Pazar, Aralık 30, 2012

Kulak Ağrısı


Kulak ağrısı ne kadar berbat bir şey arkadaş. 2 hafta sonumu yedi şu kulağımdaki poblemler. Geçen hafta bir anda tıkanmasıyla gündeme oturan sol kulağım, açılmasının ardından gitgide artan bir ağrıyla Cuma akşamı dayanılmaz bir hal aldı. Fedakâr Merve Hanımcığım koşup nöbetçi eczane bulmasaydı kendimi vuracaktım Nişantaşı'nın ortasında. Dün sabahın köründe doktora gittim, yaklaşık 3 günün sonunda ancak bugün ilk kez azalma göstermeye başladı ağrım. Gerçekten tıp bilimine inanılmaz şaşırıyorum bu tip durumlarda. 10.000 sene önce neredeyse hâlâ oradalar ya adamlar arkadaş. Bilgisayarla, teknolojiyle kaydedilen ilerlemeyi kast etmiyorum. Yani 2012 yılında sen hâlâ 5 dakikada benim ağrımı kesemiyorsan ya da grip/nezle gibi hastalara "yatarak 7 gün ayakta 1 hafta" gibi geyikler yapıyorsan yazıklar olsun geldiğin noktaya. Bari alternatif tıp diye kendinden ayırdığın ve inanmadığın o yöntemlere bir göz at ne bileyim uyuşturucu ver, placebo uygula bir şeyler yap. Neyse sinirim geçmedi hâlâ. Bir kaç yüzyıl daha da geçmez. Tüm kulak ağrılarıma rağmen Merve Hanımcığım, Finlandiya'dan katılan dostumuz Ayşe Hanım ve eşi Yiğit Bey ile keyifli bir yemek yedik Nişantaşı'nda. Semtimiz çılgın atıyordu, belediyenin düzenlediği bir açık hava partisine şahit olduk, fena da çalmıyordu dj'ler, zaten her taraf süslenmiş, insanlar da gayet eğleniyor ve fotoğraf çekiniyorlardı, güzel ve enteresan bir yer Nişantaşı gerçekten de.

Hafta sonumu kulak ağrım ve hava muhalefeti sebebiyle evde youtube'dan video'lar izleyerek ve bol bol Regina Spektor dinleyerek geçirdim. En sevdiğim müzisyenler listesinin her daim en üstlerindedir bu ablamız. Müthiş bir söz yazarı ve bestecidir, kendisinden önceki yazılarımda da bolca bahsetmişimdir hatta favori şarkılarımdan oluşan bir paragraf bile yazmıştım sanırım tam şu yazının üçüncü paragrafında. Öncelikle Regina Hanım kendi facebook ve twitter hesaplarından bir video paylaştı geçenlerde. Machine parçasının cover'ı. şarkının orjinali de müthiştir ama cover'ı gerçekten de efsanevi, işte bunu izlememle hafta sonumu youtube'da geçirmeye başlamam bir oldu. Bu müthiş cover'ı buradan dinleyin lütfen! Tabi ki yine mükemmel sözler, müthiş bir müzik, kısacası bir müzikal deha! Sonrasında "The Live Room" adlı bir programda söylediklei 5 şarkıya denk geldim. Öyle güzel ki. Hepsini sırayla buradan dinleyebilirsiniz. En son olarak da şu video'yu paylaşıyorum. Bir konserinde "Ballad of a lovable dictator" olarak adlandırmış, hatta dictator kelimesini seyircilere sorup buluyor çok tatlı. Ahahah. Gerçekten bir değil bir kaç maaş bile gömülebilir bu kadının bir konserine, o gelmezse ben gideceğim en sonunda.

Sonra vaktiyle Nil İpek Hanım'ın gösterdiği 2 adet Kimbra video'su vardı. Onlara bir bulayım da dinleyeyim dedim. Hatta Kimbra konserinden sonra izlemiştim ben bu video'ları da öncesinde izlesem herhalde giderdim konserine ne olursa olsun diye düşünmüştüm. İkisi de ayrı kategorilerde aşırı etkileyici video'lar sınıfına giriyor. Birincisi ne güzel şarkı yazmış ne kadar güzel çalıp söylemişler dedirten akustik kategorisi: Wandering Limbs. Sam Lawrence adlı Ozan Beyvari bir arkadaşımızla söylüyorlar bu video'da. İkinci kategorimiz ise ablamızın müzikal dehasına hayran bıraktıran kategori, biraz el çabukluğu, biraz büyücülük, biraz da analitik düşünce diyelim: Settle Down. Bakmayın ilk 456 dakika çalmadıklarına, ekip de muhteşem! 

Bu arada Nil İpek Hanım'ın makinesiyle Merve Hanımcığım tarafından çekilmiş bir Taşoda fotoğrafı da Emir Bey sayfasının kapak fotoğrafı olmaya hak kazandı. Emeği geçen herkese sonsuz sevgiler. Murat Bey'in şu video'suna denk geldim hafta sonu yine, pek güzel hem şarkı, hem video hem de sevdiğimiz bir sesi yıllar sonra tekrar dinlemek. Bir de Ahmet Bey'in paylaşımı üzerine şöyle bir şarkıya denk geldim, gerçekten baya etkileyici, vaktiniz olunca muhakkak dinleyin.

Bu arada son sözüm sözlük yazarı eşe dosta bir sitem mahiyetinde. Arkadaş geçen bir vesileyle Emir Bey adına ve kendi adıma yazılmış bir kaç entry'ye denk geldim. 2 sene önce öldüğümüz ya da müziği bıraktığımız düşünülebilir kolaylıkla. O kadar facebook sayfamız var, Mavi Büyücüler blog'umuz var, soundcloud hesabımız var ama ne yazık ki sözlükteki verilen bilgilerde bunların pek izi yok, yazılar eski tarihli olduğu için. Ben demiyorum ki oturun Emir Yargın Efendi'ninki gibi bir wiki sayfası döşeyin ama yine de arayanı yönlendirmek sevaptır. Ahahahaha.

Son olarak. Fazla link göz çıkartmaz.

Çarşamba, Aralık 26, 2012

Importance of metrobüsing in a corporate life.


Evet efendiler yine birikti yazılacak konular. Öncelikle hafta sonundan başlayalım. Dut Şerbeti adlı bir oyuna gittik annemle. Oyunun yazarı ve yönetmeni Sertaç (Ayvaz) Bey bizi karşıladı, annemle arkadaşlar. Ayak üstü biraz sohbet ettik, ardından oyuna girdik. Tiyatro konusunda biraz cahil bir insanım ancak modern bir düzenleme vardı salonda. Yani seyirciyi oyunun içine alan cinsten ki zaten giriş ve çıkış sahneleri de seyirciyi fiziki olarak oyuna dahil edecek şekilde tasarlanmış. Kadına şiddet ve bunun aile ve uzun vadede oluşacak olası aile(ler) üzerine etkilerini işliyordu oyun. Tiyatronun her gittiğimde tekrar hatırladığım -ya da yeniden fark ettiğim diyelim- çarpıcılığını yaşadım yine. Televizyonda, filmleri, dizileri, haberleri izlerken ya da gazeteleri, kitapları okurken asla hissedemeyeceğiniz -hissizleştirildiğimiz- bir gerilim yaşatabiliyor size. Annem de ben de etkilendik ve daraldık izlerken ki sanırım bir dramın amacı da bu olsa gerek. Aralık gösterimleri bitti ancak broşürde yazdığına göre Ocak'ın 9, 18, 25 ve 26'sında saat 20:30'da Tiyatro Açıkça'da gösterimleri devam edecek. Bu tiyatro da hemen Rexx Sineması'nın hizasındaki Burger King'in karşısındaki pasaj/apartman karışımı yapının içine girince bir kat aşağıda. Vaktiniz olursa bahsi geçen tarihlerde bu tek perdelik dramla değerlendirebilirsiniz değerli vaktinizi. Bu ay tiyatrodan yana şansımız yaver gidiyor, SBR'nin oyunu Annemin Cinayet Listesi ile yüksek bir hızda başlamıştı ay başında maceramız hatırlayacağınız üzere.

Bu arada hafta başında işe başladım! Ancak bununla ilgili gelişmeleri bir kaç paragraf altta daha detaylı anlatacağım.

Pazartesi akşamı yani ilk mesaimin ardından işten çıkıp Enis Ağabey'le buluştuk Mecidiyeköy'de ve okula doğru yola koyulduk, bizle eş zamanlı olarak annem de Beşiktaş'tan okula doğru hareket etmişti. Kapıda buluştuk ve aşağıya indik. Konsere yetişmiştik! Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü'nün (BÜTMK) kış dönemi koro konseri olan Mahur Beste'ydi yetiştiğimiz konser. Bir korist ve solist olarak yetişmem ayrıca iyi oldu tabi. Pek keyifli geçti konserimiz, sahnede görmekten mutlu olduğumuz koronun genç yüzlerinin yanı sıra sahnede göremediğimize ve birlikte olamadığımıza üzüldüğümüz dostlarımız da oldu. Faruk Hoca yine olanca tatlılığıyla seyirciler arasındaydı. Neyse solomu da kazasız belasız atlattım. BTS kod adlı Albert Long Hall'dan da her daim etkileneceğim sanırım. Sizle konser repertuvarımızdan çok beğendiğim iki şarkıyı paylaşmak istiyorum. İlk eserimiz bir Dede Efendi bestesi. "Ah yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü." diye başlayan pek hoş sözler ise Şeyh Gâlip'e ait. "Kimi terk-i nâm ü şâne kimi itibâre düştü." diyerek de hayli (highly) vurucu bir bitiriş yapmış. Buyurun buradan dinleyelim. İkinci muhteşem eserimiz ise Hacı Arif Bey imzalı:

"Gösterip ağyâre lûtfun bizlere bigânesin
Bivefa görmek ne müşkül âşıka cânanesin
Böyle üzmek şânına lâyık mıdır divânesin
Bivefa amma cihanda sevdiğim bir tanesin."

Her şeyi geçtim (Şebnem Hanım da hak verecektir) sırf şu üçüncü satır için dinlenir bu eser, buyurun siz de dinleyin. Bu arada konserde favori solistim yine Rıdvan Bey'di. Okuduğu eserin ismini bir türlü kaydedemediğim için paylaşamayacağım ama ne güzel bir icradır o arkadaş, denecek söz bırakmadı bizde.


Sonraki gün, yani salı günü, yani bir diğer deyişle dün, tempomdan hiç ödün vermeyerek mesai çıkışı sırtımda gitarımla yine Mecidiyeköy'de önce Merve Hanım ardından da Nil İpek Hanım'la buluşup bir başka konser vesilesiyle tekrar okula geçtim. Bu sefer de Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü'nün (BÜMK) Taşoda Kış Konserleri'ydi yetişmeye çalıştığımız. Yetiştik. Biraz ayrı bir dünyadan geliyormuşçasına sıra bize gelince sahneye kurulduk ve başladık çalmaya. Ayrı dünyamızın sebebi öncelikle Nil İpek Hanım ve benim kurumsal kostümlerimizdi, bir diğer sebep herkesin kalabalık çıktığı ve genelde ayakta çaldıkları bir sahneye 2 kişi sandalye çekip oturmamızdı, son sebep ise fazlaca sakince bir müzik yapmamızdı. Organizasyon pek güzeldi, bize de çok kibar davrandılar. Gönüllerimizin en birinci seyircisi Merve Hanım vardı önde, bir kaç tanıdığımız dostumuz da ön sıralarda yer aldı, onun dışında salonun farklı köşelerine dağılmış yine bir kaç avuç insan vardı sanırım "ne yapıyor bu yaşlılar" diye bize bakan. Neyse biz mutlu mutlu ve sakin sakin şarkılarımızı çaldık ve indik. Ne kadar özlemişim GKM'yi ve Kış Taşodası'nı. Salon konserlerine her zaman hayranım. Nil İpek hanım da pek memnundu seslerden ve ortamdan zannımca. Böylece 2. kez maksimum akustik Emir Bey performansımızı sergilemiş olduk ki daha devamı gelecek bunun bence. Tanıdık ve tanımadık bir kaç zarif geri dönüş de aldık, mutlu olmamıza yeter bunlar bir kaç hafta bence.

Gelelim iş dünyasına. Evet efendim granit alanında öncü bir firmamız benim onları iyi yöneteceğimi düşünmüş olmalılar ki beni işe aldılar. Şirket yönetmek zor iş çok yoğunum 3 gündür, bakmayın konserlere çıktığıma falan. Şaka bir yana MT (Management Trainee) ya da yönetici adaylığı ilanına başvurduğum firmamızda satış departmanında işe başladım. (Kariyer.net çalışıyormuş bu arada gerçekten şaka gibi.) Sanırım şirketin ilk MT'si benim. Ben dahil herkeste bunun bir şaşkınlığı ve heyecanı var. Oryantasyon kısmındayız şimdilik, farklı departmanlardan "işler nasıl yürür, biz ne yaparız" temalı eğitimler alıyorum, bilgisayarım da oldu ancak daha kendi departmanıma yerleşmedim. Bilgisayar demişken bugün 2-3 dakikamı Windows 8'de "Başlat" menüsünü arayarak geçirdim, tam olarak bulduğum da söylenemez ama ona yakın bir şeyler buldum. İlk izlenimim aşırı hızlı açılıp kapanan bir işletim sistemi olduğu yönünde, adamlar iPad'e bağlamışlar maşallah. Neyse üçüncü günümü de geride bıraktım ancak mesaim haftada 6 gün, bu yüzden bu hafta için çoğu gitti azı kaldı diyemiyorum henüz. Tabi şirket yönetmek zor ne yapalım. Ahahaha. Belitmeden geçemeyeceğim, Ilgın Hanım'ın Londra'dan 17 Kasım'da gönderdiği ve çoktan umudumuzu kestiğimiz "bu kart şansını döndürsün" temalı kartı tam işe başladığım gün yani yaklaşık 35 günün sonunda elime ulaştı. Kalbi temiz bence Ilgın Hanım'ın ondan hep. Bu arada metrobüs strikesback.

Not: Serkan bey bunu okuyorsanız yardımınıza ihtiyaç duydum, Gandalf'ın Frodo'dan ayrılırken (Yüzük Kardeşliği'nin en başlarında) kurduğu bir cümle vardı "beni en beklenmedik anlarda bekle" temalı bir cümle, neydi onun İngilizcesi? Kitabı karıştırmaya üşendim bilgisayardan kalkıp. Başka Orta Dünya töresine hakim birisi varsa o da cevap verebilir buna.

Cuma, Aralık 21, 2012

Herkesin Kıyameti Kendine


Efendim geçtiğimiz günleri hastalıklı geçirdiğim yetmiyormuş gibi bir de geçtiğimiz gün koro provası sırasında teklemeye başlayan sol kulağım, provayı takiben yediğimiz yemek sırasında tıkandı. Ne çirkin ne tahammül edilmez bir his öyle o arkadaş. Dünya mono dinlemeye gelmiyormuş alışmışız hep stereo'ya. Böyle kulaklığımın teki bozulmuş ya da 2+1'im 1+1'e düşmüş gibi boynum büküldü gerçekten de. Bir de iç ses oranları değişti sol taraf tıkanınca monitörü de %40 kadar yükseltmiş olduk, dışarıyı duyamamak bir yana kendi sesimden de tiksindim. Neyse bugün gittik doktora açtırdık çok şükür parası neyse verdik. Parası neyse verdik diyorum keza uzun zamandır işsiz gezdiğimden kelli artık beni evladı sayan bir devlet yok yani sosyal güvencesizlik yaşıyorum, neyse bir kaç güne geçer.

Şimdi üstteki paragrafın içinden açacağım 2 konu var. Birincisi koro provası dedim. Neyi prova ediyoruz hiç merak etmiyorsunuz eminim ki ancak ben yine de belirteyim: 24 Aralık Pazartesi akşamı saat 19:30'da Albert Long Hall'da gerçekleşecek olan BÜTMK (Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü) dönem sonu koro konserine hazırlanıyoruz. Mahur Beste adlı bu hoş konsere klasik müzik seven herkesi bekleriz. Dilim dönerse hatta bir eser de ben söylerim sizlere hazır oralara kadar gelmişken.

En üst paragraftan bir diğer cımbızlayacağımız öğe ise paragrafın son cümlesindeki bir kaç güne geçer kısmı. Bir aksilik olmazsa ben de yetişkinlik görevlerinin en önemlisi en kutsalı olan düzenli çalışma hayatına adım atacağım önümüzdeki hafta. Yarın -yani artık bugün- evraklarımı teslim etmem lazım tabi. Herkesin 21 Aralık'ı kendine demek ki Maya kardeşler. Yok yok o kadar karamsar değilim, her zaman dediğim şeyleri söylüyorum kendime tekrar tekrar, umarım hayırlı olur ve iyi insanlara denk gelirim. Bu tür bilinmez durumlara yıllardır tam olarak şöyle bakıyorum:


Gelelim son paragrafa. Merve Hanımcığımla vardık Hobbit'i izledik. Bana kalırsa Yüzüklerin Efendisi'ne oranla daha iyi bir uyarlama, üstelik biraz daha masalsı bir eser olduğu için ufak tefek yönetmen ya da senarist yorumlarını daha rahat kaldırıyor. Tabi her şeyin de bir sınırı var ama o dağdan kopup birbirine kafa atan, sille tokat girişen yaratıklar neydi öyle arkadaş. Haydi öyle saçma sapan karakterler yarattın, daha güzel dövüştüremedin mi? Laleli esnafı gibi, sarı dolmuşçu gibi kafa atıp aparkat falan çekmeler. Neyse tam onu affediyordum ki bir Necromancer yapmışlar, sırf o yüzden affedemedim. Ben paint'te spreyle daha iyisini yaparım, koskoca Sauron'a yapılacak hareket değil şu. Bir de Boz Radagast'ı ötekileştirme ve basitleştirme var. Tamam bunun kitabımızda da yeri var, haydi masalsı anlatım daha sevimli olur diye yapıyorsunuz onu da anlıyorum ama yine de belirtmeden geçemeyeceğim bu durum benim gücüme gidiyor. Zaten 5 büyücü var, ikisi gitmiş belasını mı bulmuş mevlasını mı belli değil, biri sinsinin önde gideni bayrak tutanı, öbürü ateşle oynuyor, Radagast da hayvanlarla anlaşıyor farklı bir kafa yaşıyor. Onu hor görmeyelim, ona sahip çıkalım. Şurada teke tek kalsan tek kelimesiyle feleğini şaşırtır yemin ederim. Hürmet gösterin azıcık büyücülere. Neyse sinirlendim yine ama yanlış anlaşılmasın film güzel film, gerçi ben senede ortalama 1 filme giden biri olarak çok sözü dinlenmeye değer olmayabilirim hüküm verme konusunda ama olsun. Bir de şu şarkı beni izlerken de sonrasında da çok derinden etkiledi, siz de dinleyin pek bir spoiler'lık yanı yok: Misty Mountains.

Yeni bir dünyada yahut yeni bir düzende görüşmek dileğiyle!

Salı, Aralık 18, 2012

Zehir


Arkadaş! Havada bulutu görür görmez "Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da" klibini paylaşıyorsun da hava güneşliyken neden "Kış Güneşi" paylaşmıyorsun? Hayır Tarkan'ı mı sevmiyorsun nedir derdin söyle de biz de bilelim. Biz de biliyoruz MFÖ'nün ne kadar müthiş bir grup olduğunu ama hatırlatırım ki kışın daha az bulunan şey güneştir, klasik değer teorimize göre az bulunan şeyler değerlidir, o zaman kış güneşi yağmurdan daha değerli oluyor. Neyse diyeceğim odur ki güneşi görünce hemen sokağa fırlamayı biliyorsunuz ama evden çıkmadan bir Tarkan dinleyin önce. Paylaşımına karışmayacağım ama dinle en azından. Ne demiş sanatçı: "Yürekli olmadan meydan okunmadan yaşanmaz aşk." Bunu dedikten sonra ikinci paragrafa bağlıyorum konuyu.

ODTÜ'de çıkan olayları bir kısmımız duydu bugün ancak. Neden? Çünkü dünyanın en önemli olayı da olsa medya iktidarın istemediği olayları gündeme getirmiyor, getirirse de çarpıtıyor. Bize de takip edebildiğimiz kadar bağımsız kaynakları takip etmek kalıyor. Ne görüyoruz, artık alıştığımız üzere bir vahşilik ardından da bunu yorumlarıyla yeren ve taçlandıranlar. Ben konuşmayacağım daha, içim acıyor böyle şeyleri gördükçe, okudukça, konuştukça. Siz okuyun şuradaki 10-15 sayfalık yorumları kendi puanlamanızı yapın. Bir de ben dün başbakanın bir konuşmasını dinledim, nerede olduğunu unuttum ancak hayatımda gördüğüm en kışkırtıcı en bölücü konuşmalardan biriydi. Bir insan kendini seven, kendine güvenen insanlara ancak bu denli güzel içindeki zehri aktarabilirdi.

Bir fotoğraf blog'u açayım dedim, tasarımını beğenemedim bir türlü, geri kapattım; bir de arada sırada hâlâ güzel şeyler oluyor neyse ki!


Konuyla zerre kadar alakası olmasa da güzel bir WePlay gecesi hatırası, buraya koymadan geçmek istemedim. Bir de annemin Murathan Mungan'a yazdığı ve ardından facebook'ta da paylaştığı şu mektup var ki çok etkileyici gerçekten de:

Bu aralar geçmişe fena kaptırdım kendimi, fotoğraflardan sonra şimdi de bir mektup... Aslında bu mektubu 3 ay önce kaleme almıştım, bugün çok sevdiğim değerli şair ve yazarımız Murathan Mungan'ın resmi sitesinde yayınlandığını görünce burada da paylaşmak istedim. :)

Çocukluk Arkadaşım


Mardin'de iki katlı bir ev, alt katta biz oturuyoruz; annem, hasta babam ve kardeşlerim… Dört ya da beş yaşlarındayım, çoğu zaman kendi kendime oynuyorum evde, bazen de yakında oturan Sıddık amcamlara gidiyorum. Babam hep yatıyor, baş ağrılarından muzdarip, yarı felçli… Annem hastanede çalıştığı için evde yalnızken en büyük eğlencem pencerenin içindeki geniş cumbada oyuncaklarımla oynamak. Pencerenin önünden, üst kattan inen elektirik telleri geçiyor… Birgün belki bilerek, belki de farkında olmadan o tellere dokunuyorum ve ceryana kapılıyorum, ağabeyim de beni kurtarmak için bana sarılınca ikimiz de çarpılıyoruz. Durumun kötüye gittiğini fark eden babacığım yattığı yerden bastonuyla telleri kopararak bizi kurtarıyor. Tabii çığlıklara ilk koşan üst kat komşumuz avukat amcanın karısı Habibe teyze oluyor. Hastane faslından sonra eve geliyoruz ve çocukluğumun en tatlı (!) anılarından biri; bir kucak dolusu şeker kalıyor o günlerden aklımda… Habibe Teyzenin bir oğlu var benim yaşlarımda: Muro. Ona üstü açık spor bir oyuncak araba alıyorlar içine binilebilen türden, rengi kıpkırmızı… Muro bazen beni de arabasına bindiriyor ve evin önündeki kaldırımda geziyoruz etrafa caka satarak. O sanki benim "Beyaz atlı prens"im… Ben de ona, karşılık olarak türkü söylüyorum:


Muratgil'in damından atlayamadım 
Liralarım döküldü toplayamadım 
Mardin kapısında vurdular beni 
Hevsel bahçesine koydular beni 
Gözüm kapanmadan görseydim seni 
Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam

El alem al giymiş ben karalıyam 

Bu türküyü ne zaman duysam gözlerim dolar ve hep o kırmızı arabayı, beni arabasıyla gezdiren Murat'ı hatırlarım. Sene 1959 belki de 1960. Babamın hastalığının ağırlaşması üzerine onu İstanbul'a götürmek için trene biniyoruz. Günlerce süren tren yolculuğu ve korkudan gözlerimi kapayarak ağladığım bitmez tükenmez tüneller. Mardin'den belleğime kazınmış en güzel (belki de en acı) anılar… Sene 2012, artık tam 58 yaşındayım, emekli bir edebiyat öğretmeniyim. 3-4 ay önce Hürriyet Gazetesi'nde sevdiğim yazar Murathan Mungan'la yapılmış bir söyleşiyi okuyorum. Yazar çocukluğunun Mardin'de geçtiğini söylüyor, "acaba?" diyorum ve o güne kadar dikkat etmediğim bazı ayrıntıları araştırarak öğreniyorum: Murathan Mungan Mardinli, babası avukat, 1955 doğumlu vs. vs. Tekrar "acaba?" diyorum, "Bu Murat benim çocukluk arkadaşım olabilir mi?" Hemen ablama ve ağabeyime soruyorum, Habibe teyzelerin soyadının Mungan olduğunu teyit ediyorum. Severek okuduğum ünlü yazarın çocukluk arkadaşım olduğunu yıllar sonra da olsa fark etmek beni çok sevindirdi. 53 yıl öncesinin anıları yeniden resm-i geçit yaptı gözlerimin önünde ve ben bunu sizinle de paylaşmak istedim. Eğer siz de o günlerden bir şeyler hatırlarsanız ve çok eski bir dosta "Merhaba" demek isterseniz çok sevinirim. Selam ve sevgilerimle... 

Nurten (Bengi) Aksoy (04.09.2012)


Cuma, Aralık 14, 2012

Şarkılar & Yazılar


Gerçek bir raksıtar (rock star) olduğum için tabi ki yine inanılmaz yoğundum bu aralar. Yazacak nice nice şey biriktirdim, masamın üstü not kağıtlarıyla doldu taştı tabi. Geçmişten gelen bir şarkıyla geleceğe ışık tutalım o zaman, bu bol bağlantılı yazının ilk bağlantısı için buradan buyurun: Aynı Yollar. Bu şarkıyı ne için dinlerseniz o konuda sizi üzebiliyor, enteresan. Tıpkı albümdeki diğer tüm şarkılar gibi. "Niye yine aynı yollara bile bile giriyoruz." by Onor Bumbum.

İkinci şarkımız ise yürekleri dağlayan sesiyle Yasmin Levy'den geliyor o zaman. Me Voy diyor, yani "benden bu kadar kankalar bana müsaade" diye Türkçe'ye çevirilebilir. Bana göre en güzel, en net, en temiz albümü olan 2005 çıkışlı La Juderia albümünden geliyor bu eserimiz. Gerçekten mükemmel bir albüm, her şarkı tokat gibi, elinizde yoksa edinin dinleyin.

Şimdi atarlı bir konumuz var. Üzerinden bir hafta vakit geçti herkesin heyecanı sönmüştür eminim ki, malum bizde gündem maksimum 3 gün aynı konuya ev sahipliği yapabiliyor. Geçtiğimiz hafta İnci Pastanesi'nin tahliye kararı çıkmıştı bildiğiniz üzere. Hepimiz gözlerimizin önünde "kültürel mirası koruma" temalı komisyonların onayıyla kültürel bir mirasın yok edilişini izledik. Hem de gerçekten vahşice bir yok ediliş. Kendini muhafazakâr olarak tanımlayan ve bu yönüyle gurur duyan hükümetimiz ve belediyemiz ise anlaşılan o ki yeni cami projeleri yapıp, eskileri de yenileyip muhafaza etmenin ötesine pek çıkartamadı vizyonunu. Böyle deyince eminim dinsiz etiketini yapıştırdınız bana ancak şunu da görmek lazım İstanbul gibi şehirleri oluşturan ve güzelleştiren tek bir öğe, tek bir bakış açısı ya da tek bir kültür grubu değildir. Birbirinin içine geçmiş, birbiriyle birlikte yaşamış ve kısmen hâlâ yaşamaya devam eden ya da gayret eden unsurlar böyle bir kozmopolit yapıyı oluşturabilir. Bu şehirleri özel kılan da budur, bu öğelerden çoğunluk olsun ya da azınlık olsun herhangi birini yüceltirken diğerinin üstünü karalamak gerçekten vahşiliktir, sığlıktır, vizyonsuzluktur. Cuma günü konsere giderken İnci'nin önünden geçtim, ufak tefek bir hareketlenme olduğu için hemen yığmışlar bir polis otobüsü ya da bir otobüs polisi. Bu da korkaklıktır, içim acıdı orada iki üç kişi sağa sola balyoz geçirirken bir avuç insan da dokunsan ağlayacak gözlerle olayı telefonlarına çekiyorlar, kanıt yaratıyorlar. Bu durum da ayrı bir enteresan da neyse onu atlayacağım, o konu bu paragrafın konusu değil. Ne yapmalı, nasıl karşısında durulmalı bu tip vahşetlerin onun da tam yöntemini bilmiyorum. Karşınızdaki kararı alanlar, uygulayanlar, karşı duranları cezalandıranlar o kadar dışa kapalı ve kendinden emin davranabiliyorlar ki! Herkesin kültürel ve doğayla ilgili konularda tüm öğeleri kapsayacak ve koruyacak şekilde muhafazakârlaşması dileklerimle. Konu organ isimlerine gelince utanıp hemen muhafazakârlaşıyoruz halbuki, kendi adımıza da değil toplum adına utanıyoruz, bel altı şakalarımızı ulu orta yapmaktan hiç çekinmesek de. İç sıkıntısı.

İnci'nin yıkılmasına şahit olmayı pek kaldıramadığım ve akşamki konser için ses düzenlemesi yapmam gerektiği için oradan ayrıldım. Ben 7-8 senelik bir İstanbullu olarak buna üzülüyorum, milletin umrunda değil, neyse üst paragrafta bırakalım bu konuyu daha sinirlenmeden. Geçtiğimiz Cuma 60 m2'de bir ilke imza attık. Nil İpek Hanım'la sadece ikimizden oluşan bir Emir Bey konseri verdik. Aldığımız geri dönüşler de bizim kendi fikrimiz de bunun pek hoş olduğunu gösterdi. Bundan sonra bir süre daha böyle devam ederiz sanırım. Çünkü hem seslerimizi bastırmadan rahatça söylüyoruz -sessiz ve dikkatli dinleyicilerimiz sağolsun- hem de şarkının en saf, en temel halini ortaya koyabiliyoruz. Bir süre böyle devam etmek hem şarkıların anlaşılması, hem de pişmesi için bir fırsat olabilir, uzun vadede kayıtlar yapılıp elektirikli bir kadroya geçebilirsek şayet Emir Bey akustik konserleri de (ev konserleri hariç) böyle ikili performanslar olarak kalabilir zannımca. Neyse zaman gösterecek. Önümüzdeki ay yine 60 m2'de buluşmak üzere diyelim şimdilik, sizleri de bu konseptte yaptığımız en güncel kayıt olan Buğulu Camlar ile başbaşa bırakalım. Bu arada konserde bizi hep olduğu gibi yine yalnız bırakmayan tüm dostlarımıza nice teşekkürler, özellikle Duygu Başkan'a yanında getirdiği ordu ve onlara verdiği "sessiz olmazsanız kalbinizi kırarım" temalı vaaz için ne desem az. Bir de peçeteye istek almış olduk yıllar sonra. Ahahahah. Zaten bis yapabilelim diye o şarkıyı sona saklamıştık biz, Merve Hanım'la ve Nil İpek Hanım'la yaptığımız mini çakallık planlarımız bu yöndeydi yani.


Şimdi gelelim eşimiz, dostumuz neler yazmış, insanlar neler yapmış paragrafına. Değerli Melis Hanım'ın pek beğendiğim fantastik bir mini öyküsü var tam şurada. Kendisi sevdiğimiz yazarlarımızdan, yazıyı okurken şu şarkı da dinlenebilir. Bir diğer iç parçalayan yazımız Meltem Hanım'dan geliyor, genel mutsuzluğunu (mutsuzluğumuzu) açıklıyor, buyurun buradan yakın. Ilgın Hanım sokak sanatını kanıtlamaya devam ediyor burada ufak ufak. Ayça Hanım hayat diye birisinden bahsediyor, en içten en gerçekçi şekliyle her yeni yazısında. Bir de böyle komik ufaklıklar var, evet uzaktalar ama bir vakit gelecek daha detaylı tanışacağız muhakkak. Finlandiya muhabirimiz de buraya uğramak için hazırlıklara başlamış anladığımız kadarıyla. Sonu yine üzücü biten bir diğer yazımız da Nil İpek Hanım'dan geliyor. Neden çözemiyoruz biz dertlerimiz acaba bir türlü? Bunlar okurken beni doğrudan etkileyen şeyler, paylaşmak istedim o yüzden.

Müzikal dünyada neler oluyor diye merak edince de aldığım notlardan şunlara ulaşıyorum. Hediye Güven Hanım çok sevdiğim Yengeç parçasının klibini yayınladı, şarkıyı da dinleyin bolca, klibi de izleyin. Mutrib'in Son Nefes adlı şarkısına denk geldim which is pek hoş. Bir de şu şarkıyı (Why This Kolaveri Di) bir yerlerde duymuştum ama bu sahnelerle ilk kez izledim. Ne kadar güzel bir şarkı, ne güzel sahneler, böyle bir klip yapmak lazım evet. 3 adet çılgın eser ise bizim yakın çevremizden geliyor doğrudan. Emir Yargın Efendi Adele Hanım'ın Antalyalı ajan filmi için yaptığı şarkıyı yeniden düzenlemiş (remix) ve ortaya gerçekten müthiş bir iş çıkartmış. Buradan dinleyip, buradan da sözlerini izleyebilirsiniz (şakalı hem). Nil İpek Hanım sonunda Durak adlı parçasının pek sevimli bir kaydını yayınladı, gerekli durağı kaçıranlara gelsin bu şarkı da! Bir de 2009'dan gelen bir kayıt var ki beni pek etkiliyor. Canberk Bey kardeşimize bu kayıtta Cihan Bey eşlik ediyor, dinleyin. Buraya tıklayarak da 24 Aralık tarihli BÜTMK konserinde solo olarak söylemem muhtemel olan esere ulaşabilirsiniz, pek hoş bir eser.

Dayanıp buraya kadar gelebildiyseniz -ki pek zannetmiyorum- endişe edecek bir şey kalmadı 2-3 kelâm daha edip yollayacağım hepinizi. Annemle sondan bir önceki gün Bienal'e gittik. Bu kentsel dönüşüm mefhumunun bir tek bizim içimize dert olmadığını görmek ve pek çok yaratıcı işle bunun ifade edilmeye çalışıldığını anlamak pek hoşumuza gitti. İçimiz daraldı ama amaçlanan da buydu zaar. Pelin Hanım bize rehberlik etti sağolsun ve bu sayede kısa bir sürede eserleri çok daha hızlı ve doğru bir şekilde görebildik. Tavsiye edeceğim ama bittiği için anlamsız olacak. Aynı akşam Merve Hanım'ın da katılımıyla "Annemin Cinayet Listesi" adlı oyunumuzun ilk gösterimine gittik Halep Pasajı'nda yer alan Maya Sahnesi'ne. Çok keyifliydi oyun, benim yaptığım parçaların oyunda tahminimden fazla yer tutması ise ayrıca bir keyifti benim için. Bir de oyun sonunda tüm ekiple birlikte sahneye davet edilmek çok tatlı oldu. 17'sinde bu yakada, 25'inde yine Beyoğlu'nda 2 gösterim daha olacak, kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Yine fazlaca uzun çok bol bağlantılı bir yazı oldu. Her gün bir paragraf okusanız günü gününe haftaya bitirirsiniz hem siz de yorulmamış olursunuz. O bağlantılar da güzel yerlere açılıyor emin olun. Sevgiler!

Cuma, Aralık 07, 2012

Neyin Yoğunluğunu Yaşıyorsam


Son 2-3 haftadır daha cumartesi pazar gününden önümdeki haftanın tüm günlerine en az bir program geliyor ve ecnebilerin "full throttle" bizimse "tam gaz" yahut "yardırmaca" tabir ettiğimiz yoğunluk seviyesine ulaşıveriyorum. Çok kısa yazacak vaktim var yahu olacak iş değil! Nokta nokta yazıyorum o yüzden:

. 7 Aralık Cuma, yani artık bugün oluyor, akşam saat 21:30'da Nil İpek Hanım'la beraber 60m2'de sahne alacağız. Kendi şarkılarımızı ve sevdiğimiz bazı şarkıları söyleyeceğiz, samimi bir etkinlik olacak gibi, bekleriz. Detaylara şuradan ve buradan ulaşabilirsiniz.


. Bir diğer Emir Bey haberimiz ise şudur ki, bugün yaptığımız provanın sonunda haydi bir şeyler kaydedelim dedik, Buğulu Camlar'ı kaydettik Nil İpek Hanım'la. Kendisi zarif sesiyle bana eşlik etti sağolsun, çok daha önemlisi bu şarkıyı beğenerek bana mânen eşlik etti ki bundan daha değerli bir katkı olamaz zaten. Bu yeni kaydı da ister bu paragrafın altındaki oynat tuşuna basarak, ister buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz.


. Bir diğer keyifli haber SBR'nin yeni oyunu "Annemin Cinayet Listesi"nin 11 Aralık Salı günü ilk gösterimini yapacak olması. Bunu neden yazıyorum peki? Çünkü bu keyifli oyunun içinde geçen 3-4 keyifli parça benim elimden çıktı, bir başka yazıda genişçe bahsedebileceğim komik ve keyifli tesadüfler sonucu olaylar gelişti ve şu an Salı gününü iple çekiyorum. Etkinliğin detaylarına buradan ulaşabilir, buradan bilet edinebilir, buradan da SBR nedir diye göz atabilirsiniz.

. Merve Hanım'ın evinde tasarladığımız çağdaş kanepelerden, yıllar sonra görüştüğümüz Melike Hanım ve Bahadır Ağabey çiftinden, Canberk Bey'le Yiğit Bey'in evinde geçirdiğimiz pek keyifli kayıt sürecinden ve artık sayısı milyonları bulan mülakatlarımdan bahsetmeyeceğim bile.

. Ancak bahsetmeden geçemeyeceğim bir şey oldu ki dün gece Nil İpek Hanım'la yine bir müzisyene hayran olduk. İsmi Selim Saraçoğlu, yaptığı açıklamalardan anladığımız kadarıyla sanal dünyada pek yer almıyor, ancak çok zamandır canlı dinlediğim en güzel şarkılardı. Etkileyici bir besteci, gitarist ve solist. 25'inde Dunia'da çıkacakmış hemen notlarımızı aldık.

. Bir de şu tıraş köpüğü ne iğrenç şey, ne zaman sıksam yüzüme o koku beni Topçu Füze Okulu'nun tuvaletlerine götürüyor, geçen sene Aralık ortası, acemilik, soğuk. Aman!

. Son olarak Ilgın Hanım kart atmış ama gelmedi, neyse ki kendisi çok öngörülü bir insan, kartın fotoğrafını çekmiş, yolladı. Değişik değişik insanlarız sonuçta hepimiz.