Pazar, Eylül 01, 2013

Resmi Devlet Rengimiz Gri


Yine bir oturuşta yazayım dedim tabi ki olmadı, günlerdir yazdığım paragraflar ve her güne apayrı konularla uyandığımız sınır tanımaz ülke gündemimiz sağolsun. Şu andan başlayacağım. Bildiğiniz üzere Barış İçin El Elele tutuşmak üzere sözleşmiştik bugün bu saatlerde İstanbul ve Türkiye'nin pek çok farklı noktasında. Her zaman olduğu gibi polis olmayan yerler el ele keyifle bu über barışçıl eylemi gerçekleştirirken polis olan yerleri gördükçe hâlâ bir kalbimiz hop ediyor. Misal Beşiktaş, misal Taksim Meydanı. Ne gerek var arkadaş barış için toplanmış insanların karşısına onlarca yüzlerce polis çıkartmaya, gerçekten deli misiniz nesiniz? Barıştan mı korkuyorsunuz? Barış sever insandan mı? Zaten gösteremediğiniz her zeka pırıltısıyla daha da rezil rüsva oluyorsunuz hem kendi kafası çalışan vatandaşınızın hem de nasıl başardığınızı bilemesem de hem özenip hem posta koymaya çalıştığınız "batılı medeniyet"lerin. Neticede siz ne kadar "yazık be" dedirtecek şekilde karşımıza dikilseniz, her ne şekilde bize engel olmaya kalksanız da, bizim içimizdeki barış, kardeşlik, birliktelik ve iradeyi kıramayacaksınız bu saatten sonra. Bu çok açık, net. O yüzden kafanıza göre takılın. Twitter'da falan da insanların her paylaştığını trolleyen kullanıcılar yetişmiş, olgunlaşmış, hepsine maşallah diyor, arama yöntemlerini biraz daha geliştirmelerini rica ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Konuyu çok da değiştirmeden dün yazdığım kısımlara geçiyorum buradan.

Nasıl rahatlıkla savaş planı yapıyorsunuz yahu? Sanki kendiniz gideceksiniz savaşa! Yine tüm medya kanalları istatistiklerle, mukayeseli grafiklerle, Suriye fetih planlarıyla, elimizde belgeler var diye bağıran dünya liderleriyle, belli konulara kanıt getiremeyip kanaat getirenlerle, arka planda ellerini ovuşturup yeniden yapılanma hayali kuran iş adamlarıyla, ailelerin krizlerden geçindiren şeytancıklarla dolu. Zaten tüm yazılı basın bir konuda hemfikir oluyorsa iyice geriliyorum ben, en son Gezi sürecinde de gördüklerimizden sonra. "Basın bülteni gelmiş beyler bakanlıktan, basıyorum aynen!" tadında ortam. Önceden de defalarca gördük ki -yaşı daha büyük olanlar daha çok defa gördüler- uçakla, savaş gemisiyle, yıldırım operasyonuyla, füzeyle demokrasi gelmiyor. Ne geliyor? Petrol geliyor, inşaat geliyor, küresel ekonominin lordları geliyor, baskı el değiştiriyor, yeni bir yönetim geliyor, yüzlerce, binlerce, milyonlarca ölüm geliyor. Bir avuç umudu var zaten insanların o da vuruluyor, sakatlanıyor, tecavüze uğruyor, işkence görüyor, susturuluyor, tehdit ediliyor, özellikle de savaşlarda. Her cümlesinde dine, kitaba, peygambere vurgu yapanlar da yeri geliyor bu vahşetin sorumlularından duacı oluyorlar, yeri geliyor onlarla beraber zulme ortak olmak için yırtınıyorlar, yeri geliyor zulümden, kandan kâr ediyorlar. Bu kadar mı zor savaşa hayır demek? Ne hakla başkalarının hayatına hükmetmeye kalkarsınız? Hem karşınızdaki insanların -yeri gelip dost yeri gelip düşman olan zavallılar- hem kendi gençlerinizin hayatını nasıl riske atarsınız? İktidar bunu sağlar, devletler bunu yapar, işte olay bu kadar basit. Vardır istisnai örnekleri muhakkak ama bizim ülkenin bir istisna olmadığı aşikâr. 5 tane gencini göz göre göre, gözünü kırpmadan öldürebilen ve bununla gurur duyan zihniyet, eminim hiç utanmaksızın üç aşağı beş yukarı şöyle şeyler diyecektir: "Eee tabi bazı kayıplar, önemsiz rakamlarda gerçekleşti ama dünyada lider bir ülke olmak bunu gerektiriyordu." Ne olur aklınızı başınıza toplayıp düşünün, demesi çok daha kolay olanı söyleyin, savaşa hayır deyin, başka ülkelerin taşeronluğunu yapmaya bir dur deyin, yoksa orada en ufak zarar gören her canlı ve cansızdan sorumlu olacaksınız.

Gerçi senelerdir kafamda oluşan teori, hükümetin ülkeyi topyekün bir felakete sürüklemeden -ki onlar da bu konuda ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar- kolay kolay değişemeyeceği yönünde ama bu bildiğimiz anlamda Türkiye Cumhuriyeti'nin de sonu olabilir. Hahaha komik geldi bir anda bu ciddiyeti dağıtmak ama şu "bildiğimiz anlamda" kalıbını neyin önüne koyarsanız koyun havalı bir anlatıma ulaşıyorsunuz. Ben burada müthiş havalı bir etki yaratamadıysam bile, cümlenin havasını olduğundan daha yukarıya taşıdığım inanıyorum.

Bu yukarıdaki 2 paragrafı yazmıştım evvelden, şu an tekrar günümüze dönüyorum. Bu arada ne mi oldu, bizim batılı güçler diye bel bağladıklarımız bir bir savaş konusundaki heveslerini kaybeder oldular. Ya birisi çıkıp kârlılık hesabı yaptı, ya kafalarını karıştıran başka konular çıktı önlerine; neticede ortada yine tüm "gönüllülüğümüzle" biz kaldık mal gibi. Sadece komşularımızın değil, tüm bölgenin ve dünyanın hem nefretini hem de bıyık altından gülüşlerini (kibarca yazdım) kazanarak.

Gelelim başka konulara, geçtiğimiz günlerde yaşanan içler acısı bir diğer hukuka tecavüz konusuna. Davamız Pınar Selek davası. Takip edenleriniz bilecektir böyle bir içler acısı mevzu yok, belediyenin gri inadı neyse devletin de hukuksuzluk inadı bu olsa gerek. Şöyle uzunca ama ibret verici bir süreç yazısı var, hazır hafta sonu -ve madem ki bilgisayar başındasınız demek ki vaktiniz var- okuyun o yüzden. Pınar Selek'in cevabı ise kısa ve net, kendisi hakkında çıkarılan kırmızı bültenle ilgili olarak demiş ki: "Avukatlarım hukuki mücadeleyi veriyorlar. Ben ise, üretmeye devam edeceğim. Az sonra bir toplantıda ‘sosyal hareketlerin repertuarı’ hakkında bir konuşma yapacağım mesela. Ben kendim olmaya devam ediyorum, ‘direniyorum’ bundan başka sözüm yok." Ne çok direniş ve direnen var değil mi ülkede? Yaşamak için, direnmeye mecbur edenler utansın.

Ciğerinizde son bir nefes kaldıysa Zorla Kaybedilenler Veritabanı adlı şu siteye de bir göz atın. Belki o zaman Cumartesi Anneleri'yle bir empati kurarsınız bir gün önlerinden geçip "bu ne be" demek yerine.

Bir başka konu var yine bana çok dokunan konulardan oldu geçtiğimiz günlerde ve üzerinde çokça düşündüm tıpkı diğer yazdıklarım gibi. Aslında farklı bir şey yok ya, aynı grilik, aynı zihniyetler, benzer uygulamalar. Bir de komik bir korku, korkuyla yapılan yanlış hamleler ve bunun sonucunda karşılaşılan daha dev tepkiler. Benim de bünyesindeki dernek statüsündeki bir kulübe üyesi olduğum STK'mızın üst düzey temsilcilerinden birinden gelen mail'in esas paragrafını aynen ekliyorum: "30 Ağustos 2013 tarihi için, Kadıköy Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk koyma talebimiz, 5 Mayıs 2012 tarihli resmi gazetede yayınlanan 2012/3073 karar sayılı yönetmeliğin 3. bölümünün 7. maddesinin B bendi uyarınca uygun görülmemiştir. Bu yönetmeliğin kararları diğer belediyeler için de geçerlidir." Bu nedir biliyor musunuz? Komikliktir, ayıptır, saygısızlıktır, terbiyesizliktir, korkaklıktır, acizliktir. Defacto olarak bozulmaya da mahkumdur haliyle. Bu durum değil de benzer bir durum farklı bir zihniyetçe yasaklansa tüm televizyonlarda ağlayan, kendini parçalayan, darbe hikayeleri anlatan, örselenmiş mağdurlar görecektik muhakkak. Diyeceğim o ki yani, mesela Zafer Bayramı'nı kutlamak değil, bu bayramı ister sahiplenin, ister sahiplenmeyin, bambaşka bir konu için de geçerli bu diyeceklerim, böyle konuları yasal olarak kutlamak için, anmak için, protesto etmek için vatandaş olarak sahip olduğunuz haklar gasp ediliyor sürekli. Bunun farkında olun yeter ki, yarının muktedirleri bambaşka bir konuda bugün rahat olanların benzer haklarını gasp ettikleri zaman ne olacak acaba? İşte bu yüzden yırtınmıyor muyuz zaten konu bazı hakların gasp edilmesiyse hep beraber ses çıkartmamız gerek diye.

Değinmek istediğim bir kaç madde daha var şahsi gündemimden. Ancak bu konulara değinmeden önce bir önceki yazımın altına gelen şu yoruma ve ona verdiğim cevaba yer vereceğim. Bunu bir savunma ya da hayır öyle değil böylesi doğru gibi bir çıkış olarak görmeyin, sadece kendi tarzımı açıklama çabası olarak değerlendirin. Buradan lütfen.


Şahsi gündemdeki ilk konumuz Dem'e dair. Dün öğleden sonra sahiplerinin sosyal medya paylaşımlarıyla resmen yayına girdi Dem Karaköy, yani açıldı! Evvelden de bahsetmişimdir muhakkak, pek güzel pek heyecan verici bir çayevi Dem! Modern kahvehanelerin yükselen semti Karaköy'de, hatta yol tarifi de vereyim "Dem'e nasıl giderim?" diyen dostlar için: Karaköy Katlı Otoparkı'ndan (Altında Namlı ve Güllüoğlu olan bina) Tophane yönüne doğru yürürken -binanın denize doğru olan tarafından- bir iki bina ileride Karaköy Lokantası vardır. Oranın yanındaki sokaktan içeri girince dümdüz yürüyeceksiniz. bir başka sokak yolunuzu kesecek (köşede Mahmut Usta var hatta) siz hiç umursamadan düz devam edin. Devam ettiğiniz sokak az ileride doksan derecelik bir sağa dönüş ile bitecek. Sağa döndükten sonra da 100 metre kadar ilerde (klasik yalan esnaf ölçü birimi) soldaki binanın köşesinde karşınıza çıkacak Dem! Kaldırımındaki masalar, duvarlarındaki yaseminler, pencereler, parmaklıklar ve sevimli tabelaları ile zaten gözünüze çarpmama ihtimali yok o sokakta. Menüsünden, içerisinden, müziklerden ve dostlarımdan ayrı bir yazıda adeta bir mekan gurmesi gibi bahsedeceğim, hatta kendi çektiğim fotoğraflara da yer vereceğim. Diyeceğim o ki şimdilik, çay seven her kim varsa oraya gitsin ve çay severleri yönlendirsin. Gerçekleşen pek güzel bir hayale şahit olun, mutlu olun, umut dolun. Facebook, twitter, instagram.

Geçtiğimiz haftalarda Gülnaz Hanım'la gerçekleştirdiğimiz şarkı seçimi ve Toros Bey ve Nil İpek Hanım ikilisiyle yaptığımız ve henüz yayınlamadığımız bir ev kaydına bu hafta bir tane de Ozan Bey ve Nil İpek Hanımlı kayıt ekledik. Vaktimiz oldukça bunları teker teker yayınlayacağız. Önümüzdeki günlerde de yepyeni müzikli video planlarımız mevcut, yapacağız inşallah yine birbirinden güzel dostlarımızla. İş bu sayfadan gelişmeleri takip edebilirsiniz.

Son olarak haftalık bir düğün ve bir nikah olan etkinlik yoğunluğumuzu bu hafta daha da arttırdık. Cânımız dostumuz ve ilk solistimiz Gözde Hanım'ın düğününe gittik lise dostlarımızla Yalova'ya. Ondan evvel burada Yıldız Parkı'nda bir başka ahbabımızın düğününe gittik, yine dün Merve Hanım'ın bir başka arkadaşının nikahına uğradık falan işte günler böyle geçiyor kısacası azizim. Bir de dün işte nikahtan çıkıp Karaköy yönüne doğru giderken Fındıklı'daki merdivenlerin önünden geçtik. Dünyanın en sevimli olayının yaşandığı ardından en klişe ahmaklığının sergilendiği ve son olarak başka bazı gelişmeler sonucu ilk sevimliliğine uygun olarak restore edilen merdivenlerde pek çok insan vardı ellerinde fırçalarıyla gelen. Ben de karşının taksisi olduğum için geçerken elimi camdan çıkardım ve zafer işareti yaptım bir yandan da kornaya basarken, Merve Hanımcığım da alkışladı, bağırdı, coşkuyla destek oldu; bunun karşılığında tüm merdiven de bize alkış tuttu ve el salladı müthiş güzel bir andı! Anadolu Yakası'ndaki aktif kornayla destek yöntemini böylece karşı yakaya da kendimce taşımış oldum. Grilere bürün(dürül)mediğimiz nice güzel rengarenk günler görmek dileğiyle!

Vaktiniz olunca okuyun dediklerim:


Hiç yorum yok: