Pazartesi, Ekim 29, 2012

Günün Anlam ve Önemi


Cumhuriyet güzel bir şeydir, şayet içinde biraz demokrasi de olursa. Cumhuriyet olmadan demokrasi olmuyor mu, gelişmişlik olmuyor mu, refah ve huzur olmuyor mu? Oluyor, olabiliyor, hiç olamadığı da oluyor. Neyse konumuz bu değil, biz bu saydıklarımızı cumhuriyetle gerçekleştirmeye karar vermişiz yıllar önce, eleştirilebilecek pek çok nokta bulunabilir belki bu kararda ancak benim şahsi fikrime ve kâr zarar bazlı sonuç değerlendirmeme bakılırsa güzel ve akıllıca bir karar olmuş bu. İşlevini yitirmiş yönetim mekanizmalarından, ilişki sistemlerinden, güç dengelerinden bir anda kurtulmanın kararı olmuş çünkü bu bence; güzel, heyecanlı, gelişmeye aç ve çok daha katılımcı bir yeniden başlama kararı olmuş. 89. yılını kutluyoruz bugün bu rejimin, ülkemizin yani resmi adıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin. Bu 89 yıl süresince pek çok kez olduğu gibi sistemsel anlamda bir krizin içindeyiz. İçinde yaşayıp da gözlemlediğim için mi bana büyük geliyor bu kriz ama baya ciddi durum bu sefer. Açlık grevinde olan yüzlerce insan var hapishanelerde, polis gerçek mermilerle müdahale edebildiği için başından yaralanan yerel yöneticiler var, tutuklu öğrenciler var, kurunun yanında yanmaya zorlanan yaşlar var. Halkın yarısının güvenini kaybetmiş bir yasama, yürütme, yargı sistemi ve adalet anlayışı var. Tamamına yakın bir oranda tek ses olmuş ve sadece istenileni verebilen bir medya var, her zaman olduğu gibi korkak ve tepkisiz sermaye sahipleri var ki onlar tüm sermayeleri başka bir tarafa geçene kadar ses çıkartmayı akıl edemeyecek ve o zaman da ses çıkartmaya gücü kalmayacak. İstisnasız her gün öldürülen, taciz edilen, kötü muamele gören kadınlar, var. Alışkanlık olarak küfreden, kavga eden, adam öldüren, bunlarla gurur duyan insanlar var. Hâlâ ve hâlâ ısrarla süren, çözümü için asla gerçekten uğraşılmayan bir savaş var. Bu esnada birbirini öldürmek zorunda bırakılan vatandaşlar var. Dağdaki teröriste ağlamam, şehit haberlerini abartmayın diye her yöne giydirebilen siyasi tanrılarımız var. Cinsel, dinsel, siyasal tercihlerinden ötürü sürekli olarak ötekileştirilen, toplumun dışına sürülen, yok edilmeye çalışılan insanlar var. Saydıkça içim sıkılıyor ama bu yazdıklarımdan kat ve kat fazla da atladıklarım var ne yazık ki. Neyse diyeceğim o ki adil sistemlerde bunlar olmaz, çünkü sistemlerin dengeleyici unsurları vardır. Bu unsurlar devletin farklı ve bağımsız organlarının yaptığı iş bölümü olabilir, medya olur, muhalafet olur, akademi olur, vicdan olur, empati olur. İşte benim bu krizi bu denli büyük bulmamın sebebi bu. İç ve dış kontrol mekanizmaları ve dengeleyici unsurlar neredeyse tamamen işlevini yitirmiş durumda. Yargıyı, medyayı, muhalefeti, akademiyi bir kenara bıraktım artık insanların vicdanı çalışmıyor, empati kuramıyorlar. Düzgün işleyen bir cumhuriyetin ve demokrasinin hayalini kurmak kalıyor geriye, çoğunlukçu ve popülist değil aksine çoğulcu; sayıca az olanı, sıra dışı olanı kalabalıklara ve sıradanlara karşı savunabilecek, adil bir sistem istediğim. Çok da romantik bir düşünce değil benimki, mükemmel işleyen pek olmasa da çok çok daha iyi işleyen örnekleri mevcut dünyanın pek çok yerinde. Tüm bu çirkinliklere ve haksızlıklara rağmen benzer düşünen "benim hâlâ umudum var" diyen ya da itiraf edemese de içinde hâlâ umudu olan insanlar görüyorum ve tanıyorum. Kim bilir belki de benim, sizin ya da o gördüğümüz insanlardan birinin elinden gelecektir bu tamirat.

Bir diğer bahsetmek istediğim konu -bugün şanssızsınız çünkü siyaset yazıyorum- şu tenis maçının finalindeki yuhlama mevzusu. Şimdi bizim bakanlarımız, siyasilerimiz, başkanlarımız hep alışık gövde gösterisine. Ancak bu gövde gösterilerini öyle steril ortamlarda yapıyorlardı ki senelerdir, bırakınız bir tepkiyle karşılaşmayı, kendilerini tanrı olarak görecek denli egoları şişiyordu. Bu steril ortamı da sağlamanız kolay. Konuşmanın yapılacağı yere "halk için emniyet, adalet için hizmet" sloganlı emniyet güçlerini ya da benzeri kolluk kuvvetlerini yığıyoruz, olası muhalif guruplar varsa onları tartaklıyoruz, gaz sıkıyoruz, ite kaka ya da göz altına alarak falan bir şekil olay mahalinden uzaklaştırıyoruz. Ortamda sadece konuşmacıyı destekleyecek insanların kaldığından emin olduktan sonra da uçaksavar zırhlı makam araçlarıyla, konvoylarla, keskin nişancılarla, yakın koruma ordularıyla beraber halka "iç içe" konuşmamızı yapıyor ve duygu seli içinde topluca boğuluyoruz. Neyse bu kez organizasyon farklı tabi. Öncesinde yeterli güvenlik önemli alınmamış olacak ki maç sonunda ödül töreninde pek komik dakikalar yaşıyoruz. Şimdi Kadir Bey'in orada olmasını gerçekten anlarım, herkes de anlar sanırım -bakın Kadir Bey'i severim sevmem demiyorum ama İstanbul'da yapılan bir organizasyonda ev sahibi olarak bulunmasından doğal hiçbir şey yok- ancak aile ve x bakanı Fatma Hanım'ın ve ulaştırma ve y bakanı Binali Bey'in orada gerçekten ne işleri var? Tamam yukarıda da dedim %50 müthiş bir oy, muhteşem, emsalsiz! Ancak toplumun diğer yarısı da size oy vermemiş, sizden memnun değil, sizi sevmiyor. Tamam belki kalan %50 sizin kadar organize ve yekpare davranmıyor ama işte ne kadar bastırırsanız bastırın, ne kadar onları görmezden gelirseniz gelin, %5, %3, %10 olarak en beklemediğiniz anda böyle tokat gibi karşınıza çıkıp sizi rezil edebiliyorlar. Oradaki kitleyle ilgili kim ne derse desin, yok efendim kemalist teyzelermiş, dinsiz tenis severlermiş, elitlermiş, yozlaşmış batı özentileriymiş, x'miş, y'imiş. Önemli olan bu kitlenin topluca tepkisini çok güzel bir şekilde dile getirdiği ve oradaki siyasileri hazırlıksız yakaladığıdır, bunun Eurosports gibi uluslararası bir kanalda canlı olarak -yani sansürlenemeden ve müdahale edilemeden- yayınlanmasıdır. Muhabirin sunarken şoka girmesidir. Bunun bu arada dünyaya rezil olacak hiçbir yanı yoktur, keza siyasilerin sunuluşlarının ve konuşmalarının bitişiyle birlikte yuhlamalar tekrar yerini alkış ve ıslıklara bırakmıştır. Bu da siyasilerin pek çok mitinglerinde gördüğümüz gibi bilinçsiz bir kitlenin değil gayet ne yaptığını bilen bir kitlenin bu protestoyu yaptığını kanıtlar. Fatma Hanım'a gelince insan o kadar yuhlama karşısında bunu bağırarak bastırmaya çalışmaz, hele 2020 falan gibi hedefler saçmalamaz, orayı terk eder gider bir köşede ağlar. Rasim Ozan Bey kafaları bunlar, biz cehaletin kılıcıyız tadında, bağırarak herkesi susturabileceğine inanma hali. Acayip.

Neyse diyeceğim o ki sevene, inanana, umudu olana nice mutlu bayramlar diliyorum, ülkemizin 89. yaşı kutlu olsun, iyiye gitmek dileklerimle. Ankara'da biber gazı yiyenlere bir de iyi tarafından bakalım ve üzerine ayrıca sayfalar yazılacak bu enteresan olayın empatiye vesile olmasını dileyelim.

Not: Şöyle bir şey yapmıştım, sonunda kaydedebildim, her an utanıp kaldırabilirim.

Cumartesi, Ekim 27, 2012

Yollar Benim Umudumdur


Egecan Bey ve Levent Bey'le Moda'daydık dün gece. Böyle elit bir giriş yaptıktan sonra ne desem gider, şarap içtik desem de inanırsınız, şömine yaktık desem de, suşiler sel oldu desem de... Bunların hiçbiri olmadı tabi, çaylar kahveler içildi, tesadüflerden müteşekkil hayatlarımızdan bahis açıldı, ailelerimiz, biz, tanıdıklarımız, nice şeyler konuşuldu. Eli kalem tutan herkes bence bir gün bir şekilde kendi hayatını yazmalı, başlayabildiği, ulaşabildiği en eski noktalardan başlayarak hem de.

Kafamda, dilimde sürekli Kar Taneleri şarkısı dönüyor bu aralar. Gerekli adımları atmaya başladım ama bu konuda, yakında bana bu şarkıyı öğreten, bu şarkıyı en çok dinlediğim ve en güzel söylediğini düşündüğüm insanlarla bir şeyler yapabiliriz, beklemede kalın.

Onun dışında da bazı bazı artık içimde, aklımda bir külfet olmaya başlayan şarkılardan bir şekilde -umuyorum ki güzel bir şekilde- kurtulmanın yollarını buldum sayılır. Canberk Bey'in dillendirdiği ve ona da bir başka hikayeden gelen bir öğüt üzerine bugüne dek yaptığım şeyleri bir şekilde kaydedeceğim ve böylece onlar benden bir nevi çıkmış olacak, ben de rahatlamış olarak yeni işlere yelken açabileceğim bu sayede. Yani diyeceğim o ki bir gün karşınıza yeni kaliteli kayıtlar, düzenlemeler, EP'ler ve hatta bir albümle çıkarsam şaşırmayın. Ha bu dediğim 3 ayda mı olur 3 yılda mı onu bilemiyorum, klasik "su yolunu bulur" mantığı.

* Moda Caddesi'nde bizi müthiş güldüren afiş müdahalesi.

Senelerdir benzer ruh halleri içinde birilerine ya da bir şeylere özlem duyan biri olarak "özledim hem de çok özledim, ezberledim beklemeyi, yollar benim umudumdur, yolları kapatmayın" gibi sözlere sahip bir şarkı nasıl olur da ağzıma dolanmaz ki zaten. Şarkıyı yapan Kayahan Bey'e, yumuşacık okuyan Nilüfer Hanım'a -bana bu şarkıyı hatırlatıp, söyleyen ve fark etmeden öğreten dostlara sonra ayrıca teşekkür edeceğim- ve tabi ki hemen hemen her sevdiğimiz şarkının altında, her güzel müzikte, her büyüleyici işte farklı farklı isimlerin yanında parmağı bulunan Onno Tunç Bey'e sonsuz teşekkürler! Yeniden böyle insanların ortaya çıkmasını o kadar istiyorum ki!

Bu arada Orhan Gencebay ile Bir Ömür isimli albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum ama zehir zemberek bir yazı olmasın diye albümü biraz daha dinleyip alışmayı bekliyorum. Hiçbir şey bilmeden ve yapmadan oturduğu yerden ahkam kesen insan imajı çizmek istemiyorum keza, öyle olsam da.

Levent Bey şöyle bir paylaşım yapmış annem ve bana, baştan sona mest olarak izledim, siz de bir göz ve kulak atın derim.

Bir de Nil İpek Hanım ve Alper Bey beklemediğiniz anda size gelebilir, kapıyı aralık tutun.

Buraya ve buraya da kulak kabartalım, safları sıklaştıralım, iyi bayramlar, evet demesem olmazdı.

Salı, Ekim 23, 2012

Kınalıada


Geçtiğimiz Cuma müthiş bir ekiple Kınalıada yollarına düştük. Emir Efendi, Gültuğ Hanım, Ciara Hanım, Nil İpek Hanım ve Canberk Bey'in Kabataş'tan başladığı bu yolculuğa Merve Hanım'cığım ve ben Bostancı'dan başlamayı tercih ettik. Neticede Avrupa yolcularımızı Kınalıada'da karşılamak bize düştü. Ada pek güzel, kendi kışlık halkı dışında pek kimsecikler kalmamış etrafta, fayton zaten yok, bisiklete binip üstümüze süren de olmadı. Gerçekten modern mimarideki sahil camisinin yanında içilen bir sabah çayının ardından biraz yokuş tırmanıp keşif yaptıktan sonra ilk video'muzu çekmeye koyulduk. Son iki konserde çaldığımız ancak henüz kaydı olmayan bir parçaydı bu. İsmini sanırım Polatlı koymaya karar verdik Nil İpek Hanım'la. Polatlı'nın geceli gündüzlü soğuğuna ithaf ederek yazdığım bu sözleri Nil İpek Hanım bestelemişti. Canberk Bey'in de katkılarıyla tekrardan bir hızlıca düzenleyip icrâ ettik. Emir Efendi de çekimlerimizi gerçekleştirdi. Merve Hanım'cığım, Gültuğ Hanım ve Ciara Hanım yer yer merdivenlerde güneşlendiler, yer yer bize yardımcı oldular. Bayramda ya da bayramdan sonra hazır eder yayınlarız sanırım Polatlı'yı.


Günün devamında çok affedersiniz lahmacuna mı vurmadık, çaylar mı içmedik, üşümedik mi derken bir ara bir baktık Nil İpek Hanım celallenmiş ve elimizden gitarı alıp şarkı söylemeye koyulmuş. İyi de yapmış keza ortaya pek sevimli, pek havalı ve bir o kadar "yeah so indie" dedirtecek bir video çıktı. Yine Emir Efendi'nin yönetmenliğinde gerçekleşti bu çekim. Nil İpek Hanım'ın ağzından şarkının ortaya çıkış hikayesine tam olarak buradan ulaşabilirsiniz. Video da yazının altında mevcut. Yok illa youtube bağlantısı isteriz, biz paylaşacağız o video'yu derseniz de buyurun buradan Kınalı'ya ulaşın. Yakın bir zamanda, o gün Nil İpek Hanım, Emir Efendi ve Gültuğ Hanım'ın çektikleri fotoğrafları adeta kendim çekmişçesine paylaşacağım. Sonra da kendi fotoğraflarıma gelecek sıra, umarım o gün denediğim teyzemden bana geçme Beroquick marka yeni/eski makinem güzel sonuç vermiştir. Tam bunları yazarken tesadüfen müzik çalarda bu şarkının çalması da müthiş oldu.

Ayça Hanım'ın blog'unu 2 yazı evvel duyurmuştum sanırım. Kendisi sponsor aramakta. Bu müthiş ve gerçekleştireceğinden kimsenin şüphe etmediği projeden siz de haberdar olun. Sponsorluk konusunda bir yardımınız dokunur belki, en azından örnek alırsınız, olmaz öyle şey dememeyi öğrenirsiniz. Daha yola çıkmadan yazılar paylaşmaya başladı bile.

Benim Finlandiya'da bir ailem var, 2008 yazında bir süre yanlarında kaldığım. İşte Finlandiyalı anne aradı geçen gece ve anneanne olduğu müjdesini verdi. Kızı Janni Hanım pek sevimli bir kız dünyaya getirmiş. En az bu güzel haber kadar hemen beni aramalarına da sevindim açıkçası. Kadın almış eline telefonu akrabalarına haber verirken beni de aramış. Düşünün 4 sene oldu ve arada hiç yüzyüze görüşemedik ne yazık ki, yine de her fırsatta bana aileden olduğumu hissettiriyorlar!


Cem Özel Bey'den blog'da bir ara bahsetmiştim sanırım, "güzel müzikler yapan insanlar hâlâ var" cümlesiyle beraber. Neyse dün ya da önceki bir gün BalconyTV video'larını izledim., sevdiğimiz müzisyenler Toros Bey ve Mahmut Bey eşlik ediyor kendisine yine, benim gittiğim akustik konserde de olduğu gibi. Pek güzel olmuş performansları siz de izleyin, hatta albümü de TTNet'te bulabilirsiniz. Bu arada TTNet'ten para alıyormuşçasına her yazıda bahsetmem biraz garip hakikaten, ancak gelin görün ki güzel bir hizmet veriyorlar.

Bir övgü de TRT Nağme'ye gelecek benden. Arkadaş muhteşem şarkılar çalıyorlar çoğu zaman. Bir radyonun çokça güzel şarkı çalması zaten zor ama adamlar/kadınlar başarmış. Lemi Atlı'lar, Hacı Arif'ler , çeşit çeşit Dede'ler ve daha nice nice zarif klasik melodiler havalarda uçuşuyor evin içinde. Bravo vallahi bizim kulüp (BÜTMK) ve tüm Türkiye'de -ya da gerçekçi olursak tüm İstanbul'da- bir kaç avucu geçmeyecek sayıda insanın öğrenmeye ve öğretmeye çalıştığı bu gerçekten kaliteli eserleri ısrarla yayınladığınız için. Son olarak Türk Müziği demişken, klasik üslup, kaliteli icrâ gibi laflar ortaya dökülmüşken, Yaprak Hanım'ın şu icrâsını da dinlemenizi tavsiye ederim.

Fotonot: İlk fotoğrafta kız arkadaşım olarak başladığı kariyerine ikinci fotoğrafta Emir Bey'in menajeri olarak devam eden Merve Hanım'a çıktığı bu yolda başarılar dileriz.

Perşembe, Ekim 18, 2012

Fotoğraflar Albümler


Son bir kaç gün içinde facebook hesabı üzerinden evvelden oluşturulmuş albümlere yüklemeler yaptım, etrafa fotoğraflar saçtım. Bunların ilki 2 önceki yazıda bahsi geçen Nil İpek Hanım'ın hazırladığı afişleri Emir Bey sayfasına yüklemek oldu. Buradan göz atılabilir. Ardından son konserimizden bir kaç kareyi paylaştım yine Emir Bey sayfasında yer alan İcrâ isimli albümün içinde. Ardından müzikal paylaşımlar yetmemişçesine konserden artan diğer fotoğrafları da tam şurada paylaştım. Son olarak da Yashica'mın son ürünlerini ilgili albüme eklemek suretiyle paylaştım. Vaktiniz olursa buyurun gezin, hepsi halka açık paylaşımlar.

Fotoğraf hususunda bir diğer heyecan verici gelişme de teyzemin bir süre evvel bana verdiği bir başka benden yaşlıca makineye bugün film taktırmamla vuku buldu. Pamuk Ticaret'in efsanevi ismi, Sirkeci'nin Al Pacino'su Şahabettin Bey makinenin bir problemi olmadığını belirtti -poz sayacı hariç- ben de ilk filmimle çekimlere başladım. Makinemiz markası Beroquick, modeli KB 135. Sie ist aus Berlin, Deutschland. Hatta 5-10 dakika evvel az ışıkta annemin üzerinde ve ışıksız ortamda 2 adet de flaşlı poz çekmeyi denedim. Yashica'ya göre en farklı olan yanı mesafe ayarını göz kararı yapmanız. Bakalım, sanırım bayram sonrasında ilk iş bu filmi yıkatmak olacak. İnternette yaptığım hızlı bir araştırma sonucunda hangisinin daha yaşlı olduğunun gerçekten anlayamadım. İki model de 70'lerde çıkmış.


Her neyse, bir de şu Kamu Haber diye bir tarifesine üye olmuştum bir vakit Turkcell'in, neden oldum hiç bir fikrim yok hâlâ aradan geçen bunca aydan ve her öğlen gelen mesajlardan sonra. Neyse neticede şunu anladım ki kamu sektörü uzmana uzman yardımcısına doyamadı arkadaş, her gün bilmem neresi uzman ve uzman yardımcısı alacak. Bir konuda uzman olamadık bari yardımcısı mı olsaydık ne.

Bu esnada hayatta hoş gelişmeler de olmuyor değil, aynı gün içinde bazen hem müthiş bir insanla kahve içebiliyor, hem Merve Hanım'ın ata binebilme ihtimalini seviyor, hem de musîkişinas bir dosttan Hacı Arif Bey'in en sevdiğim muhayyer eserini dinleyebiliyorum. Evet Hacı Arif Bey sevilmez mi dediğinizi duyar gibiyim. Hayat güzel ve Yora'nın umursamazlığı henüz bana sirayet etmedi, yine de daha iyisini düşlemeye devam ediyorum sinsi sinsi. Bir de bu aralar Allah sizi inandırsın, ttnetmüzik, soundcloud, youtube falan derken last.fm bana küstü küsecek. Şöyle az cayır cayır bir şeyler dinleyelim de listeler kendine gelsin.

Not: Bu havalı fotoğrafımı anneme borçluyum.

Pazartesi, Ekim 15, 2012

Polaroid Ne Enteresan Şey!


Gelelim geçtiğimiz günlerde neler oldu temalı, alttakine nazaran daha uzun muhtemelen biraz daha sıkıcı ve bol bağlantılı (siz ne diyorsunuz link?) yazımıza.

Bomonti sağolsun bu hafta sonu "Ekim'de (güzel) İki Gün" geçirmiş olduk. Hem de Kadıköy'de! Bu güzel etkinlikten pek değerli dostum Eylül Hanım sayesinde haberdar oldum, sonrasında doğruluğunu başka kaynaklardan da teyit ettim ve Cumartesi gecesi tüm üşengeçliğime rağmen vardım Kadife Sokak'a. Etkinlik Arkaoda'da yapılıyordu ki Kadıköy'ün en hoş, havalı, güzide 3-5 mekanından biridir kendisi, kısaca severiz. Neyse içeride beklenildiği üzere iyi bir cumartesi kalabalığı vardı ama Kadıköy'ün kalabalığı beni Taksim gibi yormuyor, alıştığımdan mı sevdiğimden mi nedir. Eylül Hanım'la sohbet ettik bir miktar, hasret giderdik, o esnada pek çok dostla karşılaştım bknz. Emre Bey, Tuğçe Hanım, Dilara Hanım, Bahar Hanım, Başar Bey, Çiler Hanım. Karşılaşmalar, sohbetler derken beni en az Eylül Hanım kadar oraya çeken diğer mevzu başladı. O da Kim Ki O konseriydi. Kendilerini ikinci dinleyişimdi ve havanın bu mevsime göre abartılı sıcak olduğunu ve içeride sıcaktan biraz bunaldığımızı saymazsak her şey çok çok güzeldi. Sesler net geliyordu, müzik pek hoştu, performans ve icrâ keyifliydi. Berna Hanım ve Ekin Hanım'a da birer merhaba diyebildim konser sorasında. Ardından iki konser arası yine sohbet muhabbet derken, Eylül Hanım polaroid'li kızları yakalayıp bir hatıra fotoğrafımızı çektirdi. Çok sevimli düşünülmüş bir ayrıntı bence, isteyen herkes bu genç kızlarımıza üzerinde "Ekim'de İki Gün" yazan birer hatıra fotoğrafı çektirebiliyor hatta bu gençler kendileri dolaşıp fotoğrafınızın çekilmesini teklif ediyorlar. Neyse bu esnada ikinci konser başladı. Evvelden dinlemediğim ama etkinlikte görünce merak ettiğim bir isim olan Jeremy Jay konseriydi bu da. Aslında Kim Ki O ile Jeremy Jay arasında hoş bir tutarlılık vardı bence, ekipmanları ve sahneleri birbirini andırıyordu. Kim Ki O daha naif ve sakin bir müzik yapıyor bence, Jeremy Bey ise biraz daha hareketli ve rock'n roll hissiyatlı bir şeyler. Neticede konserin ardından Eylül Hanım'a yarın tekrar görüşmeyi vaat ederek oradan ayrıldım. Pazar ise öğleden sonra 15:00 civarlarında kendimi tekrar Arkaoda'da buldum. Pazar öğleden sonrası sükuneti ve tenhalığı hakimdi Arkaoda'ya ki eminim gece yine dolmuştur. Hoş, ben de bu sükunetten nasiplenip "Plak Pazarı"nı inceledim. Pixies plağı görünce sevinip, pikabımızın hâlâ bozuk olduğunu hatırlayınca üzüldüm. Eylül Hanım'ın yanı sıra Batu Bey'i de orada gördüğüme sevindim, kendisiyle Kadıköy'ün güzelliği, cemiyet ve cemaat hayatları üzerine ufak bir söyleşi yaptık, daha bol bu taraflarda buluşmak üzere sözleştik. Kendisi şayet bu yazımı görürse süper hızlı fotoğraf çekiş özelliğiyle bizi etkileyen S3'üyle bir de yorum atar diye ümit ediyoruz. Bir polaroid fotoğrafımız daha olduktan sonra ben akşam gerçekleşecek film gösterimi ve konserleri bekleyemeden Arkaoda'dan ayrıldım. Neticede Bomonti sayesinde "Ekim'de İki Gün"ü güzelce geçirmiş olduk, hem de Kadıköy'de hem de Arkaoda'da. Bu güzel etkinlik için kendilerine teşekkür ediyor ve benzerlerini civarda tekrarlamalarını bekliyoruz.


Pazar günü Kadıköy'den erken ayrılmamın hayırlı bir sebebi vardı tabi. Beşiktaş iskelesinde Barış Bey'le buluşup Başar Bey ve Merih Hanım çiftimizin nikahına gidecektik Maçka Evlendirme Dairesi'ne. Barış Bey'le vapur yolculukları yapmayı ve sohbet etmeyi özlemişim, ardından da otobüs, yürüyüş falan derken tahminimizdeki yerde bulduk evlendirme dairesini. Merak edenler, "Maçka Evlendirme Dairesi'ne nasıl giderim?" diyenler için şöyle tarif edeyim, Beşiktaş yönünden gelip Taksim'e çıkmak üzere stadın sağına sapıp yokuş yukarı çıkıyorsunuz ya, stat solunuzda kalmışken o yokuştan düz devam edip soldaki bir iki binayı daha geçince 100 metre sonra karşınıza çıkacak ufak tabeladan sola dönünce kendinizi orada buluyorsunuz. Yolun sağında da bu esnada MAC isimli kocaman ne olduğunu anlamadığım bir yapı var. Her neyse nikah pek sevimliydi, Başar Bey'i damatlıkla görmek de varmış kaderimizde, papyon falan çok havalı, Merih Hanım da pek zarif olmuş şapkasıyla. Bu arada ne zaman fotoğraf çekmeye kalksam farklı bir görevli gelip "normalde yasak ama senin makinenin hatırına bir kaç kare çekebilirsin" ya da "vay canına ne cevherler var" gibisinden sözler sarf etti. Böylelikle fotoğraf çekmem sıkıntı olmadı ama kameraman ve resmi fotoğrafçı çoğu olası açıyı kapadıkları için iyi bir şey başarabildim mi emin değilim. Düğün sonunda sıraya girip Merih Hanım ve Başar Bey'i tebrik ettikten sonra oradan ayrıldık. Dolmabahçe'ye kadar birlikte yürüdüğümüz Barış Bey'le de vedalaştık, kendisi Beşiktaş, ben ise Karaköy yönüne çevirdim rotamı. Galata'da pek sevimli bir kafede -adı Peto muydu neydi hatta ben telefonda teto gibi bir şey anlamıştım- Hazal Hanım ve annesiyle buluştuk. Kendisi sonunda İstanbul'a dönmüş bir süreliğine, özlemiştik, uçaklardan, müzikten, Balat'tan, Kadıköy'den her şeyden azar azar konuştuk. Vakit biraz hızlı geçmiş, bunu fark edince müsaade istedim, daha müzikli sohbetler için sözleşip ayrıldım. Ben aşağı yukarı Galata'dan Karaköy'e inerken elin adamı uzaydan dünyaya atlamış, ses hızını aşmış falan enteresan havadisler. En çok şaşırdığım nokta paraşütü ilk açtığı anda nasıl vücudu kırılmıyor bu adamın, ne kadar güçlü kıyafet giyerse giysin, hepimiz insanız yahu. Neyse delikanlı adammış Felix Bey dedik.

Cuma gecesi verdiğimiz konserle ilgili pek hoş bir iki detay var ki atlamak istemedim. Üniversiteden dostum Nazlı Hanım aradı ben akşamüzeri Taksim tarafına geçmişken. Kendisi şu an hürriyet.com.tr'de editör olarak çalışıyor. Müzik sektörü, albüm satışları, internet ve müzik, bağımsız müzisyenler gibi konuları işledikleri bir video çekiyorlarmış, "sefil bağımsız müzisyen" kotasından ben akıllarına gelmişim. Konser öncesi ufak bir röportaj ya da sohbet gerçekleştirdik bahsettiğim konular üzerine, konserden de görüntüler aldılar. Hepsini geçtim çok zamandır görüşmemiştik Nazlı Hanım'la böyle bir vesileyle görüştüğümüze baya sevindim, üstelik Taksim'de bunca saat -trafiğe girmemek için erken gelmiştim de- ne yapacağım yalnız başıma sorusuna da çok güzel bir cevap oldular kendileri. Konserin sürprizleri böyle de bitmedi, konserden evvel internetten görüp başarılar dilemek için telefon eden asker arkadaşım Yusuf Bey, konserin arasında çıkıp geldi, bir diğer asker arkadaşım Recep Bey maçtan çıkınca iki arkadaşıyla konserin sonunu yakaladı falan. Çok fazla sayıda güzel insan vardı yine 60m2'de. İyice evimiz gibi belledik orayı sanırım. İşin en komiği 4 tane yabancı gençle tanıştırdı Emir Yargın Efendi beni. Çocuklar Libya'lıymış, kalabalığı görüp sesi duyup konsere girmişler, ısrarla çok beğendiklerini, iyi ki girdiklerini falan söylediler. Emir Yargın Efendi de ben de aşırı mutlu olduk.


Gelelim notlar bölümümüze:

- Ayça Hanım yeni bir hikayeye yelken açmaya karar vermiş ve hikayeyi de yeni blogunda yazacakmış. Tam buradan yeni bloguna ulaşabilir, buraya tıklayarak da bu yeni hikayenin öncesini öğrenebilirsiniz. Ayça Hanım'a güvenimiz tam.
- Soundcloud önceden vaat ettiği yeni çehresine kavuşmuş, bunu sadece üye/kullanıcılarına mı sundu yoksa dışarıdan dinleyenler de bu çehreyi görebiliyor mu bilmiyorum ama baya hoş görünüyor. Size pek hoşuma giden bir 123 parçası paylaşayım bu vesileyle, parçanın adı Niles.
- Google yine doodle konusunda şova gitmiş, bir açın bakın lütfen.
- Geçtiğimiz günler bir mülakat vesilesiyle gittiğim ve az hakim olduğum Fulya civarlarında öğrendim ki gerçekten sora sora Bağdat bulunabilirmiş.
- Ne zaman bir sıkıştırılmış dosyayı açıp oradaki dizine çıkart (extract) ibaresini görsem, kendimi tutamayarak "kızına çıkartmayan dizine çıkartır diyorum" gerçekten çok üzgünüm.
- Gelelim yepyeni albümlere. Bu albümleri kolayca dinlememizi sağlayan TTNet Müzik'e çok hayır duası ediyorum bu aralar. Yapmanız gereken şey siteye girdikten sonra arama çubuğuna Mira Ayda Kahvaltı yazmak, sonuçlarda albümler diye bir seçeneğin altında albümü göreceksiniz, oraya tıklayınca da şarkı listesinin sağında albüm görselinin hemen altında albümü dinle diye bir tuş var oraya basıyorsunuz. Sonra o albüm çalarken arama çubuğuna Ceylan Ertem Ütopyalar Güzeldir yazıyorsunuz, yine albüme tıklayıp sağ taraftaki görselin altındaki ekle'ye basıyorsunuz. Daha mesai bitimine baya vakit olduğunu düşünürsek arama çubuğuna Yasemin Mori Deli Bando ve Jehan Barbur Sarı yazıyor ve aynı işlemleri yaparak listenize ekliyorsunuz. O liste kendi kendini çalıyor, siz de Türkiye'deki kadın müzisyenlerin yeni albümleri başlıklı belgeseli dinlemeye koyuluyorsunuz böylece.
- İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün'ünü bitirdim bu arada vapurda, evde falan boş vakitlerde. Müthiş enteresan yine, diğer okuduğum kitapları gibi, hele sonlara doğru bir dünya tarihi özeti geçmiş ki akıllara zarar, dillere destan, azmedin, okuyun, pek hoş kitap. Hemen akabinde Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ına başladım Merve Hanım'cığımın ısrarları üzerine, bir ara okumuşum gibi bir tanıdıklık var kitapta ama okusam hatırlardım diyorum bir yandan, hayırlısı. Yine muazzam ve insanı şoka sokak tespitler ve konuşmalarla başladı kitap.

Bu noktalara da değinerek bir uzunca yazının daha sonuna gelmiş bulunuyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle şen ve esen kalın.

Pazar, Ekim 14, 2012

Sakin Müzik


Çok uzunca bir şey yazmayacağım, yani yazarım tabi de bir sonraki yazıda belki. Bu yazıyı sadece dün geceki Emir Bey konserine ayırdım. Öncelikle her işi müthiş yapan Nil İpek Hanım'ın hazırladığı ama geç kaldığımızdan kelli doğru düzgün paylaşamadığımız afişi göstereyim size:


Kendi blogundan da böyle duyurmuş, önceki konserimize de şöyle bir afiş yapmıştı sağolsun.

Son iki konserdir, konsere gelen tüm dostlarımıza, arkadaşlarımıza, tanıdıklarımıza ve tanımadıklarımıza bir teşekkür olacak bu kısa yazı. Ne kadar güzel ki şarkılarımızı dikkatle dinliyorsunuz, eşlik ediyorsunuz ve hayallerimizdeki seyirci profilini oluşturuyorsunuz. Dikkatle ve sessizce dinlemeniz zaten inanılmazken bir de Nil İpek Hanım'ın, Emir Yargın Efendi'nin ve benim şarkılarımızı biliyor ve eşlik ediyor oluşunuz var ya, insanı mutluluktan ağlatacak bir şey. İyi ki varsınız, iyi ki konserlerimize geliyorsunuz ve bize müzik yaptığımızı hissettiriyorsunuz. Seneler önce yazmıştım "Emir Bey farklı müzik geçmişi olan bir kaç kişinin beraber huzur bulma ve dinleyenlere huzur verme çabasıdır." diye. İyi ki bu huzurlu ortamı sahnedeki dostlarım ve dinleyen herkesle hep beraber kurabiliyoruz. Sağ olun, var olun, sonsuz teşekkürler!

Pazartesi, Ekim 08, 2012

Hello!


Pelin Hanım'la buluştuk sanırım bir yıl aradan sonra. Kendisi de pek mimar bir dostumuz olduğu için yine ister istemez iş güç konularını konuştuk. Kendisi keşke hayat Bienal olsa diyor, benim de isteğim gerçekten mükemmel bir iş bulana dek -if there is one such thing- günümü kurtarabilmek. Çağdaşlarımızın genel sorunu bu, evet işsizlik, ne kadar güzel bir dünya, nitelikleriniz, deneyimleriniz, birikimleriniz, dünya görüşünüz ve ufkunuz ne denli genişse iş bulma olasılığınız ya da "gönlünüze göre bir iş bulma olasılığınız" -tekrar ediyorum ki if there is one such thing- o kadar daralıyor. Daralan sadece bu olasılık da olmuyor tabi, sizin de gönlünüz, beyniniz, ruhunuz bu esnada daralıyor, varsın daralsın diyoruz biz melankoli seven insanlarız ne de olsa, "dar can" iyidir. Bu arada trafik çok kötüymüş diye gaza getirdiğim Pelin Hanım erken çıkarak buluşacağımız saatten 40 dakika önce Kadıköy'e varmış, neyse ki ben de az erkenci biri değilim de kendisini çok bekletmedim. Bundan sonra tüm arkadaşlarıma böyle yapacağım "trafik çok fenaymış ağbiii" diyeceğim ki erken erken buluşalım, kimse kimseyi bekletmesin, ben zaten erken geliyorum. Neyse Bienal'de buluşmak üzere kendisiyle vedalaştık. Bu arada oturduğumuz yerin "Mosquito" olan adı eğer Türkçe olsa "Sinekli Bahçe" mi olacaktı diye düşünmeden edemedim ki bu düşüncemi de Pelin Hanım'la paylaştım akabinde. Kendisi de altta göreceğiniz üzere güler yüzlü bir ahbabımız.


İpeknaz Hanım da bize katılmıştı ayrılmamızdan az evvel, tam ayrılırken de Murat Bey katıldı bize. Onlarla ufak bir karar aşamasından sonra Ceylân Ertem konserine gitmeye karar verdik. Biletlerimizi aldık Karga'ya uğrayıp, sonra da Vamos Bien'de oturup bir şeyler yenilip içilip siyaset konuşuldu. Çok güzel bu aralar yapılan tüm siyaset konuşmaları. Hep şaşkınlıkla ve "abi ne kafalar, yahu ne cesaret" gibi cümlelerle bitiyor sohbet. Tıpkı iş konusunda olduğu gibi nitelikli, kendini geliştirmiş, aklı selim pek çok insanda aynı iç daralması mevcut siayseten.

Konser saati yaklaştı Karga'ya girip tırmanmaya başladık, en üste vardığımızda herkesin oturduğunu görüp sevinerek biz de madem en arkaya gidelim oturup dinleyelim dedik. Mabel Bey ve Sinem Hanım'la karşılaştık o sırada hatta, sonra ne olsa beğenirsiniz, konser başladı ve önümüzde çok kalabalık bir grup bir anda ayağa kalktı. Böylelikle konserin sonuna kadar sahnenin toplamda 1/7'sini gördüğümüz anlar başladı. Önce çok hızlıca bir iki olumsuzluktan bahsedeceğim, sonra güzelliklere geçeceğim. Birincisi eve bu kadar yakın konser dinlemek güzel olsa da Karga'nın sahnesinde ve ses sisteminde pek iş yok gibi. Belki herkes oturarak dinleseydi böyle düşünmezdim sahneyle ilgili ama ses sistemindeki garipliklerle ilgili fikrim baki. Solist mikrofonunun sesi yükselip alçaldı bariz bir şekilde, solistin güçlü bir sesi olduğu için şarkılarda sıkıntı olmadı ama arada söylediği hiçbir şeyi duymadık neredeyse. Bir de konser dinleyicilerimizin tamamı değil ama pek çoğunun içinde hâlâ ses kontrol özürlü birer ergen yaşıyor. Arkadaş konuşuyorsun bari bağıra çağıra konuşma! Zaten konsere geliyorsan bence hiç konuşma, şarkı esnasında sus, susamadınsa da sessiz ol yahu, öküz gibi böğürme, sen dinlemiyorsan ben dinleyeceğim yine de, defol git! Öf sinirlendim bak, bizim konserlerde de nefret ederim zaten insanların konuşmalarından, hazır gaza gelmişken belirteyim, biz çalar söylerken konuşacak insan gelmesin Cuma günü olan konsere. Konuşacaklarınızı konser öncesi, arası ya da sonrasında bitirin. Bknz. öfke yönetimi, nefret söylemi. Neyse nefretimi kustum, şimdi Ceylân Ertem'e dönelim.

Bu arada Cuma Emir Bey konseri var beklerim, detaylar burada.

Anima diye bir gurup vardı biz daha geçken. Ben pek dinlememiştim ama çevremde konuşulduğunu hatırlıyorum baya, Joker diye bir çıkış parçaları vardı ama benim aklımda tek yer eden şarkıları sanırım Yağmurla Gelen'di. Hatta farklı projelerde farklı solistlerle çalmıştık da sonraki yıllarda bu güzel parçayı. İşte bu gurubun solisti olarak tanışmışız ilk Ceylân Ertem'le. O zamanlar ben daha tanıştığımızın farkında değildim, sonradan kim tavsiye etti de buldum ya da kendim mi gezinirken denk geldim bilmiyorum Neşet Ertaş'ın Gönül Dağı yorumuna denk geldim Ceylân Ertem'in. İlk o zaman allahuekbervuhuuuu demiştim. Ne güzel müzikler yapıyor insanlar diye düşünmüştüm. Sonra biraz araştırdıkça tonlarca güzel projeyle tonlarca güzel iş yapan ve sürekli üreten bir insan olduğunu fark ettim Ceylân Ertem'in. Geçtiğimiz sene miydi evvelki seneydi ya da sanırım "Soluk" albümünü çıkardı. Dinlediğim en iyi Türkçe albümlerden biriydi bugüne dek ki düşünün yabancı albüm dinlemem pek. Neyse tonlarca müzisyenle çalışmış, farklı farklı parçalar yapmış ve sesine ve müzikal üretimine hayran bırakmıştı biz dinleyenlerini bu albümle. İşte o albümü çevirip çevirip dinlerim ben hâlâ hiç sıkılmadan. Hatta 2 tane müthiş parça paylaşayım buradan da eğer dinlemediyseniz belki heveslendirir sizi bunlar: Çok Yakın, Nazım'a. İkinci albümü Ütopyalar Güzeldir'i daha dinlemedim ki bu benim ayıbım, klip parçası Ne Olursan Ol Gelme hariç. Edinip dinleyeceğim en yakında. Neyse işte böyle üretken ve heybetli insanların olması, onların ürettiklerini edinmek, dinlemek, canlı performanslarını görmek, anlattıklarını anlamaya çalışmak beni hep çok heyecanlandırıyor. Ne güzel ki böyle insanlar var! Ayrıca performansından sonra şunu söyleyebilirim ki kendisi gördüğüm en iyi bağıran kadın solistlerden, sırf kendisi değil grubu da gördüğüm en iyi bağırabilen gruplardan.

Bir diğer konu ise Canberk Bey'in güzel bir gecede bizlere öğrettiği/dinlettiği bir şarkı. Ebrulimuharrem adlı bir ikilinin beni müthiş etkileyen bir parçaları ve klipleri: Kurtar Ya Rab. Dinleyip etkilenmemek elde değil, nasıl bir ses hakimiyeti, nasıl bir müzik. Zaten müzikal olarak türler ötesi insanları hep takdir etmişizdir, bu ikili de en takdire şayan olanlardan net. Bu arada aynı gece ben aynı gruba Lionel Richie'nin Hello klibini kazandırmanın gururunu yaşamıştım.


Ufak ufak şöyle notlarla yazıyı bitireyim:

- Üzerinde midnight cowboy ve night hawk yazan iki tişörtüm var, her giydiğimde çok eğleniyorum, içimdeki barzoyu dışa vuruyorum böylelikle. O tişörtü üstümde görüp de "ne yaptın midnight cowboy?" diyen arkadaşlarım olduğu için ayrıca mutlu oluyorum.
- İpeknaz Hanım'la müzik piyasasını kurtarmaya çalıştık, olmadı ama Vagon'da şeftali aramolı güzel çaylar içelim dedik, o oldu, Destinaz Hanım'la karşılaştık hatta, Kadıköy sevilesi bir yer evet.
- Teyzemler oraya çok yakın oturduğu için biliyorum kaç haftadır süren bir gerginlik var ve bu aleni bir linç girişimine dönüşüyor, eminim ki kendi hayatlarında namustan, terbiyeden tam not alan insanlardır bu linçi teşvik edenler de: http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/avcilarda-trans-bireylere-linc-girisimi-haberi-60586
- Şöyle bir haber gördüm dün bir de 3 senelik yaklaşık, bağırarak güldüm başlığı okuyunca: http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=931858 Nerede o eski heyetler dedim kendi kendime.
- Kendime not olarak şunu da yazayım buraya, profesyonel destek almadan ne zaman sakalımı bıyığımı düzeltmek istesem sonuçta tamamen tıraş olup sinekler kaydırıyor beybifeyslere bürünüyorum, bana da yazık, adamlar boşuna berber olmamış.
- İlginizi çeker mi bilmem ama şöyle iki tane araştırma sonucu yayınlanmış, bir göz atmakta fayda var diye düşünüyorum: http://hakanyilmaz.info/research_projects_ara%C5%9Ft%C4%B1rma_projeleri
- Bir de sokakta taksi, dolmuş bekleyen genç kadınların önünde durabilecek özgüvene sahip lüks arabalı barzolar var ya, bunları ve bunların yolda, trafikte şurada burada, kadın gördükçe yaptıkları inanılmaz tacizleri gördükçe hızlı ölsünler diye dua ediyorum.
- Dün Behzat Ç.'nin son bölümünü internetten sansürsüz izledik, dizinin müthişliği bir yana, yemin ederim biiip biiip seslerinden daha az dikkat çekiyor edilen küfürler, çünkü doğal, abartısız ve yerinde küfür kullanımı var. Küfür kullanımının organiği makbul bunu unutmayalım.

Cuma, Ekim 05, 2012

Savaş Çıktı


Dün gece Emir Yargın Efendi evin kapısını bu cümleyle açtı. Gece gece ne olduğunu idrak edemedim. İşte bu ülkede siyaset böyle bir şey, yarım gün takip etmiyorsunuz ve hop nur topu gibi bir kriziniz oluyor. Az buz da kriz değil bu seferki hem, Suriye ile savaşa girmekten bahsediyoruz. Biz daha bahsetmeye korkarken ülkenin kalanı koşa koşa savaşa girmekten zerre çekinmiyor maşallah. Biz dediğim de bir avuç insan zaten. Seneler önce bir eş dost meclisinde hükümete dair konuşurken şöyle bir teori atmıştım ortaya: Bu hükümet ancak Orta Doğu'da bir savaş çıkartır ve bunun sonucunda da yenilirse devrilir. Ancak bu durumda da ülkeden geriye bir şey kalır mı meçhul. Teorim ne yazık ki yürürlüğe girdi, sonuçlarını hep beraber göreceğiz. Yine de anlamıyorum, nasıl güzel beyinlerimize işlenmiş savaş sevgisi, kana duyulan açlık, nefret söylemi. Tabi bir de nasıl da cesuruz cengaveriz bilgisayarlarımız başında ya da şehirlerimizin güvenli muhitlerinde gerçekleştirdiğimiz "seviyeli" siyaset tartışmalarında. Şeytan diyor "elimiz kolumuz bağlı mı duracağız" diyen lise talebesinin eline tutuştur G3'ü gönder sınır ötesine. Sınırsız beyinsizliğimizden geliyor tüm felaketler başımıza ama adı üstünde sınırsız bir mevhum bu, bitmiyor, bitemiyor. On bin satır şey yazabilirim bu savaşa dair ama herkes binlerce şey yazıyor zaten, daha çok şey okuyun ya da dinleyin ama lütfen farklı farklı şeyler de dinleyin, bugüne dek yaptığınız, eğitildiğiniz hatta şartlandığınız üzere tek tip şeylere maruz bırakmayın kendinizi ki papağandan bir farkınız olsun. Gerçi savaşın saçmalığından bahsettiğim bu ülkede hâlâ anneler evlatlarını törenle halayla askere gönderiyorlar ve hâlâ sözün bitmesi gerektiği yerde "vatan sağ olsun" diyebiliyorlar. Ne denilebilir ki, sözün bittiği yere gelip geçeli çok olmuş sanırım, bizimkisi de romantiklik falan filan.



Neyse başka konulardan bahsedeyim biraz da, eminim zaten herkesin içi şişmiştir yeteri kadar bu savaş hususunda. Geçtiğimiz hafta Emir Yargın Efendi Tokat albümünün 4. klibini de yayınladı. Eylül parçasına çekilen bu klip benim gözümde şarkı kadar güzel. Konuyla ilgili basın bültenine ya da basın açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz. Klibi de 4-5 dakikanız varsa şayet buraya tıklayarak izleyebilirsiniz. Senelerdir müzikle ilgilendiğim için bu işlerin üç aşağı beş yukarı nasıl yürüdüğünü bilen biri olarak Emir Yargın Efendi'nin her işinde kendisini bir kez daha takdir ediyorum. Bu kadar tek başına, bu kadar bağımsızken nasıl bu kadar  mükemmel işler çıkartıyor diye en yakınında olmama rağmen her seferinde tekrar heyecanlanıyorum. Şu Eylül klibi işte misal, ailece çektiler, kendi yönetti oynadı, daha ne olsun ki? En güzel yorum da Efe Kerem Bey'den geldi "bir kucak siyah balonla pek sihirli işler.." diye.

Salı günüydü sanırım Lee'nin lansmanına gittik bu sefer de. Karaköy'de hemen karakolun iskele tarafındaki hoş bir tesisteydi etkinlik. Çok zamandır görmediğim dostlara denk geldim Ozan Bey ve Gökhan Bey gibi. Fotoğraflar, video'lar havada uçuştu, sonra ben oradan ayrılıp Tünel tarafına geçtim. Emre Bey, Burcu Hanım ve Destinaz Hanım'la buluştum, Mavra'ya oturduk, kısa bir süre içinde Merve Hanım da bize katıldı. Gece boyunca ağırlıklı olarak cansınsbeybi üzerine konuştuk, neden böyle yaptık tam bilmiyorum. Pek güzel bir buluşma oldu ama tadı damağımızda kaldı, Anadolu yakasında tekrar etmek üzere sözleşip ayrıldık.

Çarşamba günü ise pek çok şey bir anda vuku buldu yine. Koro'ya (BÜTMK) gidecektim okula ama dedim ki neden erken gidip azıcık eş dost görüp okulda eğlenmiyorum ki. Sonra Nil İpek Hanım'la konuştuk, onunla buluşup geçtik okula İrem Hanım'la buluştuk evvela, hâlâ öğrenci olan sevimli dostlarımızdan kendisi, bize kendimizi bir nebze de olsa genç hissettiriyor. Okul zaten her gidişte boğazıma takılıyor bir kez daha. Neyse, sonra Galip Hoca'yı ziyarete gittik çizim sınıfına, sonra Ozan Bey geldi derken ortalık şenlendi. Ben koroya doğru müsaade istedim. Eski dostların yanı sıra pek çok yeni yüzle de karşılaştım koroda, tanıtım çayı olması vesilesiyle üzerime çok vazife olmasa da bir söz alıp koronun ne denli önemli ve güzel bir şey olduğunu ve ne yazık ki muadilinin olmadığını söyledim bu yeni yüzlere. Güzel bir Mahur Yürük Semai geçtik, ardından toplanabildiğimiz kadarımızla bir şeyler atıştırdık ya da içtik yukarıda. Sonra ben İdil Hanım'ın evine uğradım ve orada Ozan Bey, Nil İpek Hanım ve İdil Hanım'ın ellerinden çıkan leziz bir lazanya ile karşılandım. Böyle bir hizmet ve hürmet görmemiştim çok zamandır, ne yazık ki güzel insanlarla geçen zaman hızlı geçiyor, kalkıp son metroyu yakaladık Nil İpek Hanım'la. Ters yönlere doğru metroladık, ben Emir Yargın Efendi'ye vardım ve sonra yazının başlığındaki cümle vuku buldu.

Bir diğer yeni video ise Emir Bey'den geliyor. Geçtiğimiz ay 60m2'de verdiğimiz konserde grupça sanırım ilk kez Saray adlı parçayı çalmıştık ve Korcan Bey de bunu kaydetmişti. Çok zamandır konser video'su yayınlamıyoruz diye, hem de şarkı yeni olduğu için bunu yayınlamakta beis görmedim. Saray'a buradan ulaşabilirsiniz, sözleri de müziği gibi bana ait olan nadir parçalarımızdan. Bu arada yeni konserimiz de 12 Ekim Cuma günü, her zamanki gibi 60m2'de, şimdiden takvimlerinize ekleyebilirsiniz. 


Perşembe günü ise öğlen aralarında Gülnaz Hanım ve Özge Hanım'la buluştuk Emir Yargın Efendi'yle beraber Nişantaş semtinde. Mimarlar Odası'na döndü tabi bir anda masamız, bir Merve Hanım eksikti. Neyse ki bu eksiğimi akşam Anadolu yakasında kapattım. Yazımı bitirmeden evvel hey gidi Alex Bey hey diyorum. Bir de geçen gün vapurda iskeleye yanaşırken tam yanaşmadan atlayan kişilere görevli "düşmek serbest" diye bağırdı.  Bir de şunu fark ettim ki eğer 5 ay önce giydiğiniz kıyafetleri tekrar giyebiliyorsanız bahar aylarında olmak zorundasınız. Bu arada Ahmet Ümit'in İstanbul hatırası'ndan bir alıntıyla yazımı sonlandırmak isterim içinde spoiler olmayan:

"İstanbul'a bakıyorduk denizden: Nevzat, Demir, bir de ben. Doğanın yarattığı şiire... Günümüz insanının yarattığı garabete... Gökdelenlere bakıyorduk, şehrin kalbine çakılmış beton hançerler gibi hayasızca karşımıza dikilen... Köprülere bakıyorduk, denizin bileklerine bukağı gibi geçirilen... Boş alanlara bakıyorduk, her saat, her dakika, her an adım adım küçülen... Ormanlara bakıyorduk, ağaç ağaç, çalı çalı, çiçek çiçek talan edilen... İnsanlara bakıyorduk, fedakarlığının yitirmiş, sevincini yitirmiş, sevgisini yitirmiş, umudunu yitirmiş, onurunu yitirmiş... Kendini yitirmiş... Zavallı bir topluluk, başarıyı mutluluk zanneden..."