Pazar, Aralık 29, 2013

Çok Hızlı Ama Yanlış


Gündem öyle hızlı akıyor ki takip edeceğiz derken başka hiçbir şeye enerji kalmıyor. Bir de hızlı akıyor, gür akıyor gündem ama yanlış akıyor. Nil İpek Hanım'la çok beğendiğimiz bir Youtube yorumu vardır Umut şarkısının altında, "Sozler cok guzel. Ama yanlis." diye. Tam öyle yani çok hızlı ama yanlış.

Gündem çok hızlı akınca vakit buldukça kendimi Twitter'a veriyorum, keza gündemi gerçek zamanlı takip edebileceğim tek yer orası, unutmayayım dediklerimi oraya not düşüyorum ya da favori ekliyorum ki sonradan bulabileyim. İşte şu bir kaç günden unutulmasın istediğim bir iki şeyi sizlerle de paylaşayım.

Ahmet Hakan'ın şu yazısıyla işe başlayalım kibri tanrıyı aşanlara gelsin.
Bir adet Erbakan Hoca video'su, hahaha iyi yanlarını alın hocanın.
Bir annenin yüreği daha evlat acısını kaldıramadı.
Uludere / Roboski'nin üzerinden tam 2 yıl geçti, kimse umursamadı.
Polis ve halk Cuma gecesi İstiklal'de Noel'i kutladık.
Noel demişken, utancımızdan yerin dibine girdiğimiz şeyler gördük.
Devrimci Avukatlar'ın bir kısmı serbest kaldı.
...


Daha neler neler oldu efendim, kefenler mi giyilmedi, koşarak kat edilecek mesafelere uçaklar mı kaldırılmadı, fotoşoplar mı yapılmadı, davalar mı satılmadı. Kalbim şişiyor, kalbimin kurumasından daha iyidir tabi ki.

Bir yandan yazılar yazma, bir yandan müzik yapma gayretindeyim, arada bir şeyleri kaçırıyorum muhakkak ama affola. Yapmaya niyetlendiğim daha nice şey var, hepsinden önemlisi kendime bir program yapsam iyi olacak sanırım. Evet yeni yıl hedefim düzgün bir program olabilir.

Perşembe, Aralık 26, 2013

Lab'da Denk Geldiğim Adam



İnsanlar ölüyor yahu, sen ben gibi insanlar, kafası çalışan, düşünen, üreten, yazan, müzik yapan insanlar ölüveriyor, hem de en beklenmedik an en beklenmedik şekilde, bazen de kendi rızasıyla. Bak ne diyorum sen gibi ben gibi insanlar yahu bir farkımız yok. Bir durup düşünmek lazım, gerçekten de bir durup düşünmek ama. Durdum, düşündüm deyip devam etmek değil. Gerçekten üzen haberin detayları burada, umarım huzur bulmuştur. Biz ülkenin Allah'ın belası bitmek bilmeyen dertleriyle boğuşurken, iş güç temposu diye sonsuz bir döngüde kaybolmuşken, saçma sapan konserlerle sağdan sola nafile koştururken, birileri çıkıp yeter artık diyor, diyebiliyor. Bana bu kadarı yeter, şu ana dek yaşadığım hayat yeter, karışmayın bana yeter... Bunlar bana hepimizin ölümü gibi geliyor, hepimizin olası intiharları, sonumuz hayır olsun. Hepimize sabır.

Pazartesi, Aralık 16, 2013

Çirkinlikten Bir Duvar

Günler olmuş yazmayalı kimse de öldün mü kaldın mı kardeş diye sormuyor. Haydi beni geçtim, ben iyi kötü bir şekil yaşıyorum, zavallı ülke ne halde onu takip ediyor musunuz? Gezi'de yapılmaya çalışılan ufacık ve slogansız bir anma törenine polis müdahale ediyor, Mehmet Ayvalıtaş'ın annesi kalbi şiştiği için ölüyor gidiyor -hoş bok yolunda ölmelerle o kadar dolu ki buralar, kimse şaşırmıyor bile artık- adalet her zaman olduğu gibi müthiş aksak işliyor, rehine krizi çözer gibi suçsuzların bir kısmını salıyor birileri ve bir kısmı içeride kalıyor, bunun yanı sıra tutuklu avukatların pek çok diğer tutuklu insan gibi neden olduğu belirsiz tutuklulukları devam ediyor, 13 yaşındaki çocuk Gezi eylemlerinde sokağa spreyle yazı yazdığı için 6 yıl hapisle yargılanıyor. Babası da soruyor tabi "Bu demokrasiyse faşizm ne?" diye. Vekil olduğunu unuttuğumuz vasıfsızlıklarıyla dünyaya nam salmış sözde vekiller istifa edip olası yeni oluşumların rantından pay kapmaya çalışıyorlar, vasıfsız vekil demişken serbest çağrışım oldu herhalde, Kasımpaşalı oyuncu dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir futbol çirkefliğine imza atıyor, muktedir olanlar şehre ettikleri tecavüz yetmez gibi Ayasofya'ya dil uzatıyorlar bitmek bilmez açlık ve çirkeflikleriyle, doyun artık lanet olsun hepinize dedirtircesine...

Bunlar sadece bir kaç saniye düşününce aklıma gelen 1-2 günlük gelişmeler. Her gün bundan kat ve kat fazla pislik bu ülkede üzerimize yağıyor. Ama sanmayın ki bunları görmüyorum, duymuyorum, anlamıyorum. Bir şeylerin değişeceğini biliyorum, zamanını bekliyorum, iki gram olan beyinlerini de korkudan kaybedip alenen ve vahşice saçmalaşan insanlara tahammül etmiyorum yoksa ya da yavaş yavaş şartlar değişince bildiklerini anlatmaya başlayan, dili çözülüveren mübarekler gibi dilsiz şeytanlık da yapmıyorum. Biliyorum benim gibi içi şişmiş bekleyen niceleri var daha. Bekliyoruz ama müthiş kabaran bir öfkeyle, sonsuz bir nefretle, binlerce bedduayla. İşte ne bu samimi kızgınlığın karşısında durabileceksiniz, ne de daha güzel bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesinin. Hepsi bu belirtmek istedim. Melis Hanım'ın da tarif ettiği gibi "Gerçek nefret ise daha soğuk, daha hareketsiz ama külçe kadar ağır bir şeymiş." Hiç olmadığı kadar ağırız hepimiz.

Ben de istiyorum şurada yaptığım bir iki listeyi paylaşayım, haftaya olan konserden bahsedeyim ama olmuyor, çirkinlik böyle güçlü bir blokaj uyguluyor tüm hayatımıza işte, bekliyoruz ve yaşamaya devam ediyoruz, elimizden geldiğince.

Perşembe, Aralık 05, 2013

İki Konser Birden


Yarın yani 5 Aralık Perşembe günü Boğaziçi Üniversitesi'nde Müzik Kulübü'nün düzenlediği Akustik Sahne etkinliğinde sahne alacağız. Yenilenen Emir Bey kadrosunun da ilk görücüye çıkışı olacak bu uzunca bir aranın ardından. Tufan Bey, Berkay Bey ve Nil İpek Hanım'la sahnede olacağız. Repertuvarın yarısı bestelerimden, yarısı da sevdiğimiz şarkılardan müteşekkil, alıştığınız bir Emir Bey oranı diyebiliriz. 20:30'da en geç orada olmanızı tavsiye ediyorum, şayet dinlemek isterseniz. Konser Müzik Kulübü'nün Piyano Odası'nda olacak, büyükçe bir ev konseri tadında. Müzik Kulübü de Güney Kampüs'te 1. Erkek Yurdu'nun altında, Saatli Bina'ya bakan tarafta. Yolu düşen dostları beklerim. Etkinlik sayfasına da buradan ulaşabilirsiniz.


Perşembe konserini kaçıranlar ve tekrarını isteyenler için 6 Aralık Cuma akşamı da Kadıköy'de Karga'da sahne alacağız. Karga, Kadife Sokak'ta (Barlar Sokağı) hani Rexx'in sokağı olan sokak. Dinlemek isteyenleri 21:00 gibi bekleriz, Karga'da repertuvarımızın tamamına yakını bestelerimden oluşacak. Güzel bir haber de şu ki bizden hemen sonra Selim Saraçoğlu sahne alacak ki kendisi besteci ve şarkıcı kimliğini çok takdir ettiğim bir insandır, şiddetle tavsiye ederim. Etkinlik sayfamız da şurada. Bu güzel afiş de tüm diğer güzel afişler gibi Nil İpek Hanım'ın eseri.


Dünyanın her köşesinden benzer isyanlar benzer çığlıklar yükseliyor, siz de duyuyor musunuz? Bu sesleri çaresizce bastırmaya çalışan bir kaç geçici muktedir var her yerde, acımasızca "görevini yapan" polisler, kendilerine durumdan vazife çıkaran askerler, sermayeden ve ranttan yana patronlar, karaktersizlikten güce tapan insansılar ve bunların karşısında pırıl pırıl duran, umudunu kaybetmeyen ve daha güzel bir dünya için mücadelesine devam eden insanlar var. Acı çeken, zarar gören, yok edilen ama insan olduğumuza şükrettiren insanlar. Sadece sen ben değiliz zalimlerle savaşan, sadece bizim ülke de değil. En korkudan kokuşmuş patronun yönettiği medya şirketi bile haber akışında dünyanın farklı yerinden 3-4 isyan, protesto, direniş, çatışma -adına her ne derseniz deyin- haberi gösteriyorsa, gösterilmeyen neler vardır bir düşünebiliyor musunuz? Ben sürekli dünya kaynıyor gibi hissediyorum, doyum noktasını aşalı çok oldu. Benzer düşünen (sadece buralarda değil tüm dünyada) öyle çok kişiyiz ki! Bir kaç gündür kafamda dolaşan bu hissi sadece paylaşmak istedim. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu ve bir gün var olabileceğini bilmek ve düşünmek bile ne kadar güzel.

Öldürülen kardeşimizden bir kaç cümle ile bitireceğim:

"Çekilen acılar ve verilen canlar hep fedakarlık olarak tanımlanır. Ama bu fedakarlıkların sonu yoktur ki... İnsan tektir, hürdür. Dizginlenmemelidir."

Pazar, Kasım 24, 2013

Yeni İş ve Klasik Aralık Temposu


"Gerek müzikal, gerek finansal, gerek macerasal, gerek hayatsal kararların arifesindeyim, bir kısmının içindeyim, çok çılgın geçiyor anlayacağınız bu dönemler, kafamdaki tilkileri dizsem buradan İran'a yol olur, yolda bir kısmı vurulur." şeklinde başlamışım bir önceki yazının paragraflarından birine. Diyarbakır'da vurulan kediciğin de anısına göz kırparak. O yazıdan bu yana geçen iki haftadan bir miktar fazla sürede gerçekten de hayatımın rutinini ciddi anlamda değiştiren bir karar aldım. Bir kısmınızın bildiği, bir kısmınızın da şu an öğreneceği üzere iş değiştirdim. Şansımın ve dostlarımın yardımıyla çok uzun zaman sonra keyifle yaptığım, hemen her gün yeni bir şeyler öğrendiğim, kendimi istediğim yönlerde geliştirdiğim ve güvendiğim yönlerimden birini kullandığım bir iş buldum! Açıklıyorum: Sektörel bir haber ve bilgi kaynağı olan Eticaret Mag ve keyifli siteler arasındaki yükselen trend ListeList'te yazar ve düzenler olarak işe başladım ve hatta ilk haftamı bitirdim. Rabb'im nazarlardan korusun ama anlayacağınız bu aralar hayat bana güzel. Hatta sizle bu hafta içinde yazdığım biri iki şeyi paylaşayım, ilki Eticaret Mag'den gelsin, beni de şaşırtan bir konu olduğu için paylaşıyorum bu haberi. Dijital dünyada neler oluyor arkadaş dedirtti. İki tane de ilgi alanlarımdan seçerek el emeği göz nuru yaptığım liste var Listelist'te. Müzikli olan için buraya, İlluminatili olan için buraya tıklıyoruz.

Aralık yaklaşıyor ve yoğunluk da artıyor haliyle. Aralık ve mayıs ayları biraz lanetli aylardır, tüm dünyanın hızı bir kaç kat artar bu iki ayda, yapılacak tüm işler, gidilecek tüm etkinlikler, görülecek tüm arkadaşlar bu aya yığılır sanki. Aralık başı bizim de arka arkaya iki konserimiz olacak Emir Bey olarak. İlki 5 Aralık Perşembe akşamı Boğaziçi Üniversitesi'nde olacak, Müzik Kulübü'nün Akustik Sahne etkinliğinin bu dönem konuğu biz olacağız, Müzik Kulübü'nün piyano odasında yaratılan samimi atmosferin bir parçası olacağız biz de. Bu konser kaçıranlar ve Anadolu yakasında tekrar izlemek/dinlemek isteyenler için 6 Aralık Cuma akşamı da Kadıköy'de Karga'da sahne alacağız. Hem de Selim Saraçoğlu'nun da konseri olacak aynı gece! Dinlemediyseniz bu sizin ayıbınız, Karga'nın son albümünde (Kompile Karga 4: "Söz") kendisinin de pek güzel bir şarkısı var. Bu konserler için provalar yapar olduk çünkü Nil İpek Hanım'ı saymazsak kadromuz yepyeni olacak bu konserlerde. Tufan Bey bize bas çalacak, Berkay Bey de davul. Yeni kadrodan yana hem hepimiz bayağı heyecanlıyız, hem de umutluyuz! Her şey güzel olacak. Ajandalarınıza notlar alınsın.


Daha yazsam çok fazla şey çıkar ancak şimdilik yazımı burada kesiyorum. Sizle bu sabahımı güzel geçirmemi sağlayan 3 adet Evden Uzakta bölümü paylaşıyorum. Boş vaktinizde kesinlikle izleyin ve dinleyin:

Elif Çağlar'ı ne özlemişiz!
Kardeş Türküler tabi ki canavar gibi!

İki tane de atladığımız bölüm var evvelden ki bir tanesi Biz'in bölümü, tek kelimeyle çok güzel her şey. Bir diğeri ise The Secret Trio! İzleyin, pişman olursanız kaybettiğiniz vakti iade edeceğim.

Çarşamba, Kasım 06, 2013

Gulyabaniyle Dans


O kadar uzun süredir blog yazmadım ki, yazmayı unutmuş olabilirim. Baştan kusura bakmayalım, imlâ hatalarına düzeltme gelir belki, peki ya kırılan gönüllere? Evet ehem, bu saçma giriş cümlemizin ardından macera dolu hayatımda geçtiğimiz günler ve haftalarda ne oldu kısaca bundan bahsedelim. Eminim meraktan öldünüz çoğunuz yokluğumda. En son Antalya dönüşü yazmışım, insan oğlu şey misali, ne bileyim bir boyut kapısı misali, hop orada hop burada. Antalya'nın ardından da bir diğer önemli seyahatimiz vardı, Preforum 2013'ü gerçekleştirmek üzere eşi dostu, tası tarağı toplayıp Anadolu yakasından 100 kişi Didim'e gittik. Kalabalık gitmek güzel şey zaar. Öyle keyifli geçiyor ki vakit dostlarla, öyle güzel insanlarla arkadaş oluyorsunuz ki hızlıca. Forumun bir diğer önemi ise bizim ev sahipliğimizde gerçekleşecek Forum Erzurum'u ilan etmemiz oldu. Nisan'a kadar gün be gün artacak çılgınca çalışma tempomuza da bir tık daha hız vermiş olduk böylelikle.


Temponun yükseldiği alan sadece kulüpsel yaşamım değil, müzikal olarak da keyifli ve aynı zamanda yorucu bir koşturma sürecine girmiş bulunmaktayız. Aralık'ta biri kesinleşmiş iki adet Emir Bey konseri olacak. Bu konserlerde de kadromuzda bazı değişikliklerle sahneye çıkacağız, heyecanım büyük bu yüzden. 5 Aralık'ı bekleyin, ben de bekliyorum vallahi. Bunun dışında kayıt sürecine hiç ara vermeden devam etmek istiyorum Toz ve Tanışma'nın motivasyonu hâlâ üzerimdeyken. Tabi her zaman tüm süreçlerin ipleri elimde olmadığı için ve müzik dışında milyonlarca gerekli gereksiz şeye çokça vakit harcadığım için istediğim hıza ulaşamayabiliyorum ama sabrın sonu selamettir mottosuyla yoluma devam ediyorum. Önümüzde Saray ve Basit kayıtları var, bir sonraki adımlar da projelendirme halinde kafamda bekliyorlar.

Gerek müzikal, gerek finansal, gerek macerasal, gerek hayatsal kararların arifesindeyim, bir kısmının içindeyim, çok çılgın geçiyor anlayacağınız bu dönemler, kafamdaki tilkileri dizsem buradan İran'a yol olur, yolda bir kısmı vurulur. Bir de haftaya daha komik bir gelişme var ki o da şu: Tiyatro Ödülleri'nde en iyi tiyatro müziği dalında aday gösterilmişim. Hatırlayanlar olacaktır Annemin Cinayet Listesi adlı oyunun müziklerini yapmıştım geçtiğimiz sene. Bakalım onun ödül törenine gideceğim, çok komik değil mi sizce de? Neyse dediğim gibi provalarla, kayıtlarla, toplantılarla, sohbetlerle, koşturmacalarla, köle gibi çalışıp, rockstar gibi yaşamaya çalışmalarla geçmeye devam edecek gibi durur önümüzdeki günlerim.

Siyaset ve gündemden uzun uzun bahsedesim vallahi yok, gücüm de yok. Barzoluğun, magandalığın hüküm sürdüğü alanlar bunlar iyiden iyiye artık, odunluk in, etik out. Toplum mühendisleri, cehaleti örgütlemeye, vahşeti körüklemeye devam ediyorlar, insanlar öldürülsün, yakılsın, ideallerindeki topluma ulaşabilsinler diye. Öyle ince çizgiler seçiyor ki minik şeytancıklar, sizin evinize odanıza girerken toplumun da ahlâk takıntısını arkalarına alıyorlar. En temel özgürlüğünüzü tehdit ederken, iç çamaşırınızın içinde kendilerine yer ararken bile bir bakmışsınız siz "aaa olur mu öyle terbiyesizlik canım" nidalarına maruz kalmışsınız. Şu video'yu lütfen izleyin, o zaman belki idrak edersiniz nasıl bir korku imparatorluğunda yaşadığımızı ve bu paragrafın ilk cümlelerinde ne kast etmeye çalıştığımı. Şeytan hükmünü veriyor, ufak şeytancıklar (valiler, okul müdürleri, apartman yöneticileri, vb...) saniyesinde olayı fermanize edip sürecin yasama kısmını atlıyorlar, yürütüyorlar ve yargılanma yani intikam kısmına gelmek istiyorlar. Ah ah. Tekrar görüşünceye dek, sevgiler.

Nefessiz kalanlar için sağ ve sol burun deliğine ikişer fıs:

Emir Yargın - Kemik (olay budur dedirten yepyeni klip kardeşten geliyor)
Nil İpek - Dalyan (güzel dostlar da var işin içinde bir başka kardeşin sesiyle)

Salı, Ekim 22, 2013

17 Kaplanla Savaş Sanatı


Bugün 10 kaplan gücünde bir pazartesi atlattık, hatta 15, benim için öğleden sonra 17'ye çıktı çünkü 2 kaplanlık bir grip illetiyle daha uğraştım. Aman canım 2 kaplan da neymiş demeyin, insan aynı anda 2 kaplanla birden başaçıkamayıveriyor hele 15 tanesi de en ufak bir zayıf anını kolluyorsa pusuda. Neyse şu an ağzı burnu dağıtmış durumdayım, yarın rapor alma planları içindeyim, doktora gitmeliyim, yaklaşık 2 aydır önleyici müdahalelerle (pre-emptive strike) engel olduğum soğuk algınlığı türevi hastalık şu an kabus gibi üzerime çöktü. İş yerinde 6 milyon kez hapşurup 15 kez falan sümkürünce anlamalıydım işlerin bu noktaya varacağını. Bir de kırçıllı boğaz ve %75 tıkalı burun var ki hiç sevmem, düşman başına.

Çok keyifli bir tatili geride bıraktım ve belki de hayatımda ilk kez bir bayramı bayram olarak değil de tatil olarak geçirdim yarım gün hariç. Benim için şehirleri, mekanları, evleri önemli ve özel kılan tek şey içindeki insanlardır, bu sebepten ki Merve Hanımcığım'la gittiğim için güzeldi mesela Antalya, orada Orçun Bey ve Uraz Bey olduğu için, Uraz Bey'in kardeşi ve erasmûsî dostlarıyla birlikte Emir Yargın Efendi'yi ziyaret ettiğimiz için, 24 saatten kısa sürede maksimum Alanyasal verimi alabildiğimiz, Murat Bey'e denk geldiğimiz, Fadime Abla'yı gördüğümüz, kafa dengi yeni dostlar edindiğimiz için, Cansu Hanım'la havaalanında da karşılaşabildiğim için misal. Bildiğim bir şehirde olmak güzel tabi yine de, havasını tanımak, suyunu tanımak, insanını tanımak, semtlerini tanımak, yollarını tanımak önemli hep. Gerisi huzur, mutluluk, heyecan, şımarıklık, eğlence, keyif, sevgi.


Güzel şeylerden bahsettim tam kalbim yumuşuyordu ki yine vahşiler girdi aklıma, baltayla, vinçle, taşla, yumrukla. Kötülüğün egemenliği altında yaşadığımızı bilmek ne acı, tüm savaşımız da buna karşı ama tüm iyi niyetimizi yok edecek kadar acımasız hamleler geliyor sürekli, gerçekten kötü bu adamlar, şeytan bunlar şeytan ve hatta deccal dedirtecek, insanı bir anda Erbakan Hoca'ya bağlatan cümleler kurdurtacak. Yüzlerce binlerce ağacı kesmek, kanunsuzca, yangından mal kaçırır gibi, sinsice, kalleşçe. Başçakalın haleti ruhiyesi şehri yöneten belediye çakalına sirayet ediyor (hangisi daha iğrenç bilemedim) sonra bir bakıyorsunuz belediyeye çalışan onlarca minik çakal yeri gelince belediye çalışanlarının da haklarını canıyla başıyla savunan gençlere, çocuklara saldırıyor. Aaah ah! Gerçekten sürekli of çekiyorum kendi kendime ooof'lar çekiyorum, ülkeyi yönetenler ciğerime oturmuş da kalkmıyorlar gibi. Birileri dedi de yayıldı bir anda; fidanları asmayı, kesmeyi, yakmayı sevenlerin soyundan ya da soysuzluğundan geliyor hep iktidar, ne kadar mağdur görünmeye çabalasa da elindeki gücü zulmederek kullandığı her an geçmiştekilerden daha da zalim daha da vahşi olarak beliriyor karşımızda.

Duygu Hanım şöyle yazmış: "İnsanın doğayla mücadelesine çok tanık oldu dünya ama doğanın bir hükümetle bu kadar mücadelesine ilk kez tanık oluyor bence." Kötülükle iyiliğin savaşına bir kanıt daha, taraf seçme lüksünüz yok, gücünüz yettiğince direnmek ve gücünüz dahilinde savaşmak zorundasınız hepsi bu. Burayı lütfen okuyun, üniversitenin kendi sayfasından. Aaaah ah, ülkenin en zeki adamlarının, en sağlam akademisyenlerinin düşürüldüğü şu çaresiz duruma bak, karşılarında savaşamayacakları kadar yüzsüz bir bayağılık var sadece, muhatap bile almak dert.

Son olarak bir güzel haberle bitireyim yazıyı, içimiz şişik kalmasın, Karga'nın albümü artık yayında, tam buradan indirebilir ve dinleyebilirsiniz, çok şahane bir albüm, vaktim olursa detaylı bir albüm yazısı yazmak da isterim. Sayfaya tıklayınca açılan müzik sizi korkutmasın, durdurmak, kapatmak ya da kısmak isterseniz sağ üstte ufak bir müzik çalar var, sistem ondan ibaret.

Bugün de ölmedik ya bir süre daha ölmeyebiliriz bence. Diyeceklerim bu kadar.

Çarşamba, Ekim 09, 2013

Gümüş


Hafta sonu Merve Hanımcığım ile beraber Anish Kapoor sergisine gitmeye karar verdik, Atlı Köşk'e. Konuyla ilgili instagram'dan gerekli paylaşımları yaptım ve beklediğim yorumları da aldım. Adamın belli uzuvlara bir zaafı olduğunu düşünüyoruz, konuyla ilgili görsellere denk geldiğinizde bu fikri paylaşırsınız ya da paylaşmazsınız tabi ama bu bizim yorumumuz. Çok zamandır yapamadığımız bir şekilde bir kültür/sanat gezisi de yapabilmiş olduk böylece. Darısı nice konsere, sergiye ve benzeri etkinliğe. Bir de geçen günlerde annem, Züriye Teyze ve Enis Ağabey'le Kubbealtı Cemiyeti'nin Gençlik Korosu konserine gittik, ne uzak kalmışım farkında olmadan Türk Müziği'nden, ne özlemişim bir de onu anladım.


Gelelim müzikal gelişmelere. Üzerimden Tanışma'nın mutluluğunu hâlâ atabilmiş değilken bir diğer güzel haber de Karga cephesinden geldi. Kadıköy'ün en sağlam kalelerinden biri olan Karga bu hafta sonu söz temalı 4. derleme albümünü yayınlıyor. Yanlış hatırlamıyorsam  2. derleme albümde (Kompile Karga 2) Sakareller'in Sandık'ı açılış parçası olmuştu. Sandık'ın benim için önemli yanı Yarı Ömür EP'siyle beraber sadece performans anlamında değil kaydında da yer aldığım nadir Sakareller eserlerindendir. Çok severim Sandık'ı da. Neyse bu albümde de benim Toz şarkıma yer vermişler. Hani Yiğit Bey'le kaydettiğimiz, Canberk Bey ve Nil İpek Hanım'ın zarif icralarıyla güzelleştirdikleri, sözleri Berat Hanım'a ait olan parça. Daha da güzeli pek çok sevdiğim müzisyenle ve çok takdir ettiğim şarkılarla aynı albümde olmak. Orkun Tüzel, Selim Saraçoğlu, Şirin Soysal, Mabel Matiz, Ceyl'an Ertem, Can Güngör, Cihan Mürtezaoğlu ve daha niceleri. Sanırım Cuma akşamı albüm online olarak ulaşılabilir olacak Karga'nın sitesinden, Cumartesi akşamı da Karga'da güzel bir etkinlikle albümün lansmanı yapılacak, ben Antalya'ya doğru yola çıkıyor olduğum için o saatlerde katılamayacağım ama nice güzel insan ve pek güzel müzikler olacaktır o gece, katılın derim. Tayfun Bey bu albümdeki parçaların bir kısmını geçtiğimiz programda çaldı sanırım Açık Radyo'da Yerli'de, komik bir şekilde o gün de programı kaçırdım ama olsun, nasip değilmiş.


Tanışma demişken, şarkıyla ilgili müthiş bir analiz yazısı yazmış Esrim Körfez! Vay arkadaş dedim, bu denli dikkatle dinlenmek bile inanılmaz bir heyecan kaynağı bence! Yeni kayıtlara yelken açmanın vakti geldi, devam ettiğimiz bir Saray süreci var, ardından da belki Basit gelir, kim bilir? Zaman gösterecek. Bunun yanı sıra DemSessions'la ilgili ufak tefek gelişmeler var ama heyecanımızı saklı tutup anlatımını zamana bırakıyoruz. Amaçlarımız doğrultusunda fazlaca çaba harcayıp çırpınsak da sonuçlarını ufak ufak almak öyle güzel ki, umuda giden yolda "aslında umut yok" cümlesini duymazdan gelerek atacağımız daha nice adımlara.

Cuma, Ekim 04, 2013

"Kulaklarımda dans eder hâlâ sesinin tonu."


Tanışma sonunda yayında! Çok mutluyum bu konuda, Toz'u yayınladığımızdan bu yana bu kadar mutlu olmamıştım. Yine Toz'dan sonra gelen tek yüksek kaliteli kaydımız da bu zaten, yani ikinci single'ım diyebilirim. Şu aşağıya tıklayın, açılan sayfadaki soundcloud oynatıcısından şarkıyı dinleyebilirsiniz ama bence siz beni dinleyin, o orada çaladururken aşağıdaki indir yazan yere basın ve Nil İpek Hanım'ın tasarladığı zarif kartonetiyle beraber albümü bilgisayarınıza, telefonunuza indirin, arşivlerinize katın, yolda, belde dinleyin beni hatırlayın. 




Bu kaydın bunca güzel olmasının sebebi tabi ki öncelikle bu şarkının da sözlerinin bir kaç diğer şarkım gibi Levent Sevi Bey'in bir şiirden oluşması. Öyle güzel anlatmış ki zaten o anları, bana da bu sahneyi müziklileştirmek kaldı sadece. Elimden geleni yaptım, bu bahsettiğim 3-4 sene öncesi. Sonra, yine 3-4 sene öncesinden bahsetmeye devam ediyorum, Emre Malikler Bey'le bunu kaydetmeye karar verdik, bu kendisiyle yaptığımız ikinci kayıt olacaktı. Böylece Tanışma'nın ilk kaydını yapmış olduk, o gün elimizden gelenlerle yapabileceğimizin en iyisini yapmıştık, aradan geçen zaman, köprülerin altından akan sular bizi daha iyisini, daha çağa ayak uyduranını yapmaya zorlayınca da şol yukarıda dinlediğiniz kayıt ortaya çıktı. Eski kaydın trafiğine ve düzenlemelerine genel olarak sadık kalıp, ortaya çıkan şeyi nasıl daha da güzelleştiririz dedik. Bu noktada Emre Bey yine yıllar evvel olduğu gibi ve yıllardır yaptığı gibi şova gitti. Ortaya böyle bir şey çıktı. Yine bu şarkıyı da bir başka zarif soloyla taçlandırmayı da ihmal etmedi. Güzeller güzeli dostumuz Nil İpek Hanım da gerek zarif sesi gerek -eskisine sadık kalarak yenilediği- çizimleriyle kayda ve kartonete her zaman olduğu gibi müthiş katkılar sağladı. Neyse ilk single'ım olan Toz'dan onun ve yapım sürecinden nasıl memnunsam bundan da aynı derecede memnunum! Böyle böyle elimizden geldikçe, vaktimizden arttıkça biriktirmeye devam edeceğiz, biriktirmek zorundayız da yaşayabilmek için zaten.


Levent Bey dedik, şiir dedik, Toz dedik, Yiğit Bey dedik, hemen konuyu bağlayıp Evden Uzakta'ya geçeyim. Dostlardan oluşan bir ekibin ortaya çıkarttığı muhteşem bir müzik programı olduğundan haberdar olmayan yoktur sanırım Evden Uzakta'nın. Cümle de zorlandı ama devrilmedi. Son bölümde konukları Jehan Barbur. Ben kendisinin müziğini çok sevdiğimden midir bilmem aşırı güzel geldi bu bölüm bana, ada müthiş, sesler müthiş, müzisyenler müthiş, şarkılar müthiş, daha ne olsun. Vakit ayırın 3-4 şarkı dinleyin sizler de, bir önceki bölüm konukları da Yok Öyle Kararlı Şeyler, o bölümü detaylı izleyemedim ama yakında izleyeceğim, buyurun sizler de göz atın.


Biraz daha müzikten gidelim. Bu aralar öyle çok müzik dinlemeye vaktim olmuyor ama şu Nokia Music olayı gerçekten de başarılı bir olay, daha doğrusu diğer listeleri çok kurcalamadım ama editörün seçimleri listesinde hakikaten birbirinden sıra dışı iyilikte şarkılar var, tür sınırlaması olmaksızın. Buradan o editör her kimse kendisini tebrik ediyorum, beni de işe alsınlar ben de liste yapayım diyorum Sizlerden bir bu EP'yi (Angel Haze - New York EP), bir de bu şarkıyı (The Weeknd - Wicked Games) dinlemenizi rica ediyorum.

Yazıyı önce müziğe boğdum ki havalarla iğrençlikte yarışan ülke gündemimiz sona kalsın, hatta bu konuları yazmaya takatim kalmasın. Uyuşturucu çeteleri şehrin göbeğinde çocukları öldürüyor, polisler suçun gizlenmesine ortak oluyorlar, bir cenaze inat yüzünden 3-4 gün kaldırılamıyor, ülkece paket be paket demokratikleşiyoruz yine, her yapılan eleştiri karşısında "ağzımızla kuş tutsak yine beğenmeyecektiniz" yüzsüzlüğüyle karşılaşıyoruz, "ya sabır" diyoruz. Birileri andımız diyor, diğeri başı kapalı insan nasıl kamu alanında olur falan diyor, yani neticede muhalefetin seviyesi tam da iktidarın hayal ettiği ve kafasında evvelden kurguladığı şapşallıkta, bravo. Bir yandan devlet eliyle, teşviğiyle yapılan tecavüz, taciz, şiddet, cinayet gitgide ayyuka çıkıyor, daha üzüldüğüm şaşırdığım şey ise olanlardan hiç haberi olmayanların yanı sıra görüp de inkar edenlerin olması. Derece derece bence bu durum, görmeme en altta, bir üstü görüp görmezden gelme, bir üstü görüp yorum yapmama, bir üstü görüp haklı bulma ve destek olma, en üstü de böyle yapılması konusunda emir verme ve uygulatmak için her türlü teşviği buyurma. Canavarlık basamakları bunlar işte. Tırmanmayın bu basamakları, en saygı duyduğunuz insanların bile bazı şeyleri çarpıtarak söyleyebileceğine inanın, farklı kaynakları da araştırın, doğruların peşini bırakmayın," belgeler var", "bilgiler mevcut" gibi söylemler duyunca varmış deyip geçmeyin, "neymiş", "hani bakalım" diye sorun, lütfen lütfen lütfen. Başka türlü olmayacak, vicdansızlığınıza inanmak inanın çok daha zor çünkü!

Not: "Gel bir hele bir şey diyeceğim." ismini verdiğim fotoğrafı Nil İpek Hanım'ın blog'undan çaldım ama çok beğendim yapacak bir şey yok. Adidas All Originals partisi, Emir Yargın Efendi konseri hatırası.

Cuma, Eylül 20, 2013

Sakin Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı


Aslında bir Kadıköy yazısı yazacaktım hatta başlamıştım ama devamını getiremedim bir türlü, kafamı toparlayamadım, gönlüm el vermedi, olaylar biraz soğudu derken yazacağım diğer şeyleri de unutmadan buraya iliştireyim dedim. Öncelikle 2 tane yepyeni müzikli video'muz var.

1 - Bir Yora yorumu olan Bugün için buraya tıklayın.
2 - Fikret Kızılok'un Farketmeden'ini yorumladığımız yeni video serimizin ilki DemSessions001 için burayı tıklayın.

Onun dışındaki gelişmelerin de hepsi müzikal bu kez, müzik ve dostlar dışındaki tüm konular canımı sıkıyor keza şu günlerde, bu yüzden gündemle alakalı yuh dedirten paylaşımları ağırlıklı olarak twitter'a saklıyorum. Hafta sonu Ekşi Fest'e gittik çünkü değerli dostumuz Nil İpek Hanım'ın konseri vardı. Nilipek. projesini ilk kez tam bir grup formatında sahnede dinlemiş olduk, etkilenmiş ve beğenmiş olduk, ne de güzel olmuş dedik tüm diğer dinleyenlerle birlikte. Atmosferdeki ormanın içindelik de ayrıca güzeldi. Sanırım yakında bu konserden kayıtlar yayınlarlar ve biz de tekrar dinleyebilir, paylaşabiliriz. Gruptan tanımadıklarımla da tanışıp arkadaş oldum hemen uslu bir çocuk olduğum için.

Ekşifest'ten bir gün sonra Merve Hanım'la Kadıköy'deydik, Eylül'de Gel konserleri vardı, oraya da uğradık, biraz Ceyl'an Ertem, biraz da Grup Yorum dinledik. Grup Yorum kadar kitlesel gücü yüksek ve dinleyici yaş aralığı sınırsız bir grup daha görmedim, biraz çalışmam lazım kendileriyle ilgili. Kendimi nasıl cahil hissettim anlatamam dört bir yanımdaki 5 yaşından 85 yaşına kadar binlerce insanın tek bir ağızdan tüm şarkılara eşlik edişini görünce. Neyse saat sekiz dokuz gibiydi eve döndük biz, akşam tek haber kaynağımız twitter'dan gördük ki konserden çıkan insanlara saldırmış polis, ne diyelim Allah ıslah etsin hepsini. Beyin yok, anlayış yok, emir var, nefret var, farklı olanı algılayamama ve dolayısıyla tahammülsüzlük var, üstüne üstlük ötekileştirme var, teşvik var, sayarak bitiremeyeceğim. Tek isteğim bu canavarların semtime yerleşmemeleri. Bizi sinirlendirmek için ya da hükümet jargonuyla konuşalım bizi provoke etmek için ellerinden geleni yapıyorlar ama unutmayın sinirlenmedikçe, karşı tarafın seviyesine inmedikçe kazanıyoruz ve kazanacağız. Bu ülkenin tüm insanları olarak durup bir düşünürüz umarım bir gün, nasıl oldu da biz şiddeti, gazı, zorbalığı bu kadar içselleştirebildik diye. Bir bebekten katil yaratan zihniyet denmişti vaktiyle, nasıl da haklılar. Bir aileyi daha küstürdüler bu arada sonsuza dek, dalga geçe geçe, ayaklarına kadar çağırıp yüzlerine güle güle ama biz takipçi olacağız onlar yorulsa da, çünkü yorulduğunuz an sonunuz geliyor bu ülkede, bu kadar basit.

Bir diğer müzikli konuya geçiyorum delirmeden hemen önce. Müthiş proje Evden Uzakta'nın yeni bölümleri yayınlandı! 7. bölümün konuğu The Away Days ve 8. bölümün konuğu favorilerimden Şirin Soysal. Tıklayın ve izleyin derim, pek keyifli her zamanki gibi!


Onun dışında bir başka kaliteli kayda doğru yaklaşıyoruz. Toz'dan bu yana olmayan türden, Emre Bey'le tekrar Tanışma'nın üzerine eğildik yıllar sonra, bakalım güncelleyeceğiz yakında bu kaydı ve ikinci düzgün kaydım olarak piyasaya süreceğim. Böylece iki single bir duble etmiş olur sanırım. Kötü şaka can aldı. Orçun Bey buralarda bu ara, hep o yüzden bu kötü şakalar, yoksa yapmam bilirsiniz. Kendinize dikkat edin, dediğim gibi Orçun Bey şehirde.

Salı, Eylül 10, 2013

#UyanBerkinElvan


Esrim Körfez'le beraber bir dua ettik biz dün gece. Daha doğrusu şöyle diyelim, ninnimsi bir melodi bulmuş büyük bir kalp ve onun üzerine çok büyük sözler oturtmuş. Sonra olaylar beni de içine alarak gelişti ve bu şarkıyı beraber söylemiş bulunduk o kalple. Bugün sağda solda belirttiğim gibi, tek umudumuz sen kaldın çocuk. Diğer umutlarımızı vuruyor senin polis amcaların devlet babanın ricasıyla. Ama senin uyanman öyle güzel olacak ki yeni bir sayfa açacağız belki de, beraber uçurtmalar uçuracaksın senin için ağlayan ve dua eden ağabey ve ablalarınla. Hem kim bilir belki bizim elimizden geldiğince, dilimizin döndüğünce ve kendi bildiğimiz yöntemlerle ettiğimiz bu duayı belki bir gün beraber dinleyeceğiz tekrar bu karanlık günleri yâd ederken. Düşünmesi bile ne güzel! Biz bu duayı hazırlamayı tamamladık ve yattık uyumak için dün gece geç bir saatte, bizden daha geç bir saatte bizim gibi uyumayan bir umut daha vuruldu seni vuranlar tarafından. O da şarkıdakiler gibi direnemedi, uyanamadı ve düştü. Sabah, dillerde aydın olan günümüz söndü yine, karardı. Onun adı yoktu şarkıda, daha ölmemişti ki! Keşke hiç kimsenin adı olmasaydı senden başka, keşke olmasaydı böyle bir şarkı hatta! Ama biliyor musun sokakta insanların acıları umuda dönüşüyor ve senin de adın yazıyor her yerde, uyan diye! Umudumuzsun çocuk, çok ufaksın bir de...





Uyan Berkin Elvan,
Uyan güzel uykulardan..
Diren Berkin diren,
Güneş doğar sana!

Uyan Berkin uyan,
Gamze'nle gülümse! [Özge'ye gülümse!]
Son gün değil inan,
Yıllar var önünde..

Uyan Berkin uyan..

Abdullah, Ethem, Mehmet, Medeni
Barikat kurun Cennet'in kapılarına!
Ali İsmail tut elinden getir geri
Gelirse Berkin yanıbaşına!

Gülsüm Abla, Sami Abi
Kuralım hadi kahvaltı sofrasını.
Sıcacık ekmeklerle geliyor Berkin,
Öpecek bugün babasını.

-----
Müzik: Rossini, William Tell Overture [Ranz des Vaches]

Pazartesi, Eylül 09, 2013

Alt Geçit


Yine bir haftada dünya yıkılmış kadar gündemle döndük kucağımızda. Civilization diye bir strateji oyunu vardı bilmiyorum hiç oynadınız mı. Benim bugüne dek en severek oynadığım oyunlardandır bunun ikincisi. Neyse klasik bir strateji oyunu denilebilir: Ülke kuruyorsunuz, zaman ilerliyor, teknoloji ilerliyor, dünya harikaları inşa ediyorsunuz, fetihlere çıkıyorsunuz. Tabi ki yeri geliyor sistem kendi krizlerini çıkartıyor, bu durumda da önemli ve büyük şehirlerinizde protestolar ve isyanlar çıkabiliyor iyi yöneticiler değilseniz. İşte bu durumda o büyük şehirlerin üretimsel anlamda ve psikolojik anlamda desteğini almadan yaptığınız işe devam ederseniz (Yaptığını iş şunlardan biri olabilir: Yüksek vergiler almak, savaşta ısrar etmek, kültür ve bilime yatırım yapmamak...) bir iki tura kalmıyor hükümet devriliyordu. Yönetim türü krallık da olsa demokrasi de olsa bu böyleydi. Şu parantezin içindekilerin tamamı ve parantezin dışındaki protesto ve isyan durumu elimizde mevcut. Bilmem anlatabildim mi? Bunu görememek için kör olmak lazım. 

Ankara muazzam derecede karışık şu günlerde, hem ODTÜ'yü karıştırıyorlar, hem de Tuzlu Çayır taraflarını. ODTÜ'den yol geçirmeyi gurur meselesi bellemiş bir yaratık var çünkü. Yapılan tüm açıklamalara, kanuni süreçlere, mantığa, güvenliğe, doğaya, insanlara karşı tek başına savaşan; şımarık, ahmak bir mahlûk. Tuzlu Çayır tarafındaysa hem buna bağlı hem de bundan bağımsız bir şey protesto ediliyor. Bir mega proje daha, bir camiyi ve cemevini birleştirme projesi. İçeriğini detaylı bilmediğim gibi neden protesto edildiğini de bilmiyorum bu projenin tam olarak. Fazlaca taraflı bilgilere maruz kalıyoruz malum medyamız görevini yapmadığı için. Bildiğim tek şey ise kendisiyle fikren uyuşmayan her protestoda (ki protesto tam da bu demek ne yazık ki) olduğu gibi tüm gücüyle saldırıyor yine devlet kendi hükmüne karşı gelenlere, gazla, plastik mermiyle, kanunsuz bir vahşet ve kendine güvenle! Geçtiğimiz günlerde barış için yapılan protestolara en sert şekilde müdahale edenler bugün de Okmeydanı'nda adalet arayanları şiddetle bastırmaya çalışıyorlar. Binlerce iyi insanın dualarıyla hayata tutunmaya çalışan, polis vahşeti yüzünden komada olan ufacık bir çocuk için adalet arıyor insanlar, insan olanlar, insan kalanlar. İnsan olamayanın bunu anlaması çok zor tabi. Anlamayı geçtim de bununla savaşması hâlâ şaşırtıcı geliyor, yüzleşme korkusu herhalde böyle bir şey, ipliğ çekmeye bir başlarlarsa tüm imajlarının söküleceğini biliyorlar şüphesiz. Düşünen, üreten, adalet ve hukuk isteyen, demokrasiye muhtaç herkesi de sokağa çağırıyorlar böylelikle, kendileri yaratıyorlar Eylül'ü, sonra suçunu dış mihraklara atmak üzere.

"Kim neyi protesto etmek isterse eder." anlayışından ne denli uzak olduğumuzu görmek, bunca vahşetin ve acının üzerine bana çok üzücü geliyor. Bu arada Ahmet Hakan'ın bir yazısını okudum, protesto ve başörtüsü kavramıyla ilgili gerçekten önemli bir kaç noktaya değinmiş. Yazıya öyle net girmiş ki, hiç vaktiniz yoksa ilk üç cümlesini okuyun derim lütfen. Buradan buyurun. Bir diğer dikkat çekici yazı ise, ODTÜ konusunda Ege Dündar'dan geliyor, buradan okuyabilirsiniz. Bu arada zannedilmesin ki başı kapalı kızın üzerine ergence bağıra çağıra yürüyen genci savunuyorum, detaylı izleyemesem de gördüğüm en saçma sahnelerden biriydi ne zamandır.


Bir diğer çılgınca gündemimiz ise olimpiyatlardı. Kaybettik, şükür ki kaybettik, neyse ki kaybettik. Böylelikle yine hiç çekinmeden tüm çirkinliklerini sergiledi muktedirler. Makamlarının da ne kadar vasıfsızca doldurulduğunu görmüş olduk böylece defalarca görmemişiz gibi. Olimpiyat neden istenmez ki diyorsanız ve 10 dakika kadar vaktiniz varsa lütfen şu detaylı yazıyı bir okuyun. Daha az vaktiniz varsa ve "ay öyle ciddi şeyler okuyamayacağım şimdi" derseniz buradan buyurun. İnsanların kafasında oluşan "her şeye muhalefet oluyorlar canım", "bunlara hizmet de etmeyeceksin" tipi cümleler için güzel açıklamalar var. Hoş, şeytanlar zaten şeytanlığı seviyorlar ama bari bu kadar kolay kamuoyu yaratamasalar.

Her fırsatta olduğu gibi geçtiğimiz günlerde açılmasından bu yana 10 gün geçmemesine rağmen on iki milyonuncu kez Dem'e gittim. Ayrıca yazacağım zaten. Güzel yer vesselam, her gidişte güzel dostları görüyor, yeni bir çay deniyorum, alenen tüm randevularımı oraya vermekteyim. Çaya ilgi duyan herkese cenneti vaat ediyorlar resmen. Neyse annemle beraber gidecektik geçtiğimiz Cumartesi, ofisten çıkıp metroyla Taksim'e gittim, dedim Gezi Parkı çıkışından çıkayım etrafı bir kolaçan edeyim. Neyse parktan meydana doğru çıktım. O noktada yüzüm The Marmara'ya dönükken tam sağımda kalan -hani ramazan boyunca resmi iftar sofrası ve sahnesinin kurulduğu yer- uçsuz bucaksız beton alan beni bir kere daha hayret ettirdi. Bir ülkenin en önemli şehrinin en önemli meydanı böyle silme beton mu olacaktı arkadaş? Gerçekten hayret ediyorum her seferinde. Hafta sonu yine her zaman olduğu gibi geceleri parkı kapattılar. Bizi sokağa davet ediyorlar tüm güçleriyle, sokağın ise tüm gücünü görseler eminim dudakları uçuklar. İç ve dış politikada bu kadar rezil bir dönem yaşadı mı bu cumhuriyet evvelden gerçekten bilemiyorum. 

Rezil bir dönem demişken 6 ve 7 Eylül'ü geride bıraktık geçtiğimiz hafta. Gündemimiz güncel rezaletlerle dolu olduğu için, geçmişteki acılardan, ayıplardan bahsedemedik çok. Sanat yardıma koştu yine. Daha doğru düzgün tanıyamadan kaybettiğimiz değerli müzisyen Tanju Duru'nun Duru Zamanlar albümünden geliyor şarkımız: 7 Eylül. Derler ki sözleri yazan ve şarkıyı söyleyen hanımefendinin adı Kıvanç Someren'dir. Merak etmeyin, şu an ise bir başka mahallede başka insanlar linç ediliyor bu ülkede.

Geçtiğimiz vakitlerin birinde Toros Bey ve Nil İpek Hanım'la Kuğunun Şarkısı'nı kaydetmiştik. Aslında video olarak kaydetmiştik bunu ancak "teknik bir aksaklıktan dolayı" sadece ses dosyası olarak yayınlamaya karar verdik. Sözleri yine Levent Bey'in bir şiirinden, müzik bana, zarif icrâlar ise yukarıda da belirttiğim üzere Toros Bey ve Nil İpek Hanım'a ait. Şu aşağıdaki oynat tuşuna basarak, ya da buradan soundcloud sayfasına giderek dinleyebilirsiniz. Piyano sevilmeyecek gibi değil ki!


Son olarak, kasten sona bıraktığım ve öncesinde müzikten bahsettiğim bir konu var. Kerem Bey vardı geçtiğimiz senelerde birlikte 3-4 konser verdiğimiz, çok daha fazla sayıda karşılıklı ve beraber gitar çaldığımız, şarkı söylediğimiz bir ahbap. Benden 10 yaş bile büyük değildi, komik bir adamdı, en son forumların birinde görüşmüş yine müzik yapmıştık beraber, arada Emir Yargın Efendi'yle kulaklarını çınlatırdık. O benim gitarımı çok çaldı, bir kaç kez de ben onunkini. Bu hikaye bir kaç gün önce sona erdi. Kerem Bey öldü. Derler ya sözün bittiği yer diye, işte o yüzden bu son paragraf. Söz, gerçekten burada bitiyor çünkü.

Pazar, Eylül 01, 2013

Resmi Devlet Rengimiz Gri


Yine bir oturuşta yazayım dedim tabi ki olmadı, günlerdir yazdığım paragraflar ve her güne apayrı konularla uyandığımız sınır tanımaz ülke gündemimiz sağolsun. Şu andan başlayacağım. Bildiğiniz üzere Barış İçin El Elele tutuşmak üzere sözleşmiştik bugün bu saatlerde İstanbul ve Türkiye'nin pek çok farklı noktasında. Her zaman olduğu gibi polis olmayan yerler el ele keyifle bu über barışçıl eylemi gerçekleştirirken polis olan yerleri gördükçe hâlâ bir kalbimiz hop ediyor. Misal Beşiktaş, misal Taksim Meydanı. Ne gerek var arkadaş barış için toplanmış insanların karşısına onlarca yüzlerce polis çıkartmaya, gerçekten deli misiniz nesiniz? Barıştan mı korkuyorsunuz? Barış sever insandan mı? Zaten gösteremediğiniz her zeka pırıltısıyla daha da rezil rüsva oluyorsunuz hem kendi kafası çalışan vatandaşınızın hem de nasıl başardığınızı bilemesem de hem özenip hem posta koymaya çalıştığınız "batılı medeniyet"lerin. Neticede siz ne kadar "yazık be" dedirtecek şekilde karşımıza dikilseniz, her ne şekilde bize engel olmaya kalksanız da, bizim içimizdeki barış, kardeşlik, birliktelik ve iradeyi kıramayacaksınız bu saatten sonra. Bu çok açık, net. O yüzden kafanıza göre takılın. Twitter'da falan da insanların her paylaştığını trolleyen kullanıcılar yetişmiş, olgunlaşmış, hepsine maşallah diyor, arama yöntemlerini biraz daha geliştirmelerini rica ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Konuyu çok da değiştirmeden dün yazdığım kısımlara geçiyorum buradan.

Nasıl rahatlıkla savaş planı yapıyorsunuz yahu? Sanki kendiniz gideceksiniz savaşa! Yine tüm medya kanalları istatistiklerle, mukayeseli grafiklerle, Suriye fetih planlarıyla, elimizde belgeler var diye bağıran dünya liderleriyle, belli konulara kanıt getiremeyip kanaat getirenlerle, arka planda ellerini ovuşturup yeniden yapılanma hayali kuran iş adamlarıyla, ailelerin krizlerden geçindiren şeytancıklarla dolu. Zaten tüm yazılı basın bir konuda hemfikir oluyorsa iyice geriliyorum ben, en son Gezi sürecinde de gördüklerimizden sonra. "Basın bülteni gelmiş beyler bakanlıktan, basıyorum aynen!" tadında ortam. Önceden de defalarca gördük ki -yaşı daha büyük olanlar daha çok defa gördüler- uçakla, savaş gemisiyle, yıldırım operasyonuyla, füzeyle demokrasi gelmiyor. Ne geliyor? Petrol geliyor, inşaat geliyor, küresel ekonominin lordları geliyor, baskı el değiştiriyor, yeni bir yönetim geliyor, yüzlerce, binlerce, milyonlarca ölüm geliyor. Bir avuç umudu var zaten insanların o da vuruluyor, sakatlanıyor, tecavüze uğruyor, işkence görüyor, susturuluyor, tehdit ediliyor, özellikle de savaşlarda. Her cümlesinde dine, kitaba, peygambere vurgu yapanlar da yeri geliyor bu vahşetin sorumlularından duacı oluyorlar, yeri geliyor onlarla beraber zulme ortak olmak için yırtınıyorlar, yeri geliyor zulümden, kandan kâr ediyorlar. Bu kadar mı zor savaşa hayır demek? Ne hakla başkalarının hayatına hükmetmeye kalkarsınız? Hem karşınızdaki insanların -yeri gelip dost yeri gelip düşman olan zavallılar- hem kendi gençlerinizin hayatını nasıl riske atarsınız? İktidar bunu sağlar, devletler bunu yapar, işte olay bu kadar basit. Vardır istisnai örnekleri muhakkak ama bizim ülkenin bir istisna olmadığı aşikâr. 5 tane gencini göz göre göre, gözünü kırpmadan öldürebilen ve bununla gurur duyan zihniyet, eminim hiç utanmaksızın üç aşağı beş yukarı şöyle şeyler diyecektir: "Eee tabi bazı kayıplar, önemsiz rakamlarda gerçekleşti ama dünyada lider bir ülke olmak bunu gerektiriyordu." Ne olur aklınızı başınıza toplayıp düşünün, demesi çok daha kolay olanı söyleyin, savaşa hayır deyin, başka ülkelerin taşeronluğunu yapmaya bir dur deyin, yoksa orada en ufak zarar gören her canlı ve cansızdan sorumlu olacaksınız.

Gerçi senelerdir kafamda oluşan teori, hükümetin ülkeyi topyekün bir felakete sürüklemeden -ki onlar da bu konuda ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar- kolay kolay değişemeyeceği yönünde ama bu bildiğimiz anlamda Türkiye Cumhuriyeti'nin de sonu olabilir. Hahaha komik geldi bir anda bu ciddiyeti dağıtmak ama şu "bildiğimiz anlamda" kalıbını neyin önüne koyarsanız koyun havalı bir anlatıma ulaşıyorsunuz. Ben burada müthiş havalı bir etki yaratamadıysam bile, cümlenin havasını olduğundan daha yukarıya taşıdığım inanıyorum.

Bu yukarıdaki 2 paragrafı yazmıştım evvelden, şu an tekrar günümüze dönüyorum. Bu arada ne mi oldu, bizim batılı güçler diye bel bağladıklarımız bir bir savaş konusundaki heveslerini kaybeder oldular. Ya birisi çıkıp kârlılık hesabı yaptı, ya kafalarını karıştıran başka konular çıktı önlerine; neticede ortada yine tüm "gönüllülüğümüzle" biz kaldık mal gibi. Sadece komşularımızın değil, tüm bölgenin ve dünyanın hem nefretini hem de bıyık altından gülüşlerini (kibarca yazdım) kazanarak.

Gelelim başka konulara, geçtiğimiz günlerde yaşanan içler acısı bir diğer hukuka tecavüz konusuna. Davamız Pınar Selek davası. Takip edenleriniz bilecektir böyle bir içler acısı mevzu yok, belediyenin gri inadı neyse devletin de hukuksuzluk inadı bu olsa gerek. Şöyle uzunca ama ibret verici bir süreç yazısı var, hazır hafta sonu -ve madem ki bilgisayar başındasınız demek ki vaktiniz var- okuyun o yüzden. Pınar Selek'in cevabı ise kısa ve net, kendisi hakkında çıkarılan kırmızı bültenle ilgili olarak demiş ki: "Avukatlarım hukuki mücadeleyi veriyorlar. Ben ise, üretmeye devam edeceğim. Az sonra bir toplantıda ‘sosyal hareketlerin repertuarı’ hakkında bir konuşma yapacağım mesela. Ben kendim olmaya devam ediyorum, ‘direniyorum’ bundan başka sözüm yok." Ne çok direniş ve direnen var değil mi ülkede? Yaşamak için, direnmeye mecbur edenler utansın.

Ciğerinizde son bir nefes kaldıysa Zorla Kaybedilenler Veritabanı adlı şu siteye de bir göz atın. Belki o zaman Cumartesi Anneleri'yle bir empati kurarsınız bir gün önlerinden geçip "bu ne be" demek yerine.

Bir başka konu var yine bana çok dokunan konulardan oldu geçtiğimiz günlerde ve üzerinde çokça düşündüm tıpkı diğer yazdıklarım gibi. Aslında farklı bir şey yok ya, aynı grilik, aynı zihniyetler, benzer uygulamalar. Bir de komik bir korku, korkuyla yapılan yanlış hamleler ve bunun sonucunda karşılaşılan daha dev tepkiler. Benim de bünyesindeki dernek statüsündeki bir kulübe üyesi olduğum STK'mızın üst düzey temsilcilerinden birinden gelen mail'in esas paragrafını aynen ekliyorum: "30 Ağustos 2013 tarihi için, Kadıköy Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk koyma talebimiz, 5 Mayıs 2012 tarihli resmi gazetede yayınlanan 2012/3073 karar sayılı yönetmeliğin 3. bölümünün 7. maddesinin B bendi uyarınca uygun görülmemiştir. Bu yönetmeliğin kararları diğer belediyeler için de geçerlidir." Bu nedir biliyor musunuz? Komikliktir, ayıptır, saygısızlıktır, terbiyesizliktir, korkaklıktır, acizliktir. Defacto olarak bozulmaya da mahkumdur haliyle. Bu durum değil de benzer bir durum farklı bir zihniyetçe yasaklansa tüm televizyonlarda ağlayan, kendini parçalayan, darbe hikayeleri anlatan, örselenmiş mağdurlar görecektik muhakkak. Diyeceğim o ki yani, mesela Zafer Bayramı'nı kutlamak değil, bu bayramı ister sahiplenin, ister sahiplenmeyin, bambaşka bir konu için de geçerli bu diyeceklerim, böyle konuları yasal olarak kutlamak için, anmak için, protesto etmek için vatandaş olarak sahip olduğunuz haklar gasp ediliyor sürekli. Bunun farkında olun yeter ki, yarının muktedirleri bambaşka bir konuda bugün rahat olanların benzer haklarını gasp ettikleri zaman ne olacak acaba? İşte bu yüzden yırtınmıyor muyuz zaten konu bazı hakların gasp edilmesiyse hep beraber ses çıkartmamız gerek diye.

Değinmek istediğim bir kaç madde daha var şahsi gündemimden. Ancak bu konulara değinmeden önce bir önceki yazımın altına gelen şu yoruma ve ona verdiğim cevaba yer vereceğim. Bunu bir savunma ya da hayır öyle değil böylesi doğru gibi bir çıkış olarak görmeyin, sadece kendi tarzımı açıklama çabası olarak değerlendirin. Buradan lütfen.


Şahsi gündemdeki ilk konumuz Dem'e dair. Dün öğleden sonra sahiplerinin sosyal medya paylaşımlarıyla resmen yayına girdi Dem Karaköy, yani açıldı! Evvelden de bahsetmişimdir muhakkak, pek güzel pek heyecan verici bir çayevi Dem! Modern kahvehanelerin yükselen semti Karaköy'de, hatta yol tarifi de vereyim "Dem'e nasıl giderim?" diyen dostlar için: Karaköy Katlı Otoparkı'ndan (Altında Namlı ve Güllüoğlu olan bina) Tophane yönüne doğru yürürken -binanın denize doğru olan tarafından- bir iki bina ileride Karaköy Lokantası vardır. Oranın yanındaki sokaktan içeri girince dümdüz yürüyeceksiniz. bir başka sokak yolunuzu kesecek (köşede Mahmut Usta var hatta) siz hiç umursamadan düz devam edin. Devam ettiğiniz sokak az ileride doksan derecelik bir sağa dönüş ile bitecek. Sağa döndükten sonra da 100 metre kadar ilerde (klasik yalan esnaf ölçü birimi) soldaki binanın köşesinde karşınıza çıkacak Dem! Kaldırımındaki masalar, duvarlarındaki yaseminler, pencereler, parmaklıklar ve sevimli tabelaları ile zaten gözünüze çarpmama ihtimali yok o sokakta. Menüsünden, içerisinden, müziklerden ve dostlarımdan ayrı bir yazıda adeta bir mekan gurmesi gibi bahsedeceğim, hatta kendi çektiğim fotoğraflara da yer vereceğim. Diyeceğim o ki şimdilik, çay seven her kim varsa oraya gitsin ve çay severleri yönlendirsin. Gerçekleşen pek güzel bir hayale şahit olun, mutlu olun, umut dolun. Facebook, twitter, instagram.

Geçtiğimiz haftalarda Gülnaz Hanım'la gerçekleştirdiğimiz şarkı seçimi ve Toros Bey ve Nil İpek Hanım ikilisiyle yaptığımız ve henüz yayınlamadığımız bir ev kaydına bu hafta bir tane de Ozan Bey ve Nil İpek Hanımlı kayıt ekledik. Vaktimiz oldukça bunları teker teker yayınlayacağız. Önümüzdeki günlerde de yepyeni müzikli video planlarımız mevcut, yapacağız inşallah yine birbirinden güzel dostlarımızla. İş bu sayfadan gelişmeleri takip edebilirsiniz.

Son olarak haftalık bir düğün ve bir nikah olan etkinlik yoğunluğumuzu bu hafta daha da arttırdık. Cânımız dostumuz ve ilk solistimiz Gözde Hanım'ın düğününe gittik lise dostlarımızla Yalova'ya. Ondan evvel burada Yıldız Parkı'nda bir başka ahbabımızın düğününe gittik, yine dün Merve Hanım'ın bir başka arkadaşının nikahına uğradık falan işte günler böyle geçiyor kısacası azizim. Bir de dün işte nikahtan çıkıp Karaköy yönüne doğru giderken Fındıklı'daki merdivenlerin önünden geçtik. Dünyanın en sevimli olayının yaşandığı ardından en klişe ahmaklığının sergilendiği ve son olarak başka bazı gelişmeler sonucu ilk sevimliliğine uygun olarak restore edilen merdivenlerde pek çok insan vardı ellerinde fırçalarıyla gelen. Ben de karşının taksisi olduğum için geçerken elimi camdan çıkardım ve zafer işareti yaptım bir yandan da kornaya basarken, Merve Hanımcığım da alkışladı, bağırdı, coşkuyla destek oldu; bunun karşılığında tüm merdiven de bize alkış tuttu ve el salladı müthiş güzel bir andı! Anadolu Yakası'ndaki aktif kornayla destek yöntemini böylece karşı yakaya da kendimce taşımış oldum. Grilere bürün(dürül)mediğimiz nice güzel rengarenk günler görmek dileğiyle!

Vaktiniz olunca okuyun dediklerim:


Cuma, Ağustos 23, 2013

Seni Yazdım Kalbime*


Bu aralar bir halt olmuyor efendim yazacak, yoksa biz yazmayı çok iyi biliriz, elimizde belgelerimiz de var hem, sadece göstermeyi sevmiyoruz ama belge demeyi çok seviyoruz ki ufacık beyinlerimizde belge, belge, belge, belge dedikçe, dememiş de gösterilmiş kadar somutlaşsın bunlar. Haha sakin gireyim derken sertleştim bir anda. İnsan insanı kandırır mı yoksa hiç? Tabi ki asla hayır.

Bir şeyler oluyor tabi olmaz olur mu hiç? Misal Diyanet İşleri daha dün sıcacık, ılık ılık açıklamalarda bulundu. Kadın konusuna değindi. Belki çirkin bir tabir olacak ama ülkemizde hemen hemen herkes kadın konusuna fordlarcasına değinebiliyor sadece, metrobüs kültürü ülke geneline sirayet etti demek. O kadar boş konuşuluyor ki, bunun da psikolojik ve kasıtlı bir taciz türü olduğuna inanıyorum. Açın okuyun.Ondan evvel geçtiğimiz günlerde Antalya'dan İstanbul'a yürüyen -Manyak oldukları için değil de bir şeylere dikkat çekmek için, bilin bakalım neye?- bir grup hatta bir kaç gence adam başı bir kaç ton polis saldırdı. Olay yerinde bulunan sözüne güvendiğimiz insanlardan duyduk ki öldü sanıp bırakmışlar neyse ki de ölmemiş birileri yine kurtulmuş. Ali İsmail Korkmaz cinayetiyle ilgili ifadeler gün yüzüne çıkıyor. Ben adını ağzıma almaya utanıyorum, dilim yanıyor üzüntüden, millet anlatıyor "ağabeylerine" nasıl yardım ettiğini ya da ayağı ağrıdığı için çok tekmelemediğini. O kadarcık tekmeden ölüyorsa zaten hiç yaşamasın. Derken gece ortaya Ali İsmail Korkmaz'ın ölümüne sebep olan dayağın görüntüleri çıkıyor. Kabus gibi geçiyor gece, çöp gibi uyanıyorum sabaha. Bu konudaki net fikirlerimi şuraya yazdım, tekrar yazmayacağım buraya, içimde bir şeyler kırılıyor her cümlede çünkü. Bir de televizyonlara çıkıp insan sanalım diye ağlayanlar var. O kadar iyi biliyorum ki artık insan olmadığınızı. Bugüne kadar tanıdığım tüm ustalardan ve usta lakaplı insanlardan utanıyorum şu an "ustalık" ithaf edileni görünce. Bağıracağım oturduğum yerden, insanlar çok korkacak diye çekiniyorum. Bilenler bilir bağırım gücüm fena değildir. Eylem arkadaşlarıma sorabilirsiniz, böyle bir arkadaşlık sınıfı doğdu ne güzel değil mi eylem arkadaşlarım var. X Hanım yürüyüşte iyi, Y Bey'le sloganda uyuşuyoruz gibi. Neyse, tam diyorum havadan sudan yazayım bu kez ama havamızı suyumuzu bile zehirledikleri için konu dönüp dolaşıp buralara geliyor.

Sakinleşelim, 10'a kadar sayalım, geçmedi 50'ye kadar, geçmedi 100'e kadar sayalım. Sanırım milyonları sayıyoruz kuşakça. Konuyu değiştiriyorum evet. Neler oldu diye bakıyorum geçirdiğimiz günlere. Instagram konusunda ufak adımlarla, ufak paylaşımlarla ilerliyorum, bugün misal twitter'la instagram'ı bir nevi senkronize ettim. Dışarıdan ufak görünse de bunlar bence büyük adımlar. Zaten takipçi ve takip ettiğim insan sayım sen, ben, karşı komşu kadar; yine de yeri geliyor güzel kalp grafiklerine ulaşıyoruz, hamdolsun.

Bir de bu aralar ev video'larına ivme kazandırma fikri edindim bir anda. Masama aldığım notlar buradan köye yol oldu. Toros Bey ve Nil İpek Hanım'la beraberdik dün, Kuğunun Şarkısı'nı çalmak üzere. Pek keyifli geçen saatlerin sonunda birleştirilecek nice video'yla ayrıldık oradan. Bu arada bu video'lara hız kazandırmak için gönüllü bir eli çabuk montajcı lazım bize. Hahah, esnaflaştım yine. Neyse önümüzdeki gün daha nice güzel video planım var, vakit buldukça. Oradan çıkıp eve mi gittik tabi ki hayır. Ilgın Hanım'a uğradık Nil İpek Hanım'la. Keza sevdiceğim Merve Hanım ve pek sevdiğim dostlar Hasan Bey, İpek Hanım ve Berkay Bey'i de görmüş olduk bu sayede. Bir kaç video, bir kaç tatlı kelâm, bir miktar da tıkınmanın ardından uykulu gözlerle metrobüse bindik ve döndük.


Bir de geçtiğimizden seneden gelen ancak bir şekilde hiç gün yüzüne çıkartamadığımız bir video var bugün youtube'a yüklediğim. Ünlü oyuncumuz Haki Biçici Bey'in pek güzel, pek samimi bir Müslüm Gürses yorumu var bu video'da. Seni Yazdım Kalbime* adlı "solmadan gel artık aşkımın gülü, olsa da konuşsa kalbimin dili" diye söze giren bir şarkı. Haki Bey'in şarkıyı severek söylediğini o kadar hissediyorum ki her izleyiş ve dinleyişte, bir tur dinleyip geçip gidemiyorum sırf bu yüzden. O geceden elimizde kalan en güzel hatıra sanırım. Buyurun buradan dinleyin ve izleyin sizler de.

Bu arada Evden Uzakta'nın mis gibi yeni bölümleri de oldu, izlemeyenler ve dinlemeyenler çok pişman oluyormuş öyle duyduk biz.


Pazartesi, Ağustos 12, 2013

Bayram Tatili Notları


Bu yazımın girişini sokağımızdaki ağaçlara ayıracağım. Oturduğumuz apartmanın hemen önünden tren yolu geçiyor, Haydarpaşa'dan başlayıp Anadolu'nun derinliklerine doğru giden trenleri ve banliyö hatlarını ağırlayan bir yol bu yol, daha doğrusu yoldu. Bir süredir hızlı tren güncellemesi sebebiyle seferler iptal edildi, 2015'in ortalarına kadar. Evet medeniyet, çağdaş uygarlık, hizmet, hız, güç, kontrolsüz güç gibi güçlü imgeler gelip geçiyor aklımdan sürekli. Neyse eminim ki her zaman olduğu gibi uzmanlara danışılmış, gerekli onaylar, tetkikler eksiksiz ve tarafsızca yapılmıştır, bilirsiniz tarihimiz bu tip titizliklerle doludur. Bu Haydarpaşa-Bostancı hattında oturanlar bilir -tıpkı benim gibi- işte bu bahsi geçen tren yolunun iki yanındaki sokaklarda tren yolu duvarına bitişik ağaçlar vardır bir kaç metre aralıklarla. Tabi modern hayatta ağacın yeri -ya da önemi diyeyim- pek olmadığı için bu tren yolunu genişletirken bu ağaçların hepsi kesilecekmiş. Bakmayın ben Bostancı diye bitirdim bu hattı ama İstanbul'un çıkışına kadar eminim ki bu tren yolu kenarı ağaçları devam ediyordur. Kaç ağaç eder sırf İstanbul'dan çıkana kadar 500, 1000, 5000, 10000? Bir kaç ağacın ne önemi var bunca hizmetin arasında, demir ağlarla örülen bir ülke mevzu bahisse gerisi tabi ki de teferruat olacaktır. Bu ağaçların genç olanları benle yaşıt, bir kısmı ise benden yaklaşık iki kat uzun zamandır bu dünyada. Üzerlerine numaralar yazılmış ağaçların, biliyorsunuz bu topraklarda gelenektir öldürmeden önce kapısına işaret koymak. Sırf bu topraklarda da değil dünya genelinde sanırım işkence edeceğine, öldüreceğine damga vuranlar bahsettiriyorlar adlarından yıllarca. O kadar eminim ki bu ağaçları kesmeyin dersem karşılaşacağım tepkilerle. Ne gericiliğim kalacak, ne yersiz muhalefetim, ne modernleşme karşıtlığım, ne hizmet düşmanlığım, ne vatan hainliğim, ne statükoculuğum. Tabi ki bu etiketler alıştığımız şeyler olduğu için beni bir şeyler demekten alıkoyamayacak. Bakalım günler bize ne gösterecek. Dilerim o ağaçlara artan ekmeğini asarak karnı aç olanlarla paylaşan naiflik aynı ağaçların kesilmesine de mani olur.


Bayramı da atlatmış olduk bu arada. Bayram namazı vaazıyla ilgili yazdığım üzücü satırlara şuradan göz atabilirsiniz. Genel olarak çok geniş bir ailemiz olmadığı ve bu ailenin de az bir kısmı İstanbul'da ikamet ettiği için bayram merasimimiz pek uzun sürmüyor. 2-3 yere gidiyoruz bazen, 2-3 dost da bize geliyor, hepsi bu. Yine de gidilebilecek ve size gelebilecek birilerinin olması güzel bir his. Nerede o eski bayramlar klişelerine girmeyeceğim, sadece harçlık alandan harçlık verene evrilmek beni biraz üzüyor eski bayramları düşününce.

Bir de okuyunca beni çok korkutan bir yazı var geçenlerde twitter'dan da paylaştığım. Profesyonel olarak siyaset yapan bir adamın ağzından çıkan siyasete bulaşırsanız yakarım temalı cümleler görüyoruz. Haberin verilişi ise ayrı bir güzel, "sağduyu çağrısı" görmesek inanacağız, benim için önemli yerleri aşağıya da not düştüm, bir gün bunlara bakıp hatırlayalım diye, altlarını da çizeceğim.

“Stadyumları şiddetin, siyasi gösterilerin merkezi haline getirenler hukuki bedelini öder.”

Can yanabilir, radar var.”

“40 gün sussunlar, sporda polemik kalmaz.”

“Taraftar gruplarının arasına birileri sızmak isterlerse burası muz cumhuriyeti değil. 30 senedir terörle mücadele eden bir devletiz. Bir-iki, yaşanır. Üçüncüde kontrol altına alınır. Olayların arkasında kim var, tahrik eden kim, kulüpler nereye kadar içinde? Devlet, 24 saat içinde lamba gibi (ampül diyememek ahahah) ortaya koyar. Polisle, yargıyla kimseyi korkutmuyorum ama bir eylem için senelerce men cezası almak, kulübü ve kendini ateşe atmak kimseye bir şey kazandırmaz. İnsanlar çocuklarını maça, cepheye mi korkusuyla gönderir hale gelirse bu durum Türkiye’de futbolu, kulüpleri, yöneticilerini bitirir.”

“Tahrikkâr konuşan kulüp başkanı bir yaptırıma maruz kalmayacak mı? Yayınlar, yazılar, kışkırtılan kitleler. Bir sorumluluk oraya çıkmayacak mı?”

“Kanunun uygulanacağını herkes bilecek. Temennim can yanmaması ama yanabilir. Uyarıyorum, radar var.”

“Spor savcıları, müsabakaları yerinde izleyecek. Doğrudan görecek. Raporlar, görüntüler önüne gelecek. Kimin hangi koltukta oturduğunun tespiti için elektronik bilet uygulamasına geçiyoruz. Burada bir fişleme yok. Elektronik bilet tribünlerde yaşanan olaylardan çıktı. Olaysız bir sezon geçirebilirsek zannediyorum bir daha konuşulabilir. Elektronik bilet güvenlik, suç işleyeni bulmak ve bir daha stadyuma girmesini engellemek amaçlı.”

"Gezi eylemlerini üniversitelerde de deneyebilirler. İstediğimiz, öğrencilerin karşı karşıya gelmemesi. Birisi eğitim almama hakkını kullanmak istiyorsa bahçede oturur, boykot hakkını kullanır. Ama, amfide ders yapan öğrencinin hakkını kısıtlamaya kalkarsa devlet gereğini yapar. Eylemciler, eyleme katılmayanların bu hakkını kısıtlayamaz. Çağrım şu: Kimse hayatını karartmasın, geçmişine sabıka kaydı düşürmesin."

Benim alıntılarım bu şekilde ama sizden ricam yazının tamamını da okumanız yönünde. Tehdit etmek sağduyu çağrısı olmuş, dayatmacılık ise doğru yola sevk etmek herhalde, savcı eşittir radar, üniversite yaklaşık eşit terör yuvası, neyse bu sene lig benim gibi futboldan soğumuş bir insan için bile sırf şu sebeple keyifli geçecek

Gelelim diğer gelişmelere. Tatilimin büyük kısmını açılmasını heyecanla beklediğimiz çay diyarı Dem için müzikal hazırlıklar yaparak geçirdim. Güzel bir müzikal seçkiyle karşılaşacaksınız Dem'de. Repertuvarı da geniş tuttum ki bir kere duyduğunuz şarkıya bir daha yıllarca denk gelmeyin. Hahah. Bir diğer müzikli konumuz ise geçtiğimiz günlerde Yasemin Hanım sayesinde tanıştığım Hazal Hanım. Sevdiğim renkteki kadın seslerinden, geçmişten bir video'sunu paylaşıyor, kendisine hayatta başarılar diliyorum, yollarımızın tekrar kesişmesi dileklerimle, hahahah. Bir diğer önemli mevzu ise Instagram konusuna eğilme kararım. Levent Bey'in bunda payı büyüktür. Bilen bilir filler tepişirken çimleri ezildiği için ben ve Türkiye'deki diğer 8 Nokia Lumia kullanıcısı Instagram'a erişemiyoruz resmi yollarla. Biz de ne yapıyoruz, tünel olarak Instance kullanıp, başarılı filtreleme için de Fotor kullanıyoruz. Fotor'un da ismini Emir Yargın Efendi ya da ben koymuşuz sanırım farkında olmadan, belki de Orçun Bey. Neyse, sizi de vesileyle bu modern fotoblog sayfama beklerim.

Egecan Bey'le de konuştuk geçtiğimiz günlerde, öyle bir kaydırıyorlar ki tartışmaların zeminini; kendinizi bir anda siyaset üstü konuları bile tartışmaya zorlanmış buluyorsunuz. İnsan hakları gibi, adil yargılanma isteği gibi, ifade özgürlüğü gibi, çocuk hakları gibi, doğa ve çevre gibi, gibi gibi gibi... Neyse zaten yeterince üzgün girdim yazıya, arada azıcık müzikle ruhu yükseltmişken tekrar düşürmeyelim modumuzu. Kafayı yememek için tek sığınağımız mizah olsun. Tekrar görüşünceye dek, esen kalın.

Pazartesi, Ağustos 05, 2013

Sadece Şu Üç Gün


Hafta sonu her zaman olduğu gibi yine ana gündemimiz polis şiddetiydi. Öncelikle olmayan bir gösteriye müdehale etmeye kalktı polis, bu müdehale kısmını öyle başarılı yapıyorlar ki zaten insanların aklından öyle bir fikir geçmiyorsa bile bu vahşeti protesto etmeye başlıyorlar. Bunu sürekli söylüyorum, cuma ve cumartesi Taksim'de İstiklal Caddesi gibi bir yerde insanlara saldırmanın tek açıklaması yaşam tarzına karışma dürtüsüdür, benim gibi yaşamayan varsın yaşamasın fikridir, toplum mühendisliğidir. Yine etrafta hafta sonu çekilen video'ları görüyorsunuz. Ramazan ramazan diye insanları gerçekten gayet keyfi şekilde darp etmeye kalkan polisler mi ararsınız, kenarda masasında otururken sandalyesi dağıtılıp yere yatırılıp elleri arkasından kelepçelenenleri mi, her zaman alıştığımız gibi kadınlara tekme tokat dalan polisleri mi, sıkma kardeşim diye polise bağıran adamın plastik mermiyle vuruluşunu mu, nerede o direnenler diye kudurmuşçasına parçalayacak birilerini arayan polis birliklerini mi?

Şu an ben bunları yazarken bu şehrin bir ucunda Ergenekon davasının kararları açıklanıyor. Derin devletle hesaplaşılacak galiba diye toplumsal bir heyecan dalgası yaratarak başlayan bu davanın bugün nasıl bir dişe diş kana kana mantığıyla yürüdüğünü görmemek için kör olmak lazım. Gerçekten suçları göz önünde apaçık insanlar çok komik denilecek cezalar aldı ya da hiç ceza almadılar, bunun yanı sıra pek çok insan yine kurma olduğu kanıtlanmış uydurma bulgularla sıra dışı cezalar aldı. Suçsuzların cezalandırıldığı bir ülkede yaşadığımız aşikar zaten ama suçluların bile gerçek suçlarıyla cezalandırılmadığı bir ülke gerçekten düşünebilen herkesi yoruyor, üzüyor, hevesini kırıyor. Hiç günahsız hüküm giyenler, pek çok suça bulaşmış ama dalga geçer gibi bambaşka suçlardan hüküm giyenler ve tüm günahlarını gururla sergileyip ortada gezinenler. Sizin de içinize bir şeyler oturmuyor mu? Silivri'deki ortam ise apayrı bir yazının konusu olur zaten. Gezi sürecini takip edenlerin gözüne sokulan şiddet ve despotluk, bir tık daha korkuyla yükselmiş şekilde insanların karşısına çıktı. İçeri alınmayan aileler, avukatlar, tarlaları savaş alanına çeviren kolluk güçleri, otoyolları ve daha da komiği hava sahasını kapatan devlet, etrafta keskin nişancılar, ayakkabılarına kadar aranan insanlar, avukatlar...

6-7 sene evveldi Bağlarbaşı'nda oturuyduk, bayram namazı için ağabeyle şimdi yıkılmış ve yenisi yapılmakta olan Capitol'ün yanındaki İlahiyat Camisi'ne gitmiştik. Bayram namazının ve cuma namazlarının ötesinde bir kalabalık ve kaos vardı. Meğersem başbakan gelmiş camiye, içeri girene kadar defalarca üstümüz aranmıştı, yolda onlarca polis aracı, Capitol'ün ve caminin tepesi keskin nişancılarla dolu. İnsanlar rükûya eğiliyor, namazın şartından tabi, caminin içinde güneş gözlüklü takım elbiseli, kulaklıklı ve kol mikrofonlu adamlar eğilmeyip etrafı kolaçan ediyor. Benim o gün o namazda hissettiğim duyguları bugün umarım tüm ülke hissediyordur, basit bir his bu: Olmaması gereken şeyler oluyor.

Neyse konu konuyu açtı ama benim bugünkü mahkemelerde, tıpkı senelerdir gördüğümüz nice mahkeme kararı gibi görüp üzüldüğüm nice şey vardı. Gerçek suçlular, gerçek suçsuzlar, suçlu olup yapmadıkları şeylerden yargılananlar... Olması gerektiği gibi kendi suçuyla yargılanan insan var mıydı bir tek ondan şüpheliyim. Senelerdir görüyoruz adaletin nasıl bir hale geldiğini, herkesin ve hepimizin adalete ihtiyacı olduğunu unutmayın lütfen. Suçlu olmasını istediğiniz insanlar suçlu olmayabiliyor, suçsuz olduğuna inandıklarınız da suçlu olabiliyor ama bunun tarafsızca ölçülmediğini bilmek sizin de canınızı yakar bir gün emin olun. Görüyoruz sapıkların, katillerin, tecavüzcülerin al(ma)dığı cezaları. Fikriyle, yazısıyla, karakteriyle yargılanıp suçlu bulunanları bunun yanı sıra tüm pislikleri ve kokuşmuşluklarıyla elini kolunu sallayarak canavarlığa, hırsızlığa devam edenleri. Derin devlet yargılandı mı? Hayır. Faili meçhullerin ruhları hâlâ geziniyor o mahkemelerin üzerinde, adaletin terazisine oturanları kaldırmak için uğraşımız. Yapılan tüm orantısızlıkların hesabı sorulur bir gün elbet, dua edin de sizi yargılayanlar sizin kadar kindar olmasın.

Adalet herkese lazım olacak bunu tekrar tekrar söylüyorum, unutmayın. Haksızlığa, zulme, şiddete karşı sesinizi çıkartın, dilsiz şeytanlardan olmayın, vicdanınıza kulak verin, o sizi doğru yola sevk edecektir.



"Ne biçim ülke burası ne biçim insanlarla yaşıyoruz! Gezi Parkı için yürürsün, vatan haini, darbeci olursun, Lice'de kullanılan orantısız gücü protesto etmek için yürürsün, Rojava'daki katliamı kınarsın, PKK'lı olursun, Silivri'deki hukuksuzluk için sesini çıkarırsın ulusalcı olursun! Hâlâ anlamıyor musunuz? İnanmanız gereken tek bir ideoloji var o da vicdanınız." demiş Pınar Balcı. Böyle bitsin bu yazı. Zaten her gün sözün bittiği yerdeyiz bu ülkede.

Cuma, Ağustos 02, 2013

Bugünlerde Bir Şeyler Kafamı Kurcalıyor *


Son yazdığımdan bu yana sinsice iki hafta geçmiş, Temmuz bitmiş, Ağustos girmiş devreye. Ağustos değişik bir aydır, yazın en sıcak en güzel ve en son ayı olması dolayısıyla en hüzünlü ayıdır. Hayatımın ilk tamamen çalışarak geçen yazı da böylece geçiyor heyhat. Çok zor gerçekten de bazı şeyler. Ben de "bazı kızlar çok güzel" cümlesi gibi bu cümleyi duvarlara yazacağım. Bazı şeyler çok zor. Neyse ilk cümleme geri dönersem son yazdığımdan bu yana 2 hafta geçmiş, bu rakam Türkiye gibi ülkelerde 786 tane korkunç gündem maddesine denk. Bizi sistematik olarak delirtmeye devam ediyorlar. Büyük rahatlayacaklar biz delirince eminim. Bu arada geçen gün birinin Facebook'ta sözlerini paylaşmasıyla yeniden hatırladığım tam da günümüze uyan dev bir Mavi Sakal parçası koyuyorum buraya, dinlemeden geçmeyin: Balta.


* bugünlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
yeni araban yıldızlarımdan parlak mı?
böyle soruları soran benim

bugünlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
meclisler biz kara koyunları düşünür mü?
benim seçtiğim, seçimim seçimim seçimimdir

bu baltaya sakın sakın sap olma

bugünlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
vatan kurtaranlar arkamızdan ne söylerler
biz ölünce ne ne ne diyorlar

bu baltaya sakın sakın sap olma


O zaman sorulan bu soruların cevaplarını biz bugünlerde görebiliyoruz ancak yaşımız gereği. Meclislerin asla ve asla kara koyunları düşünmediğini, sözde vatan kurtaranların arkamızdan neler neler söyleyebildiğini ve cinayetleriyle gurur duyduklarını. Bizim de bugünlerde nice şey kafamızı kurcalıyor, vardığımız sonuç ise aynı, bu baltaya sap olmayacağız.

Berkin'in ailesinin basın açıklamasına polisin verdiği tepkiyi gördük. Polis dediğim aynı zamanda, emniyet teşkilatı, aynı zamanda yerel yönetim, aynı zamanda hükümet, aynı zamanda devlet. Yani orada gördüğünüz tepki sadece nefretle insanlara saldıran üniformalı adamların tepkisi değil, tüm bu sıralı otoritenin size tepkisi. Hepsi aynı canilikle saldırıyor. Hep diyorum hep de diyeceğim korkarım duvara konuşsak daha etkili olurdu. Bir yandan emniyet birimleri toplanıyor diyorlar ki TOMA sayısını arttırmak lazım başka türlü olmayacak, bir yandan her gün mesleğini gereğince yapmaya çalışan bir başka medya mensubu daha ağzına vurularak susturuluyor, bir yandan sadece medya üzerinde değil tüm gençler, parti, dernek ve kurumlar üzerinde (yani 2-3 kişiden fazlasının bir arada olduğu her alanda) bir cadı avı sürdürülüyor. Bunu üstelik -eskiden olduğu gibi- kibarca ya da çaktırmadan değil, tüm kabalığıyla gözümüze soka soka yapıyorlar, göz dağı verecekler ya! Bundan kısa süre önce tecavüze uğramış kadınların doğumuna kadar karışan adamların benzer versiyonları bugün de çıkıp statta söylenecek sloganlara, hangi öğrencilerin burs alacağına, hangi şirketlerin hangi ihaleleri alacağına, hangi hak arayışlarının kanuni olduğuna falan karar veriyor. Diyeceksiniz bugüne kadar hangi iktidar farklıydı. Vereceğim cevaplar şu şekilde, beni yaşım gereği önceki hükümetler pek de bağlamıyordu ama 10 senedir hayatım kararıyor, ciğerim sıkışıyor. Bir diğer konu ise bu kadar despotça bir yönetimin hâlâ kendini mağduriyet üzerinden yüceltmesi; çok çektiklerine inananlar şimdi de çok çektireceklerine yemin etmişler belli ki. O kadar çok sürreal saçmalık var ki etrafta, kafamı toplayıp birine odaklanıp yazamıyorum bile, diyelim bunu başardım, ben bunu başarırken 56 tane sürreal saçmalık daha çıkıyor karşımıza.

Şu maddelere bir göz atın, bunlar eskiden bizi kaçıp gitmeye iterken artık buraya daha çok bağlıyor, savaşmaya, güzelleştirmeye, mutlu bir ülkede yaşama inancıyla. İşte sanırım en çok bu korkudan öldürüyor bu sakat sistemden beslenenleri. Bu korkuyu da nasıl oya çeviririz diye düşününce her zamanki gibi gerilimi yüksek tutup tepki oylarıyla kendi oylarını birleştirmekte buluyorlar çözümü. Kendi bin türlü çakallıkla pamuk ipliğine bağlı tuttuğu, teşviklerle, özelleştirmelerle, kredilerle şişirdiği ekonomisinin patlaklarını da müebbetlik bulduğu hakkını arayan gençlere fatura ediyor. Oh ne âlâ arkadaş! İstihbarat almışlarmış Eylül falan sıkıntıymış hep. Şu saatten sonra, sizin vahşetinizi, baskınızı, adaletsizliğinizi gördükten sonra size her ay sıkıntı. Yokuş aşağı gidiyorsunuz efendiler, bunu görmemek için kör olmak lazım. Ben giderken yanımda seni de götüreyim zihniyeti ise tam da sizlere yakışanı. Neyse bir kaç link vereyim bu iç şişirip patlatan konularla ilgili, vaktiniz olunca göz atın:

- Hoşuma giden bir entry.
- Ece Hanım'dan bire yirmi beş vuran bir yazı.
- Can Bey'in bölüm sonu canavarlarıyla karşılaşması.
- Daha okuyamadığım ancak süreçle ilgili başarılı bir eser olduğunu bildiğim bir kitap.

Ciğerimize karabasan gibi oturan memleket gündemi bir yanda kalsın, ben size 20 dakikalık bir mola fırsatı sunayım. Emir Yargın Efendi'nin Evden Uzakta bölümü sonunda yayında. Öyle eğlenmişiz ki program bir müzik programı olduğu kadar bir komedi programına da dönüşmüş. Dikkatle ve detaylara da odaklanarak izleyin lütfen baştan sona, gerçekten güleceksiniz söz veriyorum:




"Bilmem hatırlar mısın Özdemir ne renkti?"


Gitar yüklü günler güzel günlerdir.
Şahsi rekorum budur 4 gitar + 1 anfi.