Cuma, Ekim 05, 2012

Savaş Çıktı


Dün gece Emir Yargın Efendi evin kapısını bu cümleyle açtı. Gece gece ne olduğunu idrak edemedim. İşte bu ülkede siyaset böyle bir şey, yarım gün takip etmiyorsunuz ve hop nur topu gibi bir kriziniz oluyor. Az buz da kriz değil bu seferki hem, Suriye ile savaşa girmekten bahsediyoruz. Biz daha bahsetmeye korkarken ülkenin kalanı koşa koşa savaşa girmekten zerre çekinmiyor maşallah. Biz dediğim de bir avuç insan zaten. Seneler önce bir eş dost meclisinde hükümete dair konuşurken şöyle bir teori atmıştım ortaya: Bu hükümet ancak Orta Doğu'da bir savaş çıkartır ve bunun sonucunda da yenilirse devrilir. Ancak bu durumda da ülkeden geriye bir şey kalır mı meçhul. Teorim ne yazık ki yürürlüğe girdi, sonuçlarını hep beraber göreceğiz. Yine de anlamıyorum, nasıl güzel beyinlerimize işlenmiş savaş sevgisi, kana duyulan açlık, nefret söylemi. Tabi bir de nasıl da cesuruz cengaveriz bilgisayarlarımız başında ya da şehirlerimizin güvenli muhitlerinde gerçekleştirdiğimiz "seviyeli" siyaset tartışmalarında. Şeytan diyor "elimiz kolumuz bağlı mı duracağız" diyen lise talebesinin eline tutuştur G3'ü gönder sınır ötesine. Sınırsız beyinsizliğimizden geliyor tüm felaketler başımıza ama adı üstünde sınırsız bir mevhum bu, bitmiyor, bitemiyor. On bin satır şey yazabilirim bu savaşa dair ama herkes binlerce şey yazıyor zaten, daha çok şey okuyun ya da dinleyin ama lütfen farklı farklı şeyler de dinleyin, bugüne dek yaptığınız, eğitildiğiniz hatta şartlandığınız üzere tek tip şeylere maruz bırakmayın kendinizi ki papağandan bir farkınız olsun. Gerçi savaşın saçmalığından bahsettiğim bu ülkede hâlâ anneler evlatlarını törenle halayla askere gönderiyorlar ve hâlâ sözün bitmesi gerektiği yerde "vatan sağ olsun" diyebiliyorlar. Ne denilebilir ki, sözün bittiği yere gelip geçeli çok olmuş sanırım, bizimkisi de romantiklik falan filan.



Neyse başka konulardan bahsedeyim biraz da, eminim zaten herkesin içi şişmiştir yeteri kadar bu savaş hususunda. Geçtiğimiz hafta Emir Yargın Efendi Tokat albümünün 4. klibini de yayınladı. Eylül parçasına çekilen bu klip benim gözümde şarkı kadar güzel. Konuyla ilgili basın bültenine ya da basın açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz. Klibi de 4-5 dakikanız varsa şayet buraya tıklayarak izleyebilirsiniz. Senelerdir müzikle ilgilendiğim için bu işlerin üç aşağı beş yukarı nasıl yürüdüğünü bilen biri olarak Emir Yargın Efendi'nin her işinde kendisini bir kez daha takdir ediyorum. Bu kadar tek başına, bu kadar bağımsızken nasıl bu kadar  mükemmel işler çıkartıyor diye en yakınında olmama rağmen her seferinde tekrar heyecanlanıyorum. Şu Eylül klibi işte misal, ailece çektiler, kendi yönetti oynadı, daha ne olsun ki? En güzel yorum da Efe Kerem Bey'den geldi "bir kucak siyah balonla pek sihirli işler.." diye.

Salı günüydü sanırım Lee'nin lansmanına gittik bu sefer de. Karaköy'de hemen karakolun iskele tarafındaki hoş bir tesisteydi etkinlik. Çok zamandır görmediğim dostlara denk geldim Ozan Bey ve Gökhan Bey gibi. Fotoğraflar, video'lar havada uçuştu, sonra ben oradan ayrılıp Tünel tarafına geçtim. Emre Bey, Burcu Hanım ve Destinaz Hanım'la buluştum, Mavra'ya oturduk, kısa bir süre içinde Merve Hanım da bize katıldı. Gece boyunca ağırlıklı olarak cansınsbeybi üzerine konuştuk, neden böyle yaptık tam bilmiyorum. Pek güzel bir buluşma oldu ama tadı damağımızda kaldı, Anadolu yakasında tekrar etmek üzere sözleşip ayrıldık.

Çarşamba günü ise pek çok şey bir anda vuku buldu yine. Koro'ya (BÜTMK) gidecektim okula ama dedim ki neden erken gidip azıcık eş dost görüp okulda eğlenmiyorum ki. Sonra Nil İpek Hanım'la konuştuk, onunla buluşup geçtik okula İrem Hanım'la buluştuk evvela, hâlâ öğrenci olan sevimli dostlarımızdan kendisi, bize kendimizi bir nebze de olsa genç hissettiriyor. Okul zaten her gidişte boğazıma takılıyor bir kez daha. Neyse, sonra Galip Hoca'yı ziyarete gittik çizim sınıfına, sonra Ozan Bey geldi derken ortalık şenlendi. Ben koroya doğru müsaade istedim. Eski dostların yanı sıra pek çok yeni yüzle de karşılaştım koroda, tanıtım çayı olması vesilesiyle üzerime çok vazife olmasa da bir söz alıp koronun ne denli önemli ve güzel bir şey olduğunu ve ne yazık ki muadilinin olmadığını söyledim bu yeni yüzlere. Güzel bir Mahur Yürük Semai geçtik, ardından toplanabildiğimiz kadarımızla bir şeyler atıştırdık ya da içtik yukarıda. Sonra ben İdil Hanım'ın evine uğradım ve orada Ozan Bey, Nil İpek Hanım ve İdil Hanım'ın ellerinden çıkan leziz bir lazanya ile karşılandım. Böyle bir hizmet ve hürmet görmemiştim çok zamandır, ne yazık ki güzel insanlarla geçen zaman hızlı geçiyor, kalkıp son metroyu yakaladık Nil İpek Hanım'la. Ters yönlere doğru metroladık, ben Emir Yargın Efendi'ye vardım ve sonra yazının başlığındaki cümle vuku buldu.

Bir diğer yeni video ise Emir Bey'den geliyor. Geçtiğimiz ay 60m2'de verdiğimiz konserde grupça sanırım ilk kez Saray adlı parçayı çalmıştık ve Korcan Bey de bunu kaydetmişti. Çok zamandır konser video'su yayınlamıyoruz diye, hem de şarkı yeni olduğu için bunu yayınlamakta beis görmedim. Saray'a buradan ulaşabilirsiniz, sözleri de müziği gibi bana ait olan nadir parçalarımızdan. Bu arada yeni konserimiz de 12 Ekim Cuma günü, her zamanki gibi 60m2'de, şimdiden takvimlerinize ekleyebilirsiniz. 


Perşembe günü ise öğlen aralarında Gülnaz Hanım ve Özge Hanım'la buluştuk Emir Yargın Efendi'yle beraber Nişantaş semtinde. Mimarlar Odası'na döndü tabi bir anda masamız, bir Merve Hanım eksikti. Neyse ki bu eksiğimi akşam Anadolu yakasında kapattım. Yazımı bitirmeden evvel hey gidi Alex Bey hey diyorum. Bir de geçen gün vapurda iskeleye yanaşırken tam yanaşmadan atlayan kişilere görevli "düşmek serbest" diye bağırdı.  Bir de şunu fark ettim ki eğer 5 ay önce giydiğiniz kıyafetleri tekrar giyebiliyorsanız bahar aylarında olmak zorundasınız. Bu arada Ahmet Ümit'in İstanbul hatırası'ndan bir alıntıyla yazımı sonlandırmak isterim içinde spoiler olmayan:

"İstanbul'a bakıyorduk denizden: Nevzat, Demir, bir de ben. Doğanın yarattığı şiire... Günümüz insanının yarattığı garabete... Gökdelenlere bakıyorduk, şehrin kalbine çakılmış beton hançerler gibi hayasızca karşımıza dikilen... Köprülere bakıyorduk, denizin bileklerine bukağı gibi geçirilen... Boş alanlara bakıyorduk, her saat, her dakika, her an adım adım küçülen... Ormanlara bakıyorduk, ağaç ağaç, çalı çalı, çiçek çiçek talan edilen... İnsanlara bakıyorduk, fedakarlığının yitirmiş, sevincini yitirmiş, sevgisini yitirmiş, umudunu yitirmiş, onurunu yitirmiş... Kendini yitirmiş... Zavallı bir topluluk, başarıyı mutluluk zanneden..."

3 yorum:

Özge dedi ki...

neyse ki belki de ülke tarihinde çok nadir olarak yüzler sokaklara döküldü savaşa hayır için... işe yarar mı bilinmez ama bu bile umut verici.

Ayşe Tosun Misirli dedi ki...

Ne guzel soylemis Ahmet Umit...

Emir Bey dedi ki...

özge: umut

ayşi: kesinlikle