Pazartesi, Ocak 21, 2013

İşim Olmaz


Seneler evveldi hazırlıkta ya da birinci sınıftaydım, okuldan çıkıp Taksim tarafına gelmiştik, Bambi'de bir şeyler yiyorduk kalabalıktık ama gruptan net hatırladığım 2 kişi Yasin Bey ve Özge Hanım'dı. Bizden birilerinin telefonu çaldı önce konuşanların yüzü düştü, sesi titredi, o sırada açık olan televizyonda "son dakika" şeritleri çıktı kırmızı kırmızı, Hrant Dink öldürüldü diye. Benim de dahil olduğum kuşak çocukken daha doksanların başlarında bu olguyu normalleştirmişti, düşünen ve düşündüklerini yazan insanlar, farklı düşünen -ya da düşünmeyen desek daha doğru olacak herhal- insanlarca öldürülebilirdi. 92-93 sezonu özellikle verimli bir yıldı ölmek veya öldürülmek için. 4-5 yaşında bu tip şeyleri sık sık gören, duyan bir çocuktum ben. Neyse arkadaşlarımın yüzlerinden okuyabiliyordum bu olayın önemini, ancak ben idrak edecek konumda değildim pek. Hrant Dink'in adını biliyordum ama kafamda net bir yerde değildi bu isim. Bir kaç kez duyup "tehlikeli olabilir" şeklinde etiketleyip hafızamın dibindeki raflardan birine kaldırdığım bir kimlik. O sene miydi yoksa sonraki sene miydi hatırlamıyorum yapılacak yürüyüş hafta sonuna denk geliyordu, Şişli'den Taksim'e. Ben de o zamanlar İstanbul Radyosu'na gidiyordum prova için hafta sonları ve yürüyüş yapan gruba, o grubun içinde de arkadaşlarıma, dostlarıma denk gelmiştim yolda. "Nereye?" dediklerinde, "TRT'ye, siz ne yöne?" demiştim, onlar da "Hrant Dink'i anıyoruz, gel sen de?" demişlerdi, ben de "Yok ya, işim olmaz." demiş ve yoluma devam etmiştim yürüyüşün tersi yönüne. Hatırlıyorum o dönem herkes bu olayı konuşmuştu, saçma sapan insanlar saçma sapan yorumlar yapmıştı. Yani ben olay hakkında bu kadar fikirsiz ve olaydan uzakken bile yapılan yorumların saçmalığına hüküm verebilmiştim. "Hepimiz Ermeniyiz." gibi basit, anlaşılabilir ve anlamlı bir slogan bile gündemi çalkalıyordu bu ülkede. Takip eden süreçte beyaz bere satışlarındaki artışları, yapılan utanmaz derecede ırkçı karşı protestoları saymıyorum bile. Neyse beni şu an dönüp 4-5 sene öncesine bakınca üzen şu: 20 yaşında bir insan olarak Hrant Dink'i doğru düzgün tanımadığım yetmiyormuş gibi o güne dek maruz kaldığım yayınlar ve görüşler doğrultusunda utanmasam öldürülmesini yadırgamayacak konumda olmam. İşte bu ülke böyle insanlar yetiştiriyor. Bilmeyen, öğrenmeyen, duyduğunu kabul etmeye meyilli, ön yargılı. Neyse sonrasında benim şansım yaver gitti de bugün o günkünden biraz daha iyi bir noktaya gelebildim, umarım gün geçtikçe de kendime göre daha iyi noktalara giderim. Ancak şunu hiç unutmamak lazım ki benim gibi klasik bir eğitim ve bilgilendirmeye maruz kalan insanların sanırım %99'u şansı yaver gitmeyerek aynı kafada, aynı alışkanlıklar içinde yaşamaya devam ediyor. Neyse Cevahir'in önünde toplanmıştı insanlar geçtiğimiz Cumartesi günü. Ben de gittim iş çıkışı, hava kapatmakla kalmamış yağmur da başlamıştı, çok geçemeden yola çıktı ve yürüyüş başladı. Yolda Eylül Hanım'la buluştuk beraber devam ettik yürümeye. O yürüyüşün geçmişini anlattı bana hani benim "işim olmaz" dediğim zamanlarını. Sessizce yapılmış ilk bir kaç sene yürüyüş, çok etkileyiciydi dedi. Düşündüm, müthiş bir protesto olmalı, binlerce insanın sessizce yürümesi. Son bir kaç senedir de bu seferki gibi sloganlı, bayraklı yapılır olmuş. Eylül Hanım "Ben pek yakıştıramıyorum buraya parti bayrağı getirmeyi." dedi. Benimse bir noktada hoşuma gitti ESP'nin flamalarıyla CHP'nin flamalarını aynı yerde yanyana yürürken görmek; adaletsizliğe, vahşete karşı insanca tek ses olunabileceğini göstermek. 6 senedir orada toplanıyor insanlar, adaletsizlik gözlerine sokulsa da, yüzlerine vurulsa da, Rakel Hanım konuşmasının sonunda neden orada olunduğunu -ve korkarım daha da olunacağını- şöyle açıkladı:


"Sağımızdakine, solumuzdakine rahatsızlık vermeden, ötekileştirmeden buradayız. Adalet borcumuzu hatırlayarak buradayız. Sevgimizi, umudumuzu hatırlayarak buradayız. Yataklarında sevdiklerinin elini tutarak ölme fırsatı ellerinden alınanların anısına buradayız. Acımızla, onurumuzla buradayız. Doğruluk ve adalet için buradayız. Birbirimize hikâyelerimizi anlatmak ve anlamak için de buradayız. Hep burada olacağız, birlikte olacağız."


Umarım önceden yazıldığı gibi olmaz: "Mahkeme sonuçlandı, cinayeti devlet üstlendi." Deryik Hanım her konuda olduğu gibi bu konuda da çok güzel yazmış. Okuyun, hatta onun yazısının içinde de bir başka yazıya yönlendirileceksiniz. Bunlar hep insepşın. Deryik Hanım'ı sırf bu yazı için okumayın zaten, ne yazarsa yazsın müthiş yazar, okuyun, net.

Mehmet Ali Birand'ın ölmesiyle ayrıca "ölümüne nefret etmek" kavramının ne kadar yükselişte olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Benim takdir ettiğim insanlardandı kendisi, her akşam evinize konuk edebileceğiniz biriydi aynı zamanda. O yüzden üzücü oldu ölmesi benim için. Hayatı boyunca bu kadar çok çalışan ve başarılı olan insanlara laf sokma çabası, öldükten sonra bile ardından küfretmek çoğu insanın içine işlemiş demek. Kimse de yadırgamıyor. Bu nefret hep vardı illa ki ama bunun artmasının, doğallaşmasının hatta gurur duyulacak, böbürlenecek bir şey olmasının faili bence belli. Yine de yazıklar olsun diyorum bu kutuplaştırmaya maruz kalıp da insanlığını kaybedenlere, kaybetmeyeceksin, zor olan ve önemli olan bu değil mi zaten?

ÇHD'ye yapılan gövde gösterisi niteliğindeki operasyon geçtiğimiz haftaya -en azından benim için- damgasını vurdu. Bu ülkede polisler avukatların ofislerine başka polislerin nezaretinde kapıları kırarak girdiler, bir kaç tane de değil, yüzlerce polis, helikopterlerle falan. Aksiyon filmlerini aratmayacak şekilde, filmlerden fırlamışçasına. Zaten filmleri, senaryoları sevdiklerini şu açıklamayla bize bir kez daha gösterdiler. Neyse bugün ve dün yavaş yavaş bırakmaya başladılar bu insanların bir kısmını. İşin komiği bu tip yıldırma operasyonlarından en son yılacak insanları seçmiş olmaları. Bir zahmet araştırın ÇHD neymiş, buradaki avukatlar kimlerin davalarına bakmış da devletin nefretini üzerlerine çekmişler. Ayrıca avukatlıkla ilgili de bir araştırma yapın, bir bakın bakalım yasalar ne diyorlar avukatların göz altına alınmasıyla, bürolarının aranmasıyla ilgili. Ana akım medyamızın ise şova gidişini gözlemledim yine ben bu olayda. Olayın külliyen hukuksuzluğundan asla bahsedilmediği gibi göz altına alınanların avukat olduğunun da üstü kapatıldı. Terör kelimesi vurgulandı tabi ki bas bas! Çok Amerikanvari değil mi? Tam sevdiğimiz gibi. Neyse, gündemi artık gerçekten farklı farklı bağımsız kaynaklardan takip etmek lazım bunun da tek yolu internet. Tabi dikkatli olmak, süzgeçlerden geçirmek suretiyle. Şunu da bir okuyun lütfen. Bir de mizahtan kara mizaha doğru kayan mecmuamız Zaytung'un şu haberini okuyun, bir tık uzaktayız şu an verilen örnekten, belki o kadar bile uzak değiliz.

Yahu biraz korkmamak lazım, tanışmak, görmek, temas etmek lazım. Önyargıları kırmanın tek yolu bu. Hani Türkiye'de alışveriş yapan kesimin çok büyük kısmı internetten bir şey almaktan çekiniyor ya, misal bir kıyafetten bahsediyoruz, kumaşına dokunmak, üzerine giymek, defolarını görmek ister ya potansiyel alıcı. Benim istediğim de bu şüphecilik işte. Yahu ya her şey ekranda gördüğümüz, reklamda duyduğumuz gibi değilse? 2. el hali hazırda varılmış yargılara nasıl bu kadar çabuk güveniyoruz? Korkmayın gidin yerinde görün olanları. Kimsenin size eşcincsel deyip dememe olasılığını düşünmeden bir Onur Yürüyüşü'ne katılın misal, Kürtçü ya da Ermenici denilirse denilsin deyip açlık grevleriyle ilgili konuşun ya da Hrant Dink'e kardeşim deyin, laik ya da elitist damgalarından korkmadan yasaklanan bir Cumhuriyet Kutlaması'na katılın mesela. Farklı dinamikleri yerinde deneyimleyin. Fikir olarak farklı olsanız da aslında ne kadar benzer olduğunuzu/olduğumuzu görmenin tek yolu bu aslında. Yapılan şeyin korkulacak bir yanının olmadığını da görmenin tek yolu bu. Kendini olduğundan daha güçlü hissetmenin de, "benim gibi düşünen insanlar ne çokmuş neyse ki" diyebilmenin de.

Neyse bu konular bitecek gibi değil, konuştukça iç açan değil iç daraltan cinsten üstelik. Bireysel cesaret önemli yine de aklınızın bir köşesine yazın. Kimse gitmez değil, ben giderim diyebilmek ya da ya kimse gitmezse diye endişelenip, kalkıp gitmek. Yeni paragraf açıyorum açıyorum, dönüp dolaşıp aynı konulara saplanıyorum yine. Tamam bitti.

Hafta sonu sonunda adam gibi müzik dinleyebildim. Ancak bir noktada takıldım. O nokta da şu noktaydı. Cihan Mürtezoğlu'nun Talihsiz Merdiven'i ve 123'ün Binalar'ı. Bir de bu iki şarkı arka arkaya gelmiş çevirip çevirip tekrar dinledim. Çok güzel ikisi de. Talihsiz Merdiven size bir hikaye anlatıyor, yoğun, iç yoran bir hikaye; güzel, karanlık motifler, kafanızın içinde döner gibi üst üste vokaller, tekrar tekrar söylenip de anlaşılamamış gibi. Siz dinleyin siz karar verin ama düzgün duyabileceğiniz yerlerde dinleyin öyle fon müziği yapılmaz her müzik. Binalar ise pek güzel bir 123 parçası. Türkçe şarkılarını daha çok seviyorum daha farklı geliyor sanırım kulağıma. Bu şarkı da sözleriyle de müziğiyle de etkiliyor insanı, dinlemenizi tavsiye ederim. Bir diğer uzun zaman önce görüp dinleyemediğim şey ise şu albümdü. Pek keyifli bir albüm olmuş. Alper Bey'in ellerine sağlık diyebiliriz. Bu soundcloud dinletilerinde beğendiğim eserler arasında olduğu için hep denk gelip mutlu olduğum bir diğer şarkı da Mira'dan geliyor: Zifir. Evet bu yazılık Anadolu Türküleri köşemizin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yayında ve yapımda emeği geçen tüm müzisyenlere saygılarımız, hürmetlerimiz sonsuz.

Gelelim gidebildiğim ve gidemediğim konserlere. Bu yazıda gidebildiğim konserler, gidemediğim konserlere 2-1 yenildiler. Mabel Matiz'in Kadıköy'deki konserine bir uğradım. Hem o akşam Kadıköy'de olduğum için, hem Kadıköy Sahne adındaki mekanı merak ettiğim için, hem de bir kaç dost görüp, müzik dinleyip, mutlu olmak için. Şansım nasıl yaver gittiyse içeri girdiğimde Aşk Yok Olmaktır'a denk geldim, çıkmadan evvel de Barışırsa Ruhum çaldılar. Arayı bekleyemedim yorgun olduğum için, Ali Bey'le 2 kelâm ettik ama vesileyle. Gidemediğime pişman olduğum konserler ise Birsen Tezer'in İkinci Cihan albüm lansmanıydı. Ceren Hanım'ın yazısını okudum bir kez daha pişman oldum, neyse bir ara gidilecek, belki de üçüncü albüme. Bir de Şirin Soysal'ın bir konserine bir türlü gidemediğime pişman oldum. Çok merak ediyorum, fırsatları kaçırmamam lazım.


Diğer gelişmeler şu şekilde. Dilara Hanım yoğun baskılara dayanamayıp çizimlerini topladığı bir blog açmış. Karga'dan tanıdığımız Tayfun Bey bu akşam Açık Radyo'da her zamanki gibi saat 20:00'de yayınlanacak olan Yerli adlı programda pek çok hayran olduğum şarkı arasında benim de şarkıma yer verecekmiş. Listedeki bildiğim şarkıların hepsi çok güzeller, siz de dinleyin vaktiniz olursa. Bıyık bırakmaya karar verdim tekrar ancak sakalsız bıyık uzatırken yaklaşık 1 ay hükümete gitgide yakınlaşan bir imaj çizeceğim, korkmayın. İlçe meclisi üyesi falan olmadım, baştan uyarayım. Hepimize komiklikler diliyorum. İşte iş hayatı böyle bıyık uzatmak mesela başlı başına en büyük heyecanım şu an. Küçük şeylerden çılgın atan bir hayatım var evet. Bugün Umut Bey'le görüştüm öğlen arasında. 15 dakika ancak oturduk ama konular birikmiş makineli tüfek gibi konuştuk pıtır pıtır. Ben daha çok konuşmuş olabilirim. Bu arada planlanan yeni video sayımız inanılmaz arttı, bir de uygulayacak vakti ayarlayabilirsek ne mutlu bize! Hatta kalın ve dua edin biz de hattın öbür ucunda kalmayı başaralım.

Merve Hanım'a verdiğim başlangıç seviyesi bas gitar kursu ve annemle hep beraber Kadıköy'de yediğimiz yemek hafta sonunun highlights'ını oluşturdu not düşmeden geçilmesin. That's all. Bir de alın size Umut Bey.

Hiç yorum yok: