Çarşamba, Ocak 23, 2013

Saray



saray bana bakıyor
ben sarayı yakıyorum
aydınlansın diye gece

Böyle sözler yazıp Saray adında bir şarkı yapmıştım, dün gece Saray'ı yaktılar ve aydınlandı gece. İçim parçalanarak izledim Galatasaray Üniversitesi'nin yanışını, olacak iş değil. İnsanların geçmişi ve bugünü yandı, geleceğe kalmamak üzere. İstanbul yangınlarla yok olmaya devam ediyor, bizler de izliyoruz tarihi binaların ölümünü. Kesilen kurbanı, dayak yiyen insanı, EDS kameralarındaki ölümlü trafik kazalarını kısacası gözümüzü ayırmadan heyecanla hatta hevesle izlediğimiz tüm şiddet dolu sahneleri izler gibi. Görünce bağırasım geldi yangını, HAYIR! diye, gözlerim doldu. Bir an Güney Kampüs'ün yandığını düşündüm, ya da evimizin. Daha korkunç bir şey olamaz. Yazık. Yazıklar olsun! Gözümün önüne sürekli ellerindeki listeye tik atan adamlar geliyor böyle şeyler oldukça. Allah kahretsin. Çok sevmediğim bir laf olsa da dünden beri gerçekten ağzı olan konuşuyor, beyni ve hissi olanların konuşmasını yeğlerim her zaman. Tarihi binadan okul mu olurmuş diyen var, 500 yıllık bina diye altyazı geçen var, oh pek iyi oldu diyen futbol topu beyinliler var (umarım biri abanır o topa), yapılan yasal düzenlemeler, hazırlanan tasarılar var... Tabi ki her pislik gibi bu da ilk değil ve en romantik, en hayalperest insanlardan biri olarak ben bile son olmayacağını hissediyorum bu olayın nedense. Göreceğimiz çirkin tabloyu üç aşağı beş yukarı tahmin etsem de bekleyip beraber görelim diyorum yanan binanın akıbetini.


Bugün yine nefretle doldurdu hava beni. Yağmurdan nefret ettiğimi önceden söylemiştim, kardan da haz etmiyorum, sanırım kış mevsimini genel olarak hiç sevmiyorum. Sadece parlak güneşli soğuk ve temiz günleri severim. Metrobüsten indim, şirkete doğru yürürken bir yandan da telefonla konuşuyordum Merve Hanımcığımla. Tam telefonu kapayacağım ters, iğrenç bir rüzgar çıktı ve şemsiyem ters dönerek paramparça oldu! Böylece annemin olup çok severek kullandığım, yaşlı ve kırmızı şemsiye ömrünü tamamladı. Tek sevdiğim şemsiyeydi ki şemsiyelerden nefret ederim genel olarak. Bir daha şemsiye kullanmayacağım. Şu an istediği kadar güneş açsın kışı da sevmeyeceğim! Zaten sabahın köründe heyecanla ne çıkacak diye beklediğim bir projeden olumsuz yanıt almıştım, iyice tuz biber oldu.

Beni sakinleştirmek için olsa gerek şirkette herkese kandil simidi dağıttılar. Sakinleşmedim tabi ki. Melis Hanım'ın bir yazısını okumuştum, aklıma şu şarkı gelmişti, onun üzerine ben de şu albümü dinledim de biraz olsun duruldum. İlk 2 şarkıyı koymamışlar sanırım çakallar ama olsun. Tam keyfim yerine geliyordu ki şu yazıyı gördüm. Başlığı ve alt başlığı yanlış mı okudum dedim bir kaç kez daha okudum, gözümü açtım kapadım falan yok doğru okuyorum. Habere bak, veriliş şekline bak. Bu tip haberler için benzer sapıklıkta birini almış belli ki gazete işe. Şerefsiz. Evet yüksek gerilimli bir yazı oldu, kusura bakmayın, haydi projeyi alamadım, şu dünyada tek sevdiğim şemsiye neden elimde patladı?


Son not: Şimdi de baklava ikram ettiler, bu sefer biraz sakinledim sanırım. Piyanist amcamız sıradaki parçayı Efe Bey için çalıyor, Metallica'dan Acı ama Gerçek.

3 yorum:

deryik dedi ki...

Hani demişsin ya, "güney kampüsü düşündüm ya da evimizi" diye. bunu anlamıyo insanlar. Eve yakın bir his verişini anlamıyolar.

ben de düşündüm aynı şeyi, sonra sinek kovar gibi kovdum. Herhalde böğrüme bıçak saplanır, kalır.

İstanbul çok yangın gördü tarihinde, şehir planlama amaçlı konut yangınları. Şu an yaşadığımız şey daha farklı. Böyle bi üniversitenin düzgün yangın sistemi yok. Kimse "niye yok?" da demiyor. Yangın çıkıyor. Söndürme araçlarımız tulumbacılar kıvamında. Kimse "niye düzgünü yok?" demiyor, yine. Deprem olsa farklı mı olurdu? sanmam. bizim okul için de geçerli.

Eğretilik normalleşti. Hepsinin özü bu. Olduğu kadarcılık, vasat işler, vasat insanlar yaygınlaştı. bu dönemle, bizim ülkeyle ilgili mi, bilmem. Ne bileyim, halı dokuyan teyzeler geliyo aklıma. Bi ilmek kaçırsan tüm halı berbat olur, onlar da asla kaçırmazlar. Böyle ince ince dokurlar, 17'sinde nasılsa, 77'sinde de öyle bi özenle. Hani demek ki okumakla, "adam olmak"la filan ilgili değil bu. Vasatla yetinmemekle, işine saygıyla ilgili. Sorumluluk alabilmekle ilgili. O teyze "halı bana emanet" diyor da onlarca insan "bu okul, bu şehir bana emanet" demiyor.

Dedem bize hep "çöpçü de olsanız işinizi en iyi şekilde yapacak saygınız olsun" derdi. Bir gün "doktor ol, mühendis ol" demedi; ama hep "işini düzgün yap" dedi. Belki de kimse artık düzgünün peşinde değil, bilmiyorum. Bir "buna da şükür" deme hali kaplamış her yeri, emek harcamamaya bahane oluyor.

Sinir bozucu; ama ense karartmaya yetmez. Şemsiyelere kızma. :)

Emir Bey dedi ki...

'Çırağan Sarayı Oteli'nin yangın tertibatına bir bakın bir de yanındaki GSÜ'nün. Tarih "para" ediyorsa değer veriyoruz...' diyor İlber Ortaylı konuyla ilgili. Vasatlığın yaygınlaşması gerçekten ne iyi dedin.

Adsız dedi ki...

güzel gözleri ve nadide kulakları vasat işlerle meşgul etmeyelim diyeceğim, ama bunlar kırılgan bir vicdan ile birlikte geldiğinden işiniz/işimiz zor. yine de bir nefes sıhhat olsun ruhumuzu besleyen, viktoriya yermolyeva'nın şahane parmaklarından bir kez daha gelsin: acı ama gerçek. (xJBwlv21W2Q)

http://www.youtube.com/watch?v=xJBwlv21W2Q