Pazartesi, Eylül 09, 2013

Alt Geçit


Yine bir haftada dünya yıkılmış kadar gündemle döndük kucağımızda. Civilization diye bir strateji oyunu vardı bilmiyorum hiç oynadınız mı. Benim bugüne dek en severek oynadığım oyunlardandır bunun ikincisi. Neyse klasik bir strateji oyunu denilebilir: Ülke kuruyorsunuz, zaman ilerliyor, teknoloji ilerliyor, dünya harikaları inşa ediyorsunuz, fetihlere çıkıyorsunuz. Tabi ki yeri geliyor sistem kendi krizlerini çıkartıyor, bu durumda da önemli ve büyük şehirlerinizde protestolar ve isyanlar çıkabiliyor iyi yöneticiler değilseniz. İşte bu durumda o büyük şehirlerin üretimsel anlamda ve psikolojik anlamda desteğini almadan yaptığınız işe devam ederseniz (Yaptığını iş şunlardan biri olabilir: Yüksek vergiler almak, savaşta ısrar etmek, kültür ve bilime yatırım yapmamak...) bir iki tura kalmıyor hükümet devriliyordu. Yönetim türü krallık da olsa demokrasi de olsa bu böyleydi. Şu parantezin içindekilerin tamamı ve parantezin dışındaki protesto ve isyan durumu elimizde mevcut. Bilmem anlatabildim mi? Bunu görememek için kör olmak lazım. 

Ankara muazzam derecede karışık şu günlerde, hem ODTÜ'yü karıştırıyorlar, hem de Tuzlu Çayır taraflarını. ODTÜ'den yol geçirmeyi gurur meselesi bellemiş bir yaratık var çünkü. Yapılan tüm açıklamalara, kanuni süreçlere, mantığa, güvenliğe, doğaya, insanlara karşı tek başına savaşan; şımarık, ahmak bir mahlûk. Tuzlu Çayır tarafındaysa hem buna bağlı hem de bundan bağımsız bir şey protesto ediliyor. Bir mega proje daha, bir camiyi ve cemevini birleştirme projesi. İçeriğini detaylı bilmediğim gibi neden protesto edildiğini de bilmiyorum bu projenin tam olarak. Fazlaca taraflı bilgilere maruz kalıyoruz malum medyamız görevini yapmadığı için. Bildiğim tek şey ise kendisiyle fikren uyuşmayan her protestoda (ki protesto tam da bu demek ne yazık ki) olduğu gibi tüm gücüyle saldırıyor yine devlet kendi hükmüne karşı gelenlere, gazla, plastik mermiyle, kanunsuz bir vahşet ve kendine güvenle! Geçtiğimiz günlerde barış için yapılan protestolara en sert şekilde müdahale edenler bugün de Okmeydanı'nda adalet arayanları şiddetle bastırmaya çalışıyorlar. Binlerce iyi insanın dualarıyla hayata tutunmaya çalışan, polis vahşeti yüzünden komada olan ufacık bir çocuk için adalet arıyor insanlar, insan olanlar, insan kalanlar. İnsan olamayanın bunu anlaması çok zor tabi. Anlamayı geçtim de bununla savaşması hâlâ şaşırtıcı geliyor, yüzleşme korkusu herhalde böyle bir şey, ipliğ çekmeye bir başlarlarsa tüm imajlarının söküleceğini biliyorlar şüphesiz. Düşünen, üreten, adalet ve hukuk isteyen, demokrasiye muhtaç herkesi de sokağa çağırıyorlar böylelikle, kendileri yaratıyorlar Eylül'ü, sonra suçunu dış mihraklara atmak üzere.

"Kim neyi protesto etmek isterse eder." anlayışından ne denli uzak olduğumuzu görmek, bunca vahşetin ve acının üzerine bana çok üzücü geliyor. Bu arada Ahmet Hakan'ın bir yazısını okudum, protesto ve başörtüsü kavramıyla ilgili gerçekten önemli bir kaç noktaya değinmiş. Yazıya öyle net girmiş ki, hiç vaktiniz yoksa ilk üç cümlesini okuyun derim lütfen. Buradan buyurun. Bir diğer dikkat çekici yazı ise, ODTÜ konusunda Ege Dündar'dan geliyor, buradan okuyabilirsiniz. Bu arada zannedilmesin ki başı kapalı kızın üzerine ergence bağıra çağıra yürüyen genci savunuyorum, detaylı izleyemesem de gördüğüm en saçma sahnelerden biriydi ne zamandır.


Bir diğer çılgınca gündemimiz ise olimpiyatlardı. Kaybettik, şükür ki kaybettik, neyse ki kaybettik. Böylelikle yine hiç çekinmeden tüm çirkinliklerini sergiledi muktedirler. Makamlarının da ne kadar vasıfsızca doldurulduğunu görmüş olduk böylece defalarca görmemişiz gibi. Olimpiyat neden istenmez ki diyorsanız ve 10 dakika kadar vaktiniz varsa lütfen şu detaylı yazıyı bir okuyun. Daha az vaktiniz varsa ve "ay öyle ciddi şeyler okuyamayacağım şimdi" derseniz buradan buyurun. İnsanların kafasında oluşan "her şeye muhalefet oluyorlar canım", "bunlara hizmet de etmeyeceksin" tipi cümleler için güzel açıklamalar var. Hoş, şeytanlar zaten şeytanlığı seviyorlar ama bari bu kadar kolay kamuoyu yaratamasalar.

Her fırsatta olduğu gibi geçtiğimiz günlerde açılmasından bu yana 10 gün geçmemesine rağmen on iki milyonuncu kez Dem'e gittim. Ayrıca yazacağım zaten. Güzel yer vesselam, her gidişte güzel dostları görüyor, yeni bir çay deniyorum, alenen tüm randevularımı oraya vermekteyim. Çaya ilgi duyan herkese cenneti vaat ediyorlar resmen. Neyse annemle beraber gidecektik geçtiğimiz Cumartesi, ofisten çıkıp metroyla Taksim'e gittim, dedim Gezi Parkı çıkışından çıkayım etrafı bir kolaçan edeyim. Neyse parktan meydana doğru çıktım. O noktada yüzüm The Marmara'ya dönükken tam sağımda kalan -hani ramazan boyunca resmi iftar sofrası ve sahnesinin kurulduğu yer- uçsuz bucaksız beton alan beni bir kere daha hayret ettirdi. Bir ülkenin en önemli şehrinin en önemli meydanı böyle silme beton mu olacaktı arkadaş? Gerçekten hayret ediyorum her seferinde. Hafta sonu yine her zaman olduğu gibi geceleri parkı kapattılar. Bizi sokağa davet ediyorlar tüm güçleriyle, sokağın ise tüm gücünü görseler eminim dudakları uçuklar. İç ve dış politikada bu kadar rezil bir dönem yaşadı mı bu cumhuriyet evvelden gerçekten bilemiyorum. 

Rezil bir dönem demişken 6 ve 7 Eylül'ü geride bıraktık geçtiğimiz hafta. Gündemimiz güncel rezaletlerle dolu olduğu için, geçmişteki acılardan, ayıplardan bahsedemedik çok. Sanat yardıma koştu yine. Daha doğru düzgün tanıyamadan kaybettiğimiz değerli müzisyen Tanju Duru'nun Duru Zamanlar albümünden geliyor şarkımız: 7 Eylül. Derler ki sözleri yazan ve şarkıyı söyleyen hanımefendinin adı Kıvanç Someren'dir. Merak etmeyin, şu an ise bir başka mahallede başka insanlar linç ediliyor bu ülkede.

Geçtiğimiz vakitlerin birinde Toros Bey ve Nil İpek Hanım'la Kuğunun Şarkısı'nı kaydetmiştik. Aslında video olarak kaydetmiştik bunu ancak "teknik bir aksaklıktan dolayı" sadece ses dosyası olarak yayınlamaya karar verdik. Sözleri yine Levent Bey'in bir şiirinden, müzik bana, zarif icrâlar ise yukarıda da belirttiğim üzere Toros Bey ve Nil İpek Hanım'a ait. Şu aşağıdaki oynat tuşuna basarak, ya da buradan soundcloud sayfasına giderek dinleyebilirsiniz. Piyano sevilmeyecek gibi değil ki!


Son olarak, kasten sona bıraktığım ve öncesinde müzikten bahsettiğim bir konu var. Kerem Bey vardı geçtiğimiz senelerde birlikte 3-4 konser verdiğimiz, çok daha fazla sayıda karşılıklı ve beraber gitar çaldığımız, şarkı söylediğimiz bir ahbap. Benden 10 yaş bile büyük değildi, komik bir adamdı, en son forumların birinde görüşmüş yine müzik yapmıştık beraber, arada Emir Yargın Efendi'yle kulaklarını çınlatırdık. O benim gitarımı çok çaldı, bir kaç kez de ben onunkini. Bu hikaye bir kaç gün önce sona erdi. Kerem Bey öldü. Derler ya sözün bittiği yer diye, işte o yüzden bu son paragraf. Söz, gerçekten burada bitiyor çünkü.

Hiç yorum yok: