyadının Mungan olduğunu teyit ediyorum. Severek okuduğum ünlü yazarın çocukluk arkadaşım olduğunu yıllar sonra da olsa fark etmek beni çok sevindirdi. 53 yıl öncesinin anıları yeniden resm-i geçit yaptı gözlerimin önünde ve ben bunu sizinle de paylaşmak istedim. Eğer siz de o günlerden bir şeyler hatırlarsanız ve çok eski bir dosta "Merhaba" demek isterseniz çok sevinirim. Selam ve sevgilerimle... 

Nurten (Bengi) Aksoy (04.09.2012)


Cuma, Aralık 14, 2012

Şarkılar & Yazılar


Gerçek bir raksıtar (rock star) olduğum için tabi ki yine inanılmaz yoğundum bu aralar. Yazacak nice nice şey biriktirdim, masamın üstü not kağıtlarıyla doldu taştı tabi. Geçmişten gelen bir şarkıyla geleceğe ışık tutalım o zaman, bu bol bağlantılı yazının ilk bağlantısı için buradan buyurun: Aynı Yollar. Bu şarkıyı ne için dinlerseniz o konuda sizi üzebiliyor, enteresan. Tıpkı albümdeki diğer tüm şarkılar gibi. "Niye yine aynı yollara bile bile giriyoruz." by Onor Bumbum.

İkinci şarkımız ise yürekleri dağlayan sesiyle Yasmin Levy'den geliyor o zaman. Me Voy diyor, yani "benden bu kadar kankalar bana müsaade" diye Türkçe'ye çevirilebilir. Bana göre en güzel, en net, en temiz albümü olan 2005 çıkışlı La Juderia albümünden geliyor bu eserimiz. Gerçekten mükemmel bir albüm, her şarkı tokat gibi, elinizde yoksa edinin dinleyin.

Şimdi atarlı bir konumuz var. Üzerinden bir hafta vakit geçti herkesin heyecanı sönmüştür eminim ki, malum bizde gündem maksimum 3 gün aynı konuya ev sahipliği yapabiliyor. Geçtiğimiz hafta İnci Pastanesi'nin tahliye kararı çıkmıştı bildiğiniz üzere. Hepimiz gözlerimizin önünde "kültürel mirası koruma" temalı komisyonların onayıyla kültürel bir mirasın yok edilişini izledik. Hem de gerçekten vahşice bir yok ediliş. Kendini muhafazakâr olarak tanımlayan ve bu yönüyle gurur duyan hükümetimiz ve belediyemiz ise anlaşılan o ki yeni cami projeleri yapıp, eskileri de yenileyip muhafaza etmenin ötesine pek çıkartamadı vizyonunu. Böyle deyince eminim dinsiz etiketini yapıştırdınız bana ancak şunu da görmek lazım İstanbul gibi şehirleri oluşturan ve güzelleştiren tek bir öğe, tek bir bakış açısı ya da tek bir kültür grubu değildir. Birbirinin içine geçmiş, birbiriyle birlikte yaşamış ve kısmen hâlâ yaşamaya devam eden ya da gayret eden unsurlar böyle bir kozmopolit yapıyı oluşturabilir. Bu şehirleri özel kılan da budur, bu öğelerden çoğunluk olsun ya da azınlık olsun herhangi birini yüceltirken diğerinin üstünü karalamak gerçekten vahşiliktir, sığlıktır, vizyonsuzluktur. Cuma günü konsere giderken İnci'nin önünden geçtim, ufak tefek bir hareketlenme olduğu için hemen yığmışlar bir polis otobüsü ya da bir otobüs polisi. Bu da korkaklıktır, içim acıdı orada iki üç kişi sağa sola balyoz geçirirken bir avuç insan da dokunsan ağlayacak gözlerle olayı telefonlarına çekiyorlar, kanıt yaratıyorlar. Bu durum da ayrı bir enteresan da neyse onu atlayacağım, o konu bu paragrafın konusu değil. Ne yapmalı, nasıl karşısında durulmalı bu tip vahşetlerin onun da tam yöntemini bilmiyorum. Karşınızdaki kararı alanlar, uygulayanlar, karşı duranları cezalandıranlar o kadar dışa kapalı ve kendinden emin davranabiliyorlar ki! Herkesin kültürel ve doğayla ilgili konularda tüm öğeleri kapsayacak ve koruyacak şekilde muhafazakârlaşması dileklerimle. Konu organ isimlerine gelince utanıp hemen muhafazakârlaşıyoruz halbuki, kendi adımıza da değil toplum adına utanıyoruz, bel altı şakalarımızı ulu orta yapmaktan hiç çekinmesek de. İç sıkıntısı.

İnci'nin yıkılmasına şahit olmayı pek kaldıramadığım ve akşamki konser için ses düzenlemesi yapmam gerektiği için oradan ayrıldım. Ben 7-8 senelik bir İstanbullu olarak buna üzülüyorum, milletin umrunda değil, neyse üst paragrafta bırakalım bu konuyu daha sinirlenmeden. Geçtiğimiz Cuma 60 m2'de bir ilke imza attık. Nil İpek Hanım'la sadece ikimizden oluşan bir Emir Bey konseri verdik. Aldığımız geri dönüşler de bizim kendi fikrimiz de bunun pek hoş olduğunu gösterdi. Bundan sonra bir süre daha böyle devam ederiz sanırım. Çünkü hem seslerimizi bastırmadan rahatça söylüyoruz -sessiz ve dikkatli dinleyicilerimiz sağolsun- hem de şarkının en saf, en temel halini ortaya koyabiliyoruz. Bir süre böyle devam etmek hem şarkıların anlaşılması, hem de pişmesi için bir fırsat olabilir, uzun vadede kayıtlar yapılıp elektirikli bir kadroya geçebilirsek şayet Emir Bey akustik konserleri de (ev konserleri hariç) böyle ikili performanslar olarak kalabilir zannımca. Neyse zaman gösterecek. Önümüzdeki ay yine 60 m2'de buluşmak üzere diyelim şimdilik, sizleri de bu konseptte yaptığımız en güncel kayıt olan Buğulu Camlar ile başbaşa bırakalım. Bu arada konserde bizi hep olduğu gibi yine yalnız bırakmayan tüm dostlarımıza nice teşekkürler, özellikle Duygu Başkan'a yanında getirdiği ordu ve onlara verdiği "sessiz olmazsanız kalbinizi kırarım" temalı vaaz için ne desem az. Bir de peçeteye istek almış olduk yıllar sonra. Ahahahah. Zaten bis yapabilelim diye o şarkıyı sona saklamıştık biz, Merve Hanım'la ve Nil İpek Hanım'la yaptığımız mini çakallık planlarımız bu yöndeydi yani.


Şimdi gelelim eşimiz, dostumuz neler yazmış, insanlar neler yapmış paragrafına. Değerli Melis Hanım'ın pek beğendiğim fantastik bir mini öyküsü var tam şurada. Kendisi sevdiğimiz yazarlarımızdan, yazıyı okurken şu şarkı da dinlenebilir. Bir diğer iç parçalayan yazımız Meltem Hanım'dan geliyor, genel mutsuzluğunu (mutsuzluğumuzu) açıklıyor, buyurun buradan yakın. Ilgın Hanım sokak sanatını kanıtlamaya devam ediyor burada ufak ufak. Ayça Hanım hayat diye birisinden bahsediyor, en içten en gerçekçi şekliyle her yeni yazısında. Bir de böyle komik ufaklıklar var, evet uzaktalar ama bir vakit gelecek daha detaylı tanışacağız muhakkak. Finlandiya muhabirimiz de buraya uğramak için hazırlıklara başlamış anladığımız kadarıyla. Sonu yine üzücü biten bir diğer yazımız da Nil İpek Hanım'dan geliyor. Neden çözemiyoruz biz dertlerimiz acaba bir türlü? Bunlar okurken beni doğrudan etkileyen şeyler, paylaşmak istedim o yüzden.

Müzikal dünyada neler oluyor diye merak edince de aldığım notlardan şunlara ulaşıyorum. Hediye Güven Hanım çok sevdiğim Yengeç parçasının klibini yayınladı, şarkıyı da dinleyin bolca, klibi de izleyin. Mutrib'in Son Nefes adlı şarkısına denk geldim which is pek hoş. Bir de şu şarkıyı (Why This Kolaveri Di) bir yerlerde duymuştum ama bu sahnelerle ilk kez izledim. Ne kadar güzel bir şarkı, ne güzel sahneler, böyle bir klip yapmak lazım evet. 3 adet çılgın eser ise bizim yakın çevremizden geliyor doğrudan. Emir Yargın Efendi Adele Hanım'ın Antalyalı ajan filmi için yaptığı şarkıyı yeniden düzenlemiş (remix) ve ortaya gerçekten müthiş bir iş çıkartmış. Buradan dinleyip, buradan da sözlerini izleyebilirsiniz (şakalı hem). Nil İpek Hanım sonunda Durak adlı parçasının pek sevimli bir kaydını yayınladı, gerekli durağı kaçıranlara gelsin bu şarkı da! Bir de 2009'dan gelen bir kayıt var ki beni pek etkiliyor. Canberk Bey kardeşimize bu kayıtta Cihan Bey eşlik ediyor, dinleyin. Buraya tıklayarak da 24 Aralık tarihli BÜTMK konserinde solo olarak söylemem muhtemel olan esere ulaşabilirsiniz, pek hoş bir eser.

Dayanıp buraya kadar gelebildiyseniz -ki pek zannetmiyorum- endişe edecek bir şey kalmadı 2-3 kelâm daha edip yollayacağım hepinizi. Annemle sondan bir önceki gün Bienal'e gittik. Bu kentsel dönüşüm mefhumunun bir tek bizim içimize dert olmadığını görmek ve pek çok yaratıcı işle bunun ifade edilmeye çalışıldığını anlamak pek hoşumuza gitti. İçimiz daraldı ama amaçlanan da buydu zaar. Pelin Hanım bize rehberlik etti sağolsun ve bu sayede kısa bir sürede eserleri çok daha hızlı ve doğru bir şekilde görebildik. Tavsiye edeceğim ama bittiği için anlamsız olacak. Aynı akşam Merve Hanım'ın da katılımıyla "Annemin Cinayet Listesi" adlı oyunumuzun ilk gösterimine gittik Halep Pasajı'nda yer alan Maya Sahnesi'ne. Çok keyifliydi oyun, benim yaptığım parçaların oyunda tahminimden fazla yer tutması ise ayrıca bir keyifti benim için. Bir de oyun sonunda tüm ekiple birlikte sahneye davet edilmek çok tatlı oldu. 17'sinde bu yakada, 25'inde yine Beyoğlu'nda 2 gösterim daha olacak, kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Yine fazlaca uzun çok bol bağlantılı bir yazı oldu. Her gün bir paragraf okusanız günü gününe haftaya bitirirsiniz hem siz de yorulmamış olursunuz. O bağlantılar da güzel yerlere açılıyor emin olun. Sevgiler!

Cuma, Aralık 07, 2012

Neyin Yoğunluğunu Yaşıyorsam


Son 2-3 haftadır daha cumartesi pazar gününden önümdeki haftanın tüm günlerine en az bir program geliyor ve ecnebilerin "full throttle" bizimse "tam gaz" yahut "yardırmaca" tabir ettiğimiz yoğunluk seviyesine ulaşıveriyorum. Çok kısa yazacak vaktim var yahu olacak iş değil! Nokta nokta yazıyorum o yüzden:

. 7 Aralık Cuma, yani artık bugün oluyor, akşam saat 21:30'da Nil İpek Hanım'la beraber 60m2'de sahne alacağız. Kendi şarkılarımızı ve sevdiğimiz bazı şarkıları söyleyeceğiz, samimi bir etkinlik olacak gibi, bekleriz. Detaylara şuradan ve buradan ulaşabilirsiniz.


. Bir diğer Emir Bey haberimiz ise şudur ki, bugün yaptığımız provanın sonunda haydi bir şeyler kaydedelim dedik, Buğulu Camlar'ı kaydettik Nil İpek Hanım'la. Kendisi zarif sesiyle bana eşlik etti sağolsun, çok daha önemlisi bu şarkıyı beğenerek bana mânen eşlik etti ki bundan daha değerli bir katkı olamaz zaten. Bu yeni kaydı da ister bu paragrafın altındaki oynat tuşuna basarak, ister buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz.


. Bir diğer keyifli haber SBR'nin yeni oyunu "Annemin Cinayet Listesi"nin 11 Aralık Salı günü ilk gösterimini yapacak olması. Bunu neden yazıyorum peki? Çünkü bu keyifli oyunun içinde geçen 3-4 keyifli parça benim elimden çıktı, bir başka yazıda genişçe bahsedebileceğim komik ve keyifli tesadüfler sonucu olaylar gelişti ve şu an Salı gününü iple çekiyorum. Etkinliğin detaylarına buradan ulaşabilir, buradan bilet edinebilir, buradan da SBR nedir diye göz atabilirsiniz.

. Merve Hanım'ın evinde tasarladığımız çağdaş kanepelerden, yıllar sonra görüştüğümüz Melike Hanım ve Bahadır Ağabey çiftinden, Canberk Bey'le Yiğit Bey'in evinde geçirdiğimiz pek keyifli kayıt sürecinden ve artık sayısı milyonları bulan mülakatlarımdan bahsetmeyeceğim bile.

. Ancak bahsetmeden geçemeyeceğim bir şey oldu ki dün gece Nil İpek Hanım'la yine bir müzisyene hayran olduk. İsmi Selim Saraçoğlu, yaptığı açıklamalardan anladığımız kadarıyla sanal dünyada pek yer almıyor, ancak çok zamandır canlı dinlediğim en güzel şarkılardı. Etkileyici bir besteci, gitarist ve solist. 25'inde Dunia'da çıkacakmış hemen notlarımızı aldık.

. Bir de şu tıraş köpüğü ne iğrenç şey, ne zaman sıksam yüzüme o koku beni Topçu Füze Okulu'nun tuvaletlerine götürüyor, geçen sene Aralık ortası, acemilik, soğuk. Aman!

. Son olarak Ilgın Hanım kart atmış ama gelmedi, neyse ki kendisi çok öngörülü bir insan, kartın fotoğrafını çekmiş, yolladı. Değişik değişik insanlarız sonuçta hepimiz.

Salı, Kasım 27, 2012

Gerilla Konser No.5 (24 Kasım 2012)


Yazılacak mevzular öyle bir birikim içine girdiler ki nereden başlayacağımı bilememekten yazmaya korktum. Hah buldum nereden başlayacağımı. Çevremdeki herkes görsün diye uğraştım ve tanıdıklarımdan pek görmeyenin kalmadığını düşünüyorum ama yine ve son kez olarak son müzikli video'muzdan bahsedeceğim. Acemilikte Polatlı soğuğunda güneş ve ayın verdiği ilhamla yazılan sözler, Nil İpek Hanım'ca yapılan ve seslendirilen pek zarif bir beste, Canberk Bey'in bize bas sesleriyle eşlik etmesi ve parçayı bir solo ile taçlandırması, Emir Yargın Efendi'nin de bu performansı görüntüleyip, görüntüleri düzenlemesi ve Merve Hanımcığım, Gültuğ Hanım ve Ciara Hanımların bizlere verdiği maddi manevi destek ile ortaya böyle bir eser çıktı. Konuyla ilgili Leydi Indis'in hazırladığı müthiş görsel de bir alt paragrafın altında yer almaktadır.




Gelelim bugünün bir diğer eğlencesine. Malum facebook üzerinden bir deklarasyon patlaması yaşıyoruz şu günlerde. Kendimi tuttum tuttum ama bugün ben de hislerimi deklare ettim önce yabancı dilimle sonra da ana dilimle. Bunu yapmadan önce de bir süre düşünüp şöyle bir karara vardım. Hani biz vatandaş olarak bir kanunu bilmesek bile o kanun resmi gazetede yayınlanmışsa yani yürürlüğe girmişse "Ben bilmiyordum arkadaş bana ne!" deme hakkına sahip değiliz ya; istedim ki Mark Bey de bir gün adalet huzurunda karşıma çıkarsa ona diyeyim ki: "Ne oldu hacı, hani her şeyi görüyordunuz, benim dediğimi niye görmezden geldiniz?" Sonrasında tabi herkes haklı olarak yüklendi, arkadaş öyle iletiyle iş olur mu, bunun kullanıcı şartnamesi vardı, orada neredeydiniz falan diye. Hasılı kelam ben gerek Türkçe, gerek İngilizce yazdığım bu iletilerin altına gelen birbirinden inanılmaz eğlenceli yorumlar için tüm eşime dostuma teşekkür ederim, tüm günüm güzel geçti bu sohbetle muhabbetle.



Günün kalanında da bir şarkı yaptım, sipariş üzerine, Salih Bey ve arkadaşlarının oyunları için. Çok zamandır bu kadar eğlenmemiştim müzikal bir üretim esnasında. En son Mülakat bu denli keyifli geçmişti ki orada 3 kişiydik. O video da 15 bin değil 150 bin izlenme hak ediyordu gerçi ya neyse, hak hukuk dağıtmakta aceleci olmayalım. Daha üretilecek yaklaşık 2 şarkı var, yarın öbür gün de onları bitirirsem geriye bir tek prova etmek ve icra etmek kalıyor. Göreceğiz.

Canberk Bey'den haberdar olduğumuz bir diğer güzel iş ise Genç Osman Bey'in yeni albümü, klibi ve lansman konseri. Kendisi Türkçe müzik piyasasında özlediğimiz seslerdendi, fırsat yaratıp da konserine de gidebilirsek ne de güzel olur. Sezen Aksu albümleri konusunu yine ileriye bırakacağım, belki bundan sonra her yazıda bir albüme değinebilirim, siz bu esnada bu eseri dinleyin, bu civarların pek çok dev ismi var bu kayıtta. Bir de yine tabi ki her zamanki kadar sıra dışı bir iş görüşmem daha oldu ama sanırım bu sıra dışılıklara alıştım artık.



Son olarak geçtiğimi hafta sonu evimizde uzun zamandır hayal ettiğim(iz) bir organizasyonu gerçekleştirdik. Annemin de teşvik ve destekleriyle; annem, Füsun Teyze, Züriye Teyze, Münevver Teyze, ağabeyim ve Merve Hanımcığımdan oluşan bir seyirci kadrosuna; ben, Nağme Hanım, Nil İpek Hanım ve Enis Ağabey olarak bir dinleti yaptık. Böylelikle çok uzun zamandır es geçtiğimiz ev konseri ya da gerilla konser geleneğimizi de sürdürmüş olduk, çok güzel oldu!

Çarşamba, Kasım 21, 2012

Resimsiz Yazı Korkutur Bilirim


Bu hafta da yine çok afedersiniz ata binmiş dört nala koşturuyorcasına başladı. Arkadaş pazartesi ve salı çok dolu geçiyorsa o haftadan korkacaksın zaten ve düşüneceksin bunun çarşambası cuması nasıl geçer kim bilir diye. Neyse dün annemle biraz trafikle savaşmanın ardından akşam Kadıköy'e geçtim ve Merve Hanım'la buluştuk. Ardından da Salih Bey, İmer Hanım, Hüseyin Bey ve Güneş Hanım'la tanıştık. Kendilerine yapacakları tiyatroda yaklaşık 10 dakikalık müzikal bir yardımda bulunacağım, gayet keyifli olacak gibi duruyor bakalım Cuma tekrar görüşeceğiz o zaman biraz daha netleşecek yapılacaklar. Keyifli vakit geçirdik komik video'lardan laf açıldı tabi ki bir noktada ve hepimizin düşene gülen kötü insanlar olduğumuz anlaşıldı. Oradan ayrıldıktan sonra Merve Hanım'la da bir çay içtik keza görüşememiştik kaç zamandır, iyi oldu, isabet oldu. Bugün ise okulda koroya gitmeyi, ardından da gece Peyote'de Ars Longa'yı dinlemeyi planlıyorum bir aksilik olmazsa. Ne ara ipin ucunu kaçırdım bilmiyorum ama şu an grubun içinde 3 tane pek sevdiğim insan olmuş durumda, gruba sızılmış anlayacağınız. Planlarda bir patlayım olmazsa yarın da Yiğit Bey'de Nil İpek Hanım'la beraber Toz'un vokallerini halledip, ardından bize geçip cumartesi günkü olası ev konserimize çalışmak istiyoruz. Bu arada konudan bağımsız ama Çamlıca gerçekten ne kadar da İstanbul'un en güzel manzaralarının toplamına sahip bir yer öyle. Her tür havada gitmek lazım ama sisli ve puslu havada çok etkileyici oluyor. Abdülmecit Efendi'nin Tevfik Fikret'in şiirinden esinlenerek yaptığı tablonun panaromik olanına bakıyor gibi hissediyor insan, var ile yok arasında bir şehir. Bu kültür sanattan dolup taşan ve ne kadar da entelektüel olduğumu gösteren cümleden sonra tekrar normal yazıma devem edebilirim. Cuma tiyatro ziyareti, Cumartesi olası ev konseri falan derken ettik mi sana Pazar'ı? Bakalım her şey yolunda gitsin de hızlı gitmesinde bir problem yok bana kalırsa. Bu arada Kınalıada'da çektiğimiz esas video da elime geçti, şu an youtube'a yüklenmekle meşgul. Mavi Büyücüler'den yayına girer herhalde bugün. Nil İpek Hanım'ın solo bir çalışması olan ilk video'yu (Kınalıada) zaten yayınlamıştık evvelden, bunda biraz daha kalabalık bir ekibiz, bir de karga var ki dillere destan, neyse. Son olarak diyeceğim o ki bu blog'u okuyun muhakkak, zaten okuyorsunuzdur gerçi de. Çünkü güzel müziğin nasıl reklama ihtiyacı bir noktada olmuyor ve o kendiliğinden dinleyicisini buluyorsa, güzel yazı da eğer okumayı seviyorsanız karşınıza çıkıveriyor. Melis Hanım'la benzer şeyleri ağırlıklı olarak düşündüğümüz bir dönemdeyiz şu sıralar, çok benzer kafalara sahip insanlarız ki zaten problem de burada sanırım. Hepimiz sadrazamız bence ama sona bıraktığımız soru sayısı ve zorluğu fazla bu testte ve az vaktimiz kaldı sanırım çözmek için, Birey'in matematikleri gibi falan. (Birey miydi o zor olan soru bankaları? Her neyse öyle kalmış aklımda, 7-8 senede aklımda kaldığına şükretsin.) Yine de çözmek bizim işimiz değil mi? Son olarak (son olarak x2) değineceğim konu şu ki Sezen Aksu diskografisinin sonlarına gelmek üzereyim, last.fm'de sanırım tavan yaptı Sezen Aksu sevgim. Vaat ettiğim üzere detaylı bir yazı yazacağım bu konuda ancak 88-89 senesinde çıkan iki albüm (Sezen Aksu '88 ve Sezen Aksu Söylüyor) fazlaca efsanevi, bir de şu Bahane Remixes (2005) gibi beni yoran ve yavaşlatan şeyler olmasa arada pek iyi olacak. Size ufak bir hediye şimdilik oyalanasınız diye. Yakında tekrar görüşmek üzere!

Pazar, Kasım 18, 2012

Civciv


Yazacak mevzularım birikti yine. Öncelikle geçen yazıda eklemeyi unuttuğum bir parçayla başlayalım.

Ilgın Hanım'ın Birleşik Krallık'tan gönderdiği bir uygulama ile keyifli dakikalar geçirdim. Sonra yaptığım şarkıyı kaydedip Ilgın Hanım'a gönderdim, bu şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. Sonrasında kendiniz de oynayın ama muhakkak.

Diğer bir iç rahatlatan mevzu ise ölüm oruçlarının bitmesi oldu. Bir tetikte bekleme hali, süregelen bir endişe ve akılda dolanan olası kötü düşünceler de böylece son buldu.

Konudan konuya atlamacılık olacak ancak bir başka tetikte bekleyiş devam ediyor, hatta iki tane. İlki Taksim Meydanı'nda yürütülen vahşi projeye dair. Şuradan konuyla ilgili bir fikir edinebilirsiniz, bu aralar bir imza atmanın bir şeyleri etkilediği günler yaşıyoruz hazır, Allah bozmasın.

İkinci gerginlik konumuz Marduk veya olası dünyanın sonu teorilerine dair. Herkesin aynı anda yok olacağı bir kıyamet fikri değil beni korkutan, aksine bu benim için ideal ölüm. Düşünsenize herkesle beraber aynı anda ölmek daha güzel ne olabilir ki, geride kimseyi bırakmadan ya da kimsenin ardında kalmadan. Üstelik iş güç, albüm, para yani genel hatlarıyla bir hayat derdi olmadan, pek çoklarına göre olabilecek en idealist zamanlarımızda. Neyse toplu ölümlere bu kadar övgü yeter. Esas dünyanın nasıl sonlanacağı beni endişelenndiriyor. Bizim bu civarlarda patlayan bir nükleer bombayla mı, gerçekten bir göktaşıyla mı, reklam kokan hadron çarpıştırma denemeleri esnasında mı, yoksa herkesin "lan bir pislik olacak" şeklinde düşünmesi sonucu oluşacak olası ortak iradeyle mi. İlki ve sonuncusu daha muhtemel görünüyor bana diğer ikisinden.



Gelelim geçtiğimiz haftanın güzel etkinliğine, We Play'in 10. yaş günü kutlamasına. We Play nedir derseniz buyurun buradan sitesine bir göz atın. Güzel performanslar izledik, değişik performanslar izledik, güzel bir performans sergiledik. Biz Emir Yargın Efendi'nin ekibi olarak ordaydık. Lansmandan beri böylece çalmamıştık sanırım, Nil İpek Hanım, Umut Bey, Kont Kardeş sahneye çıktık. Ben gitarın sesini biraz fazlaca açtım ama sanırım sahnede en çok biz eğlendik, seyircilerin de pür dikkat izlediğini fark ettim. (pure=pür) Kemik çaldık ve tabi ki Emir Bey konserlerinde yaptığımız üzere sonunda farklı müzik türlerinden seçkilerden oluşan bir bölüm yaptık. Dubstep'le sağa sola savrulmalar mı ararsınız, halay çekmeler mi, latin havaları mı, black metal ile civciv ezmecilik mi (sahnede hiç bir canlıya zarar gelmemiştir) akapellalar mı... Neyse biz çokça eğlendik Kemik'i çalarken, tıpkı yıllar önce olduğu gibi. Beklediğimden daha çok tanıdık insanla karşılaştık, müzik piyasası daralmış meğersem iyice. Öncelikle Mahmut Bey'in gitar çaldığı bir grubu dinledik, sonrasında dikkatler biraz dağıldı, arada Mira'nın etkileyici performansını dinledik, bir ara Melis Danişmend'in sahnede tek başına çıplak sesiyle pek güzel bir şekilde şarkı söylediğini duyduk. Nil İpek Hanım'la son olarak dinleyip beğendiğimiz ses Hediye Güven'di. Yengeç adlı şarkısını bir caz standardına yedirip söyledi. Albümünü ttnet'ten dinleyebiliyorsunuz. Bir de etkinlik sırasında değil ancak sonra eve geldiğimde ve We Play'in sitesinde gezintiye çıktığımda bir grup daha keşfettim. Daha doğrusu duymuştum ama denk getirip dinlememiştim. Bu grubun adı da Biz, çaldılar ve kaçırdım sanırım ama yine denk geliriz ne de olsa. Bu bağlantıları koyarken çok vakit harcadım, siz de öyle okuyup geçmeyin, tıklayın, dinleyin, hımmm deyin.



Bir adet Emir Bey haberi daha var, geçtiğimiz konserden evvel Nazlı Hanım'ın benimle yaptığı bir röportaj vardı müzik piyasasına dair, diğer yaptıkları röportajlarla birleşmiş ve ortaya böyle bir video çıkmış, ben keyif aldım izlerken, genel anlamda bir fikir de veriyor, size de izlemenizi tavsiye ederim.

Alt yazıda kısaca bahsettiğim bir Sezen Aksu seti vardı, bilgisayara aktarıp bir yandan da dinlediğim, hani Yusuf Ağabey'imden gelen. 1991'e gelene kadar 4-5 kez intiharı düşündüm, hiç de dememişler ki bu müziği dinleyen adam ölür diye. Neyse çok güzel, üzerine detaylıca yazmak istiyorum bir ara.

Çarşamba, Kasım 14, 2012

İstifa


İki gündür güzel tempolarda yaşıyorum, bu hafta tamamen böyle geçecek gibi görünüyor. Sabah uyandım evde temizlik başlamıştı, ben de toparlandıktan ve günlük CV gönderme mesaimi bitirdikten sonra günün kalanını evde mülteci gibi geçirmemek için karşıya doğru yola çıktım. Ulvi bir amacım vardı. Evdeki yılların getirdiği fotoğraf birikiminden annemin yaptığı ve benim de bir şeyler eklediğim kalabalık bir seçkiyi taratmak. Bu konuda tabi ki elektronik her türlü konuda yaptığımız gibi Yusuf Ağabey'in kapısını çaldık. O da bir gün topla hepsini gel demişti, o günün geldiğini hissetmiş olmalıyım ki seçkiyi alıp çıktım evden. Karaköy'den yukarı çıkmayı gözüm kesmedi, Kabataş'a gidip fünik ile çıkıp, yokuş aşağı Cihangir'den inmeye karar verdim Bilbul Genel Merkez Binası'na. Amca oğlu kalıbını hep komik bulsam da Yusuf Ağabey benim gerçekten de amca oğlum olur. Amca oğlu birleşik mi yazılır acaba? Her neyse, beni karşısındaki masaya oturtup, tarayıcıyı nasıl kullanacağımı gösterdikten sonra ikimiz de işlerimize koyulduk. Arada tabi sohbete devam ettik bolca, ben belli aralıklarla fotoğraflar göstererek kendisini taciz ettim. Yaklaşık 3 saat sonunda birlikte ofisten çıktık, Cihangir'den Galatasaray'a doğru yürüdük, ben oralarda Dilara Hanım'la buluştum, Yusuf Ağabey de yaklaşık 2 saat sonra dönmek üzere evine doğru yola çıktı. Biz de Dilara Hanım'la hayalimizdeki mevzular üzerine konuştuk, az da olsa düşünsel bir yol kat ettik, Yusuf Ağabey buluşmamızın sonuna doğru bize katıldı, aynı gün ikinci kez evdeki ileri alınmayan saatin azizliğine uğramış ve geç kaldığını sanarak erken çıkmış. Kendisi de bize teknik konular ve planlama kısmında fikirlerini anlattı, yol gösterdi. Tam kalkmıştık ki benden habersiz toplanmaya utanmayan başta Egecan Bey ardından Ayça Hanım, Levent Bey ve Asena Hanım'dan müteşekkil bir grupla karşılaştım. Kendilerine bir miktar tavır yaptıktan sonra evvela onlarla ardından da bireysel adımlarımızı atmak üzere sözleştiğimiz Dilara Hanım'la ayrıldık. Yusuf Ağabey bunca yardım ettiği yetmiyormuş gibi bir de beni eve bırakmayı teklif etmişti. Sohbet ede ede keyifli ve trafiksizce geçtik eve, bir çay kahve içtik hep beraber. Neticede kendisinin yolu pek uzundu ayrıldı. Çok keyifli bir günü geride bırakmış olduk böylece.



Antalya'daki evimizin balkonu tahminen 99 ya da 2000.

Bugün de bir başka keyifli geçti, dün gece konsey için İstanbul'a gelen Kaan Başkan -ki kendisinin askerlik konusunda üzerimde hizmeti büyüktür- bizde kalmıştı. Kalktık kahvaltı ettik sohbet muhabbet o esnada telefonumu açınca Melis Hanım'dan bir mesaj gördüm, aradım bize geleceğini söyledi, şaşırdım ama gelince anlatırım dedi. Onun da gelmesiyle keyfimiz bir birim daha arttı. Kendisi dün girdiğini düşündüğümüz işten bugün de istifa etmiş. İşe kabul edildiğini öğrendiği gün de birlikteydik, o an o kadar üzgün, dalgın ve keyifsizken, işten vazgeçtiği anda bu denli mutlu olması, doğru karar verdiği hakkında hepimizi hemfikir bıraktı. Sonra Kaan Başkan "ben Maslak'a gideceğim, insanlar daha mutlu olsun istiyorum" diye tutturunca zorla güzellik olmaz deyip onu serbest bıraktık ve annem, ben Melis Hanım üçümüz sohbete devam ettik. O kadar çok saçma kelime hatası yapıp, o kadar çok güldük ki, annemle Melis Hanım bir ara karşılıklı gülme krizine girdi balkonda. Bir şeyler atıştırdıktan sonra hep beraber çıktık, Suadiye'ye doğru otobüse bindik. Annem üniversite dostlarıyla buluştu -ki ben sadece Ayşen Teyze'yi görebildim, Leyla Teyze ve Züriye Teyze henüz yoklardı- biz de Melis Hanım'la biraz yürüyüş yapıp kafa dağıtalım dedik. Caddebostan'a kadar Cadde'den yürüdük. Oradan sahile indik. Güneş yeni batmıştı hava pembeydi, bu sahneye alışığım ama denizi hiç bu kadar pembe görmemiştim. Adeta bir fantastik film sahnesiydi. Uzunca etrafa hayran kalıp Suadiye'den Kalamış'a kadar deniz gören tüm evlere hayranlıkla baktık. Hayallerimizden, gerçeklerden ve gelecekten konuştuk bir miktar. O evlerden birinin kapısını çalıp açan insana "çoh iyi yea helal olsun vallahi bravo" demek istedik ama neyse ki yapmadık. Eve döndük, ardımızdan annem geldi, sonra da ağabey ve Kaan Başkan. Hep beraber Melis Hanım'ın istifasını kutlamak üzere -üzerinize afiyet- mantı yedik. Birer de çay içtik, sonrasında Melis Hanım evine, Kaan Başkan da yurduna dönecekti; ağabey ikisini de bir yerlere bıraktı. Bu hikaye de böylece bitti.

Gelelim diğer başlıklarımıza, bu aralar yolda belde sağda solda radyoda televizyonda denk gelince nadir sevindiren şarkılardan biri, Sezen Aksu'dan geliyor, Vay. Video'nun atlında en üstte yer alan yorumda yazılanlara birebir katılıyorum. Yusuf Ağabey de kendime kopyalamam için 21 albümlük bir Sezen Aksu intihar seti verdi bana, onu ayrıca yazacağım sağ kalabilirsem.

Ceylân Ertem'in yeni albümünün ikinci klibi de geldi sanırım. Annem Duysa Üzülüyor'a çekilmiş, güzel şarkı, klibin de pek olayı yok ama ben severek izledim neden tam anlamadım. Güzel müzikler yapılıyor evet bu da kanıtlarımızdan biri olsun.

Bir de ilk paragrafta bahsettiğim taranan çok sayıda fotoğrafla facebook'ta yeni bir albüm yapacağım, hatta ilk fotoğrafını koydum bile bugün ancak bir anda topluca yüklemek zor olacak, o yüzden günde bir fotoğraf koyarak albümü büyütmeyi planlıyorum bakalım nasıl olacak göreceğiz. Merak edenler buradan buyursun.

Bir de "ofisboy" diye bir iş tanımı var ya, bence o kelime anadilin İngilizce olduğu bir ülkede değil de bizimki gibi yan dilin İngilizce olduğu bir ülkede ortaya çıkmış. Ofiste çalışan ergenden az hallice bir genç az İngilizce'yle bugün meslek adı olarak duyduğumuz o tanımı vaktiyle kendine msn nick'i olarak falan yazmış bence, sonra da o nickname bir meslek adına dönüşmüş, tümevarmış, Selpak örneğindeki gibi. Bu da benim teorim evet.

Pazartesi, Kasım 12, 2012

Tatmin


Arkadaş neredeyse 2 hafta olacak bir şeyler yazmayalı, hiç de demiyorsunuz ki: "Nerelerdesin mübarek adam sesin soluğun çıkmaz oldu." Her neyse bu seferlik affettim ilgisizliğinizi, keza mutlu mesut günler geçirdim geçen hafta.

Öncelikle mükemmel bir preforumu, Preforum Kuzey'i geride bıraktık. Preforum nedir diyenleriniz olacaktır biliyorum. Benim de içinde bulunduğum sivil toplum hareketi olan Leo'ların senede 2 kez gerçekleşen ulusal bazdaki toplantılarının ilkidir. Korkacak bir şey yok, daha etkili merak edenler olursa buradan yakabilirler. Neyse T Yönetim Çevresi'nin ev sahipliğinde gerçekleşen organizasyon her anıyla mükemmeldi. Gerek forum başkanına, kafa masasına ve staff ekibine, gerek yönetim çevresi başkanlarına bu beğenilerimizi elimizden, dilimizden geldiğince yansıtmaya gayret ettik. Bu müthiş Trabzon çıkartmamızın ardından tekrar İstanbul'a döndük.



Yine bir iş görüşmesi yolunda bıyıklar feda edildi, değse içim yanmayacak! Neyse sinirlenmek yok. Yiğit Bey'le Toz isimli şarkımın kaydı konusunu ele aldık ve hatta gitarlarını kaydettik. Bunun verdiği bir "evet iş yapıyorum" motivasyonu ve mutluluğu oldu ki sormayın gitsin, sanırsınız single çıkarttım da milyon sattı. Neyse en azından düşünüp yorulmaktansa işleyip ışıldamayı deneyeceğim bir süre. Levent Bey'in de bize yaptığı güzel kahvenin ve makarnanın adını anmadan geçmeyeceğim. Aynı akşam annemle İstanbul Radyosu'na gittik, Mesut Cemil Stüdyosu'ndaki Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu'nun Ayrılığımızın 74. Yılında Atatürk'ün Musikisi adlı konserine. Koroyu Cumhurbaşkanlığı'na bağlandıktan sonraki ilk dinleyişimizdi, yaramış vallahi. İlk bölümlerde yer alan bizim de okulda BÜTMK olarak bu dönem daha taze geçtiğimiz iki eserle beni tavladılar zaten. İkisi de mâhûr makamındaki eserlerin ilkinin yürük semâî formundaki bestesi Dede Efendi'ye ait. "Yine zevrak-î derûnum kırılıp kenâre düştü" diye başladığı sözleri "kimi terk-i nâm ü şâne kimi i'tibâre düştü" diye bitirmiş Mevlevilik yolundaki Şeyh Galib. İkincisi ise Hacı Ârif Bey'in müsemmen şarkısı: "Gösterip ağyâre lûtfun bizlere bîgânesin." Programa göre son şarkı olan -ki kendisi en sevdiği şarkılardandır- "Bakmıyor çeşm-i siyâh feryâde"nin ardından 2 adet de bis şarkısı söylediler hatta. Bis'in açılımı "bir daha isteriz" olabilir mi bu arada? Neyse tadı damakta bırakan konserlerdendi. Bu arada Taksim Meydanı'ndaki vahşetten haberdarız değil mi? Gezi parkındaki ağaçların kesilmesi mi, trafiğin yer altına indirilmesi mi yoksa yeni projedeki meydandaki olası lale bahçeleri mi daha mide bulandırıcı bilemiyorum gerçekten. Az da olsa bir şans varken sizler de ses çıkartın, online bir imza mı atarsınız, dilekçe mi yazarsınız, sokağa mı çıkarsınız orası size kalmış. Haberdar olun da!

Cumartesi günü de akşam evvela kulüpçe Duygu Hanım'a ev gezmesine ve hayırlı olsuna gittik, oradan da Merve Hanım'la Ömer Bey'in Bunny Mansion'ına uğradık böylece koca bir akşam ve gece boyunca dostlarla güzel vakit geçirmiş olduk. Bu geçtiğimiz pazar gününü ise ağırlıklı olarak Merve Hanım'la kısa bir yürüyüş ve uzunca film izlemeye ayırdık.


Neyse ilk paragrafın son cümlesindeki mutlu günler geçirmemin bu yukarıda yazdıklarım dışında çok daha önemli bir sebebi daha var. Hafta boyunca birbiriyle çok alakasız yerlerde, hiç tanımadığım ya da az tanıdığım insanlar tarafından durduk yere müziğimle ilgili o kadar hoş, beklenmedik ve cesaretlendirici tepkiler aldım ki, bugüne dek bir şekil yaptığımız işlere bir kez daha inandım. Demek ki gerçekten de her müzik kendi dinleyicisini buluyor aheste aheste de olsa. Ne güzel!

Pazartesi, Ekim 29, 2012

Günün Anlam ve Önemi


Cumhuriyet güzel bir şeydir, şayet içinde biraz demokrasi de olursa. Cumhuriyet olmadan demokrasi olmuyor mu, gelişmişlik olmuyor mu, refah ve huzur olmuyor mu? Oluyor, olabiliyor, hiç olamadığı da oluyor. Neyse konumuz bu değil, biz bu saydıklarımızı cumhuriyetle gerçekleştirmeye karar vermişiz yıllar önce, eleştirilebilecek pek çok nokta bulunabilir belki bu kararda ancak benim şahsi fikrime ve kâr zarar bazlı sonuç değerlendirmeme bakılırsa güzel ve akıllıca bir karar olmuş bu. İşlevini yitirmiş yönetim mekanizmalarından, ilişki sistemlerinden, güç dengelerinden bir anda kurtulmanın kararı olmuş çünkü bu bence; güzel, heyecanlı, gelişmeye aç ve çok daha katılımcı bir yeniden başlama kararı olmuş. 89. yılını kutluyoruz bugün bu rejimin, ülkemizin yani resmi adıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin. Bu 89 yıl süresince pek çok kez olduğu gibi sistemsel anlamda bir krizin içindeyiz. İçinde yaşayıp da gözlemlediğim için mi bana büyük geliyor bu kriz ama baya ciddi durum bu sefer. Açlık grevinde olan yüzlerce insan var hapishanelerde, polis gerçek mermilerle müdahale edebildiği için başından yaralanan yerel yöneticiler var, tutuklu öğrenciler var, kurunun yanında yanmaya zorlanan yaşlar var. Halkın yarısının güvenini kaybetmiş bir yasama, yürütme, yargı sistemi ve adalet anlayışı var. Tamamına yakın bir oranda tek ses olmuş ve sadece istenileni verebilen bir medya var, her zaman olduğu gibi korkak ve tepkisiz sermaye sahipleri var ki onlar tüm sermayeleri başka bir tarafa geçene kadar ses çıkartmayı akıl edemeyecek ve o zaman da ses çıkartmaya gücü kalmayacak. İstisnasız her gün öldürülen, taciz edilen, kötü muamele gören kadınlar, var. Alışkanlık olarak küfreden, kavga eden, adam öldüren, bunlarla gurur duyan insanlar var. Hâlâ ve hâlâ ısrarla süren, çözümü için asla gerçekten uğraşılmayan bir savaş var. Bu esnada birbirini öldürmek zorunda bırakılan vatandaşlar var. Dağdaki teröriste ağlamam, şehit haberlerini abartmayın diye her yöne giydirebilen siyasi tanrılarımız var. Cinsel, dinsel, siyasal tercihlerinden ötürü sürekli olarak ötekileştirilen, toplumun dışına sürülen, yok edilmeye çalışılan insanlar var. Saydıkça içim sıkılıyor ama bu yazdıklarımdan kat ve kat fazla da atladıklarım var ne yazık ki. Neyse diyeceğim o ki adil sistemlerde bunlar olmaz, çünkü sistemlerin dengeleyici unsurları vardır. Bu unsurlar devletin farklı ve bağımsız organlarının yaptığı iş bölümü olabilir, medya olur, muhalafet olur, akademi olur, vicdan olur, empati olur. İşte benim bu krizi bu denli büyük bulmamın sebebi bu. İç ve dış kontrol mekanizmaları ve dengeleyici unsurlar neredeyse tamamen işlevini yitirmiş durumda. Yargıyı, medyayı, muhalefeti, akademiyi bir kenara bıraktım artık insanların vicdanı çalışmıyor, empati kuramıyorlar. Düzgün işleyen bir cumhuriyetin ve demokrasinin hayalini kurmak kalıyor geriye, çoğunlukçu ve popülist değil aksine çoğulcu; sayıca az olanı, sıra dışı olanı kalabalıklara ve sıradanlara karşı savunabilecek, adil bir sistem istediğim. Çok da romantik bir düşünce değil benimki, mükemmel işleyen pek olmasa da çok çok daha iyi işleyen örnekleri mevcut dünyanın pek çok yerinde. Tüm bu çirkinliklere ve haksızlıklara rağmen benzer düşünen "benim hâlâ umudum var" diyen ya da itiraf edemese de içinde hâlâ umudu olan insanlar görüyorum ve tanıyorum. Kim bilir belki de benim, sizin ya da o gördüğümüz insanlardan birinin elinden gelecektir bu tamirat.

Bir diğer bahsetmek istediğim konu -bugün şanssızsınız çünkü siyaset yazıyorum- şu tenis maçının finalindeki yuhlama mevzusu. Şimdi bizim bakanlarımız, siyasilerimiz, başkanlarımız hep alışık gövde gösterisine. Ancak bu gövde gösterilerini öyle steril ortamlarda yapıyorlardı ki senelerdir, bırakınız bir tepkiyle karşılaşmayı, kendilerini tanrı olarak görecek denli egoları şişiyordu. Bu steril ortamı da sağlamanız kolay. Konuşmanın yapılacağı yere "halk için emniyet, adalet için hizmet" sloganlı emniyet güçlerini ya da benzeri kolluk kuvvetlerini yığıyoruz, olası muhalif guruplar varsa onları tartaklıyoruz, gaz sıkıyoruz, ite kaka ya da göz altına alarak falan bir şekil olay mahalinden uzaklaştırıyoruz. Ortamda sadece konuşmacıyı destekleyecek insanların kaldığından emin olduktan sonra da uçaksavar zırhlı makam araçlarıyla, konvoylarla, keskin nişancılarla, yakın koruma ordularıyla beraber halka "iç içe" konuşmamızı yapıyor ve duygu seli içinde topluca boğuluyoruz. Neyse bu kez organizasyon farklı tabi. Öncesinde yeterli güvenlik önemli alınmamış olacak ki maç sonunda ödül töreninde pek komik dakikalar yaşıyoruz. Şimdi Kadir Bey'in orada olmasını gerçekten anlarım, herkes de anlar sanırım -bakın Kadir Bey'i severim sevmem demiyorum ama İstanbul'da yapılan bir organizasyonda ev sahibi olarak bulunmasından doğal hiçbir şey yok- ancak aile ve x bakanı Fatma Hanım'ın ve ulaştırma ve y bakanı Binali Bey'in orada gerçekten ne işleri var? Tamam yukarıda da dedim %50 müthiş bir oy, muhteşem, emsalsiz! Ancak toplumun diğer yarısı da size oy vermemiş, sizden memnun değil, sizi sevmiyor. Tamam belki kalan %50 sizin kadar organize ve yekpare davranmıyor ama işte ne kadar bastırırsanız bastırın, ne kadar onları görmezden gelirseniz gelin, %5, %3, %10 olarak en beklemediğiniz anda böyle tokat gibi karşınıza çıkıp sizi rezil edebiliyorlar. Oradaki kitleyle ilgili kim ne derse desin, yok efendim kemalist teyzelermiş, dinsiz tenis severlermiş, elitlermiş, yozlaşmış batı özentileriymiş, x'miş, y'imiş. Önemli olan bu kitlenin topluca tepkisini çok güzel bir şekilde dile getirdiği ve oradaki siyasileri hazırlıksız yakaladığıdır, bunun Eurosports gibi uluslararası bir kanalda canlı olarak -yani sansürlenemeden ve müdahale edilemeden- yayınlanmasıdır. Muhabirin sunarken şoka girmesidir. Bunun bu arada dünyaya rezil olacak hiçbir yanı yoktur, keza siyasilerin sunuluşlarının ve konuşmalarının bitişiyle birlikte yuhlamalar tekrar yerini alkış ve ıslıklara bırakmıştır. Bu da siyasilerin pek çok mitinglerinde gördüğümüz gibi bilinçsiz bir kitlenin değil gayet ne yaptığını bilen bir kitlenin bu protestoyu yaptığını kanıtlar. Fatma Hanım'a gelince insan o kadar yuhlama karşısında bunu bağırarak bastırmaya çalışmaz, hele 2020 falan gibi hedefler saçmalamaz, orayı terk eder gider bir köşede ağlar. Rasim Ozan Bey kafaları bunlar, biz cehaletin kılıcıyız tadında, bağırarak herkesi susturabileceğine inanma hali. Acayip.

Neyse diyeceğim o ki sevene, inanana, umudu olana nice mutlu bayramlar diliyorum, ülkemizin 89. yaşı kutlu olsun, iyiye gitmek dileklerimle. Ankara'da biber gazı yiyenlere bir de iyi tarafından bakalım ve üzerine ayrıca sayfalar yazılacak bu enteresan olayın empatiye vesile olmasını dileyelim.

Not: Şöyle bir şey yapmıştım, sonunda kaydedebildim, her an utanıp kaldırabilirim.

Cumartesi, Ekim 27, 2012

Yollar Benim Umudumdur


Egecan Bey ve Levent Bey'le Moda'daydık dün gece. Böyle elit bir giriş yaptıktan sonra ne desem gider, şarap içtik desem de inanırsınız, şömine yaktık desem de, suşiler sel oldu desem de... Bunların hiçbiri olmadı tabi, çaylar kahveler içildi, tesadüflerden müteşekkil hayatlarımızdan bahis açıldı, ailelerimiz, biz, tanıdıklarımız, nice şeyler konuşuldu. Eli kalem tutan herkes bence bir gün bir şekilde kendi hayatını yazmalı, başlayabildiği, ulaşabildiği en eski noktalardan başlayarak hem de.

Kafamda, dilimde sürekli Kar Taneleri şarkısı dönüyor bu aralar. Gerekli adımları atmaya başladım ama bu konuda, yakında bana bu şarkıyı öğreten, bu şarkıyı en çok dinlediğim ve en güzel söylediğini düşündüğüm insanlarla bir şeyler yapabiliriz, beklemede kalın.

Onun dışında da bazı bazı artık içimde, aklımda bir külfet olmaya başlayan şarkılardan bir şekilde -umuyorum ki güzel bir şekilde- kurtulmanın yollarını buldum sayılır. Canberk Bey'in dillendirdiği ve ona da bir başka hikayeden gelen bir öğüt üzerine bugüne dek yaptığım şeyleri bir şekilde kaydedeceğim ve böylece onlar benden bir nevi çıkmış olacak, ben de rahatlamış olarak yeni işlere yelken açabileceğim bu sayede. Yani diyeceğim o ki bir gün karşınıza yeni kaliteli kayıtlar, düzenlemeler, EP'ler ve hatta bir albümle çıkarsam şaşırmayın. Ha bu dediğim 3 ayda mı olur 3 yılda mı onu bilemiyorum, klasik "su yolunu bulur" mantığı.

* Moda Caddesi'nde bizi müthiş güldüren afiş müdahalesi.

Senelerdir benzer ruh halleri içinde birilerine ya da bir şeylere özlem duyan biri olarak "özledim hem de çok özledim, ezberledim beklemeyi, yollar benim umudumdur, yolları kapatmayın" gibi sözlere sahip bir şarkı nasıl olur da ağzıma dolanmaz ki zaten. Şarkıyı yapan Kayahan Bey'e, yumuşacık okuyan Nilüfer Hanım'a -bana bu şarkıyı hatırlatıp, söyleyen ve fark etmeden öğreten dostlara sonra ayrıca teşekkür edeceğim- ve tabi ki hemen hemen her sevdiğimiz şarkının altında, her güzel müzikte, her büyüleyici işte farklı farklı isimlerin yanında parmağı bulunan Onno Tunç Bey'e sonsuz teşekkürler! Yeniden böyle insanların ortaya çıkmasını o kadar istiyorum ki!

Bu arada Orhan Gencebay ile Bir Ömür isimli albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum ama zehir zemberek bir yazı olmasın diye albümü biraz daha dinleyip alışmayı bekliyorum. Hiçbir şey bilmeden ve yapmadan oturduğu yerden ahkam kesen insan imajı çizmek istemiyorum keza, öyle olsam da.

Levent Bey şöyle bir paylaşım yapmış annem ve bana, baştan sona mest olarak izledim, siz de bir göz ve kulak atın derim.

Bir de Nil İpek Hanım ve Alper Bey beklemediğiniz anda size gelebilir, kapıyı aralık tutun.

Buraya ve buraya da kulak kabartalım, safları sıklaştıralım, iyi bayramlar, evet demesem olmazdı.

Salı, Ekim 23, 2012

Kınalıada


Geçtiğimiz Cuma müthiş bir ekiple Kınalıada yollarına düştük. Emir Efendi, Gültuğ Hanım, Ciara Hanım, Nil İpek Hanım ve Canberk Bey'in Kabataş'tan başladığı bu yolculuğa Merve Hanım'cığım ve ben Bostancı'dan başlamayı tercih ettik. Neticede Avrupa yolcularımızı Kınalıada'da karşılamak bize düştü. Ada pek güzel, kendi kışlık halkı dışında pek kimsecikler kalmamış etrafta, fayton zaten yok, bisiklete binip üstümüze süren de olmadı. Gerçekten modern mimarideki sahil camisinin yanında içilen bir sabah çayının ardından biraz yokuş tırmanıp keşif yaptıktan sonra ilk video'muzu çekmeye koyulduk. Son iki konserde çaldığımız ancak henüz kaydı olmayan bir parçaydı bu. İsmini sanırım Polatlı koymaya karar verdik Nil İpek Hanım'la. Polatlı'nın geceli gündüzlü soğuğuna ithaf ederek yazdığım bu sözleri Nil İpek Hanım bestelemişti. Canberk Bey'in de katkılarıyla tekrardan bir hızlıca düzenleyip icrâ ettik. Emir Efendi de çekimlerimizi gerçekleştirdi. Merve Hanım'cığım, Gültuğ Hanım ve Ciara Hanım yer yer merdivenlerde güneşlendiler, yer yer bize yardımcı oldular. Bayramda ya da bayramdan sonra hazır eder yayınlarız sanırım Polatlı'yı.


Günün devamında çok affedersiniz lahmacuna mı vurmadık, çaylar mı içmedik, üşümedik mi derken bir ara bir baktık Nil İpek Hanım celallenmiş ve elimizden gitarı alıp şarkı söylemeye koyulmuş. İyi de yapmış keza ortaya pek sevimli, pek havalı ve bir o kadar "yeah so indie" dedirtecek bir video çıktı. Yine Emir Efendi'nin yönetmenliğinde gerçekleşti bu çekim. Nil İpek Hanım'ın ağzından şarkının ortaya çıkış hikayesine tam olarak buradan ulaşabilirsiniz. Video da yazının altında mevcut. Yok illa youtube bağlantısı isteriz, biz paylaşacağız o video'yu derseniz de buyurun buradan Kınalı'ya ulaşın. Yakın bir zamanda, o gün Nil İpek Hanım, Emir Efendi ve Gültuğ Hanım'ın çektikleri fotoğrafları adeta kendim çekmişçesine paylaşacağım. Sonra da kendi fotoğraflarıma gelecek sıra, umarım o gün denediğim teyzemden bana geçme Beroquick marka yeni/eski makinem güzel sonuç vermiştir. Tam bunları yazarken tesadüfen müzik çalarda bu şarkının çalması da müthiş oldu.

Ayça Hanım'ın blog'unu 2 yazı evvel duyurmuştum sanırım. Kendisi sponsor aramakta. Bu müthiş ve gerçekleştireceğinden kimsenin şüphe etmediği projeden siz de haberdar olun. Sponsorluk konusunda bir yardımınız dokunur belki, en azından örnek alırsınız, olmaz öyle şey dememeyi öğrenirsiniz. Daha yola çıkmadan yazılar paylaşmaya başladı bile.

Benim Finlandiya'da bir ailem var, 2008 yazında bir süre yanlarında kaldığım. İşte Finlandiyalı anne aradı geçen gece ve anneanne olduğu müjdesini verdi. Kızı Janni Hanım pek sevimli bir kız dünyaya getirmiş. En az bu güzel haber kadar hemen beni aramalarına da sevindim açıkçası. Kadın almış eline telefonu akrabalarına haber verirken beni de aramış. Düşünün 4 sene oldu ve arada hiç yüzyüze görüşemedik ne yazık ki, yine de her fırsatta bana aileden olduğumu hissettiriyorlar!


Cem Özel Bey'den blog'da bir ara bahsetmiştim sanırım, "güzel müzikler yapan insanlar hâlâ var" cümlesiyle beraber. Neyse dün ya da önceki bir gün BalconyTV video'larını izledim., sevdiğimiz müzisyenler Toros Bey ve Mahmut Bey eşlik ediyor kendisine yine, benim gittiğim akustik konserde de olduğu gibi. Pek güzel olmuş performansları siz de izleyin, hatta albümü de TTNet'te bulabilirsiniz. Bu arada TTNet'ten para alıyormuşçasına her yazıda bahsetmem biraz garip hakikaten, ancak gelin görün ki güzel bir hizmet veriyorlar.

Bir övgü de TRT Nağme'ye gelecek benden. Arkadaş muhteşem şarkılar çalıyorlar çoğu zaman. Bir radyonun çokça güzel şarkı çalması zaten zor ama adamlar/kadınlar başarmış. Lemi Atlı'lar, Hacı Arif'ler , çeşit çeşit Dede'ler ve daha nice nice zarif klasik melodiler havalarda uçuşuyor evin içinde. Bravo vallahi bizim kulüp (BÜTMK) ve tüm Türkiye'de -ya da gerçekçi olursak tüm İstanbul'da- bir kaç avucu geçmeyecek sayıda insanın öğrenmeye ve öğretmeye çalıştığı bu gerçekten kaliteli eserleri ısrarla yayınladığınız için. Son olarak Türk Müziği demişken, klasik üslup, kaliteli icrâ gibi laflar ortaya dökülmüşken, Yaprak Hanım'ın şu icrâsını da dinlemenizi tavsiye ederim.

Fotonot: İlk fotoğrafta kız arkadaşım olarak başladığı kariyerine ikinci fotoğrafta Emir Bey'in menajeri olarak devam eden Merve Hanım'a çıktığı bu yolda başarılar dileriz.

Perşembe, Ekim 18, 2012

Fotoğraflar Albümler


Son bir kaç gün içinde facebook hesabı üzerinden evvelden oluşturulmuş albümlere yüklemeler yaptım, etrafa fotoğraflar saçtım. Bunların ilki 2 önceki yazıda bahsi geçen Nil İpek Hanım'ın hazırladığı afişleri Emir Bey sayfasına yüklemek oldu. Buradan göz atılabilir. Ardından son konserimizden bir kaç kareyi paylaştım yine Emir Bey sayfasında yer alan İcrâ isimli albümün içinde. Ardından müzikal paylaşımlar yetmemişçesine konserden artan diğer fotoğrafları da tam şurada paylaştım. Son olarak da Yashica'mın son ürünlerini ilgili albüme eklemek suretiyle paylaştım. Vaktiniz olursa buyurun gezin, hepsi halka açık paylaşımlar.

Fotoğraf hususunda bir diğer heyecan verici gelişme de teyzemin bir süre evvel bana verdiği bir başka benden yaşlıca makineye bugün film taktırmamla vuku buldu. Pamuk Ticaret'in efsanevi ismi, Sirkeci'nin Al Pacino'su Şahabettin Bey makinenin bir problemi olmadığını belirtti -poz sayacı hariç- ben de ilk filmimle çekimlere başladım. Makinemiz markası Beroquick, modeli KB 135. Sie ist aus Berlin, Deutschland. Hatta 5-10 dakika evvel az ışıkta annemin üzerinde ve ışıksız ortamda 2 adet de flaşlı poz çekmeyi denedim. Yashica'ya göre en farklı olan yanı mesafe ayarını göz kararı yapmanız. Bakalım, sanırım bayram sonrasında ilk iş bu filmi yıkatmak olacak. İnternette yaptığım hızlı bir araştırma sonucunda hangisinin daha yaşlı olduğunun gerçekten anlayamadım. İki model de 70'lerde çıkmış.


Her neyse, bir de şu Kamu Haber diye bir tarifesine üye olmuştum bir vakit Turkcell'in, neden oldum hiç bir fikrim yok hâlâ aradan geçen bunca aydan ve her öğlen gelen mesajlardan sonra. Neyse neticede şunu anladım ki kamu sektörü uzmana uzman yardımcısına doyamadı arkadaş, her gün bilmem neresi uzman ve uzman yardımcısı alacak. Bir konuda uzman olamadık bari yardımcısı mı olsaydık ne.

Bu esnada hayatta hoş gelişmeler de olmuyor değil, aynı gün içinde bazen hem müthiş bir insanla kahve içebiliyor, hem Merve Hanım'ın ata binebilme ihtimalini seviyor, hem de musîkişinas bir dosttan Hacı Arif Bey'in en sevdiğim muhayyer eserini dinleyebiliyorum. Evet Hacı Arif Bey sevilmez mi dediğinizi duyar gibiyim. Hayat güzel ve Yora'nın umursamazlığı henüz bana sirayet etmedi, yine de daha iyisini düşlemeye devam ediyorum sinsi sinsi. Bir de bu aralar Allah sizi inandırsın, ttnetmüzik, soundcloud, youtube falan derken last.fm bana küstü küsecek. Şöyle az cayır cayır bir şeyler dinleyelim de listeler kendine gelsin.

Not: Bu havalı fotoğrafımı anneme borçluyum.

Pazartesi, Ekim 15, 2012

Polaroid Ne Enteresan Şey!


Gelelim geçtiğimiz günlerde neler oldu temalı, alttakine nazaran daha uzun muhtemelen biraz daha sıkıcı ve bol bağlantılı (siz ne diyorsunuz link?) yazımıza.

Bomonti sağolsun bu hafta sonu "Ekim'de (güzel) İki Gün" geçirmiş olduk. Hem de Kadıköy'de! Bu güzel etkinlikten pek değerli dostum Eylül Hanım sayesinde haberdar oldum, sonrasında doğruluğunu başka kaynaklardan da teyit ettim ve Cumartesi gecesi tüm üşengeçliğime rağmen vardım Kadife Sokak'a. Etkinlik Arkaoda'da yapılıyordu ki Kadıköy'ün en hoş, havalı, güzide 3-5 mekanından biridir kendisi, kısaca severiz. Neyse içeride beklenildiği üzere iyi bir cumartesi kalabalığı vardı ama Kadıköy'ün kalabalığı beni Taksim gibi yormuyor, alıştığımdan mı sevdiğimden mi nedir. Eylül Hanım'la sohbet ettik bir miktar, hasret giderdik, o esnada pek çok dostla karşılaştım bknz. Emre Bey, Tuğçe Hanım, Dilara Hanım, Bahar Hanım, Başar Bey, Çiler Hanım. Karşılaşmalar, sohbetler derken beni en az Eylül Hanım kadar oraya çeken diğer mevzu başladı. O da Kim Ki O konseriydi. Kendilerini ikinci dinleyişimdi ve havanın bu mevsime göre abartılı sıcak olduğunu ve içeride sıcaktan biraz bunaldığımızı saymazsak her şey çok çok güzeldi. Sesler net geliyordu, müzik pek hoştu, performans ve icrâ keyifliydi. Berna Hanım ve Ekin Hanım'a da birer merhaba diyebildim konser sorasında. Ardından iki konser arası yine sohbet muhabbet derken, Eylül Hanım polaroid'li kızları yakalayıp bir hatıra fotoğrafımızı çektirdi. Çok sevimli düşünülmüş bir ayrıntı bence, isteyen herkes bu genç kızlarımıza üzerinde "Ekim'de İki Gün" yazan birer hatıra fotoğrafı çektirebiliyor hatta bu gençler kendileri dolaşıp fotoğrafınızın çekilmesini teklif ediyorlar. Neyse bu esnada ikinci konser başladı. Evvelden dinlemediğim ama etkinlikte görünce merak ettiğim bir isim olan Jeremy Jay konseriydi bu da. Aslında Kim Ki O ile Jeremy Jay arasında hoş bir tutarlılık vardı bence, ekipmanları ve sahneleri birbirini andırıyordu. Kim Ki O daha naif ve sakin bir müzik yapıyor bence, Jeremy Bey ise biraz daha hareketli ve rock'n roll hissiyatlı bir şeyler. Neticede konserin ardından Eylül Hanım'a yarın tekrar görüşmeyi vaat ederek oradan ayrıldım. Pazar ise öğleden sonra 15:00 civarlarında kendimi tekrar Arkaoda'da buldum. Pazar öğleden sonrası sükuneti ve tenhalığı hakimdi Arkaoda'ya ki eminim gece yine dolmuştur. Hoş, ben de bu sükunetten nasiplenip "Plak Pazarı"nı inceledim. Pixies plağı görünce sevinip, pikabımızın hâlâ bozuk olduğunu hatırlayınca üzüldüm. Eylül Hanım'ın yanı sıra Batu Bey'i de orada gördüğüme sevindim, kendisiyle Kadıköy'ün güzelliği, cemiyet ve cemaat hayatları üzerine ufak bir söyleşi yaptık, daha bol bu taraflarda buluşmak üzere sözleştik. Kendisi şayet bu yazımı görürse süper hızlı fotoğraf çekiş özelliğiyle bizi etkileyen S3'üyle bir de yorum atar diye ümit ediyoruz. Bir polaroid fotoğrafımız daha olduktan sonra ben akşam gerçekleşecek film gösterimi ve konserleri bekleyemeden Arkaoda'dan ayrıldım. Neticede Bomonti sayesinde "Ekim'de İki Gün"ü güzelce geçirmiş olduk, hem de Kadıköy'de hem de Arkaoda'da. Bu güzel etkinlik için kendilerine teşekkür ediyor ve benzerlerini civarda tekrarlamalarını bekliyoruz.


Pazar günü Kadıköy'den erken ayrılmamın hayırlı bir sebebi vardı tabi. Beşiktaş iskelesinde Barış Bey'le buluşup Başar Bey ve Merih Hanım çiftimizin nikahına gidecektik Maçka Evlendirme Dairesi'ne. Barış Bey'le vapur yolculukları yapmayı ve sohbet etmeyi özlemişim, ardından da otobüs, yürüyüş falan derken tahminimizdeki yerde bulduk evlendirme dairesini. Merak edenler, "Maçka Evlendirme Dairesi'ne nasıl giderim?" diyenler için şöyle tarif edeyim, Beşiktaş yönünden gelip Taksim'e çıkmak üzere stadın sağına sapıp yokuş yukarı çıkıyorsunuz ya, stat solunuzda kalmışken o yokuştan düz devam edip soldaki bir iki binayı daha geçince 100 metre sonra karşınıza çıkacak ufak tabeladan sola dönünce kendinizi orada buluyorsunuz. Yolun sağında da bu esnada MAC isimli kocaman ne olduğunu anlamadığım bir yapı var. Her neyse nikah pek sevimliydi, Başar Bey'i damatlıkla görmek de varmış kaderimizde, papyon falan çok havalı, Merih Hanım da pek zarif olmuş şapkasıyla. Bu arada ne zaman fotoğraf çekmeye kalksam farklı bir görevli gelip "normalde yasak ama senin makinenin hatırına bir kaç kare çekebilirsin" ya da "vay canına ne cevherler var" gibisinden sözler sarf etti. Böylelikle fotoğraf çekmem sıkıntı olmadı ama kameraman ve resmi fotoğrafçı çoğu olası açıyı kapadıkları için iyi bir şey başarabildim mi emin değilim. Düğün sonunda sıraya girip Merih Hanım ve Başar Bey'i tebrik ettikten sonra oradan ayrıldık. Dolmabahçe'ye kadar birlikte yürüdüğümüz Barış Bey'le de vedalaştık, kendisi Beşiktaş, ben ise Karaköy yönüne çevirdim rotamı. Galata'da pek sevimli bir kafede -adı Peto muydu neydi hatta ben telefonda teto gibi bir şey anlamıştım- Hazal Hanım ve annesiyle buluştuk. Kendisi sonunda İstanbul'a dönmüş bir süreliğine, özlemiştik, uçaklardan, müzikten, Balat'tan, Kadıköy'den her şeyden azar azar konuştuk. Vakit biraz hızlı geçmiş, bunu fark edince müsaade istedim, daha müzikli sohbetler için sözleşip ayrıldım. Ben aşağı yukarı Galata'dan Karaköy'e inerken elin adamı uzaydan dünyaya atlamış, ses hızını aşmış falan enteresan havadisler. En çok şaşırdığım nokta paraşütü ilk açtığı anda nasıl vücudu kırılmıyor bu adamın, ne kadar güçlü kıyafet giyerse giysin, hepimiz insanız yahu. Neyse delikanlı adammış Felix Bey dedik.

Cuma gecesi verdiğimiz konserle ilgili pek hoş bir iki detay var ki atlamak istemedim. Üniversiteden dostum Nazlı Hanım aradı ben akşamüzeri Taksim tarafına geçmişken. Kendisi şu an hürriyet.com.tr'de editör olarak çalışıyor. Müzik sektörü, albüm satışları, internet ve müzik, bağımsız müzisyenler gibi konuları işledikleri bir video çekiyorlarmış, "sefil bağımsız müzisyen" kotasından ben akıllarına gelmişim. Konser öncesi ufak bir röportaj ya da sohbet gerçekleştirdik bahsettiğim konular üzerine, konserden de görüntüler aldılar. Hepsini geçtim çok zamandır görüşmemiştik Nazlı Hanım'la böyle bir vesileyle görüştüğümüze baya sevindim, üstelik Taksim'de bunca saat -trafiğe girmemek için erken gelmiştim de- ne yapacağım yalnız başıma sorusuna da çok güzel bir cevap oldular kendileri. Konserin sürprizleri böyle de bitmedi, konserden evvel internetten görüp başarılar dilemek için telefon eden asker arkadaşım Yusuf Bey, konserin arasında çıkıp geldi, bir diğer asker arkadaşım Recep Bey maçtan çıkınca iki arkadaşıyla konserin sonunu yakaladı falan. Çok fazla sayıda güzel insan vardı yine 60m2'de. İyice evimiz gibi belledik orayı sanırım. İşin en komiği 4 tane yabancı gençle tanıştırdı Emir Yargın Efendi beni. Çocuklar Libya'lıymış, kalabalığı görüp sesi duyup konsere girmişler, ısrarla çok beğendiklerini, iyi ki girdiklerini falan söylediler. Emir Yargın Efendi de ben de aşırı mutlu olduk.


Gelelim notlar bölümümüze:

- Ayça Hanım yeni bir hikayeye yelken açmaya karar vermiş ve hikayeyi de yeni blogunda yazacakmış. Tam buradan yeni bloguna ulaşabilir, buraya tıklayarak da bu yeni hikayenin öncesini öğrenebilirsiniz. Ayça Hanım'a güvenimiz tam.
- Soundcloud önceden vaat ettiği yeni çehresine kavuşmuş, bunu sadece üye/kullanıcılarına mı sundu yoksa dışarıdan dinleyenler de bu çehreyi görebiliyor mu bilmiyorum ama baya hoş görünüyor. Size pek hoşuma giden bir 123 parçası paylaşayım bu vesileyle, parçanın adı Niles.
- Google yine doodle konusunda şova gitmiş, bir açın bakın lütfen.
- Geçtiğimiz günler bir mülakat vesilesiyle gittiğim ve az hakim olduğum Fulya civarlarında öğrendim ki gerçekten sora sora Bağdat bulunabilirmiş.
- Ne zaman bir sıkıştırılmış dosyayı açıp oradaki dizine çıkart (extract) ibaresini görsem, kendimi tutamayarak "kızına çıkartmayan dizine çıkartır diyorum" gerçekten çok üzgünüm.
- Gelelim yepyeni albümlere. Bu albümleri kolayca dinlememizi sağlayan TTNet Müzik'e çok hayır duası ediyorum bu aralar. Yapmanız gereken şey siteye girdikten sonra arama çubuğuna Mira Ayda Kahvaltı yazmak, sonuçlarda albümler diye bir seçeneğin altında albümü göreceksiniz, oraya tıklayınca da şarkı listesinin sağında albüm görselinin hemen altında albümü dinle diye bir tuş var oraya basıyorsunuz. Sonra o albüm çalarken arama çubuğuna Ceylan Ertem Ütopyalar Güzeldir yazıyorsunuz, yine albüme tıklayıp sağ taraftaki görselin altındaki ekle'ye basıyorsunuz. Daha mesai bitimine baya vakit olduğunu düşünürsek arama çubuğuna Yasemin Mori Deli Bando ve Jehan Barbur Sarı yazıyor ve aynı işlemleri yaparak listenize ekliyorsunuz. O liste kendi kendini çalıyor, siz de Türkiye'deki kadın müzisyenlerin yeni albümleri başlıklı belgeseli dinlemeye koyuluyorsunuz böylece.
- İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün'ünü bitirdim bu arada vapurda, evde falan boş vakitlerde. Müthiş enteresan yine, diğer okuduğum kitapları gibi, hele sonlara doğru bir dünya tarihi özeti geçmiş ki akıllara zarar, dillere destan, azmedin, okuyun, pek hoş kitap. Hemen akabinde Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ına başladım Merve Hanım'cığımın ısrarları üzerine, bir ara okumuşum gibi bir tanıdıklık var kitapta ama okusam hatırlardım diyorum bir yandan, hayırlısı. Yine muazzam ve insanı şoka sokak tespitler ve konuşmalarla başladı kitap.

Bu noktalara da değinerek bir uzunca yazının daha sonuna gelmiş bulunuyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle şen ve esen kalın.