Perşembe, Ocak 31, 2013

Spam


Yemekhanesi kendi içinde olan bir şirkette çalışıyorsanız "haydi bu öğlen sana bir yemek ısmarlayayım" tarzı şakalara hazırlıklı olun. Bu şakalar öyle 1-2 kez yapılan cinsten değil, gün geçmiyor ki farklı bir kişi gelip de bu inanılmaz komik şakayı patlatıvermesin. Hatta aynı kişiler bir gün arayla falan da yapabiliyorlar şakalarını. Neyse evet ne diyorduk, kendi blog arşivime doğru bir yolculuğa çıktığım doğrudur, 2007'nin baharına doğru gelebildim ancak ne komiklikler ne şapşallıklar yapmışım belli değil. Bunların en kralı da spam yorumlara cevap verme çabam. Kaç tane spam yoruma cevap vermişim belli değil, hem de 8 kelimelik İngilizce bilgimle! Kimse de dememiş ki "kardeş mal mısın" diye. Neyse geçmişte yazdığım ve tekrar okuyunca da yer yer hoşuma giden bir öykümü tekrar paylaşacağım. Ancak imlâ hatalarını ve şapşallıkları olduğu gibi bıraktım. Nerede o eski "y"ler nerede o "ğ"ler: Hakkımızda Hayırlısı. (4 Mart 2007) Bakalım vaktiyle okumamış olanlar semi-early Emir Bey hakkında ne düşünecekler.


Bu arada Melis Hanım'la adeta bir yarış içine girdik, günde bir yazı temposundayız ikimiz de aşağı yukarı, yorulan kaybeder. Melis Hanım demişken, kendisi şöyle bir şey paylaşmış bugün, tüm caz severlerin bir kaç dakikasını alacak ve yüzünü güldürecektir diye düşünüyorum.

Hemen bir bağlantılık gündem bilgisi paylaşacağım. Türkiye'de kadın olmanın ne kadar zor olduğunu hatırlamak için. Zorlaştıranlar da çıkıp diyeceklerdir: "Bu hafta 8 hanım vatandaşımızı kaybettik (uzaktan biri 28 diye seslenir) neyse 28." Buradan yakın.


Gelelim düne. Ben hayatımda hiç bu kadar aktif baskıya maruz kalmamıştım. Levent Bey'in önderliğinde ve Nil İpek Hanım'ın desteğinde az daha Cem Yılmaz Fundamentals'e giriyorduk ancak yaptığımız anlaşma eğer başlamışsa girmemek yönündeydi, biz karar verip sinemanın önüne gidene dek de başlamasının üzerinden 15 dakika geçmişti. Sonrası Peyote'ler, fotoğraf çekmeler, tarım bakanı bıyıkları. Hayır bir de ben ortamcı oldum sonra sanki zorla tutup Mustafa Amca'dan kaldırmışım, güzelim çayları boğazlarına dizmişim gibi.

Çarşamba, Ocak 30, 2013

Panama


Öncelikle dün Orçun Bey'in paylaştığı, bu sayede benim de çok uzun zaman sonra tekrar denk geldiğim bir ilk Jon Lajoie video'sunu paylaşayım. Hepimizin günü güzel geçsin, seviyorum bu komiklik çizgisini, über beyinle über beyinsizlik arasındaki sınırda tam, izliyoruz: El Reklamı. Hahaha, uf gereksiz komik adam yahu. Bir de nereden aklıma geldi bilmiyorum sabah sabah ama şöyle güzel bir şarkı paylaşayım, iyice keyfimiz yerine gelsin: Dargın Değilim. Seren Hanım da pek güzel söyler bu şarkıyı, okulda dinlemiştim kendisinden, dinleyip etkilenmemek namümkün.


Şahsi müzikal haberlerimize geçelim hemen. Şubat ayı yoğun geçecek demiştik. Dunia aylık programını açıkladı, bunun üzerine ben de kendi etkinliğimizi oluşturdum, Şubat ayının ilk konserini (6 Şubat Çarşamba) Anadolu yakasında, Kadıköy'de hatta Barlar Sokağı'nda veriyor olmak gerçekten mutlu edici, hepinizi bekleriz, kadromuz daha tam belli değil, kesinleşsin onu da duyuracağım. Şubat ayının açıklanan diğer programlarına da şu sayfalardan ulaşabilirsiniz: Peyote, 60 m2. Zamanı yaklaşınca etkinliklerini oluşturup tekrar hatırlatırım zaten.

Dün güzel bir buluşma yaşadık bu arada. Umut Bey'e yaptığım "akşama işin yoksa karşıya gelsene" teklifi kabul edildi. Böylelikle güzel insanlar Umut Bey, Toros Bey, Nihan Hanım, Merve Hanımcığım hep beraber görüşmüş olduk. (Bir önceki cümlede geçen iki isme reklam yerleştirilmiştir.) Kadınlarımız bedava kahvenin dibine vuruken biz de çay içtik. Kadınlarımız, ah cefakâr kadınlarımız. Öhöm, ne diyorduk sohbetimizi ettik, içeceklerimizi yudumladık, derken Nihan Hanım kalktı -kendisiyle de ofis komşusu çıktık- ardından Murat Bey geldi -ki kendisi tanıdığım en doğalı komik insanlardan- biraz daha oturduk, sonra dükkan kafamıza kapanmadan kalktık. Anadolu yakası buluşmaları gerçekten daha keyifli oluyor yani ben bu yakada oturuyorum diye demiyorum ama daha iyi, daha samimi, daha kaos'suz. (iyi bir kaos gelsin hepinize) Çırpındığım bu kaosta ne işim var bilirsin. Bugün eşin dostun paylaşımıyla denk gelip sabah sabah beni mutlu eden bir siteyi göstereyim size de. Gereksizlik üzerine kurulu! Buradan buyurun. Bir de güzel fallar var bana haydi hayırlısı diyoruz, haydi li li li li diyoruz.



Bu arada dün yazdığım 1001. yazının ardından geçmişe doğru bir yolculuk yapmaya başladım kendimle yüzleşmek adına ve boş vakitlerimde blog'umun tüm arşivini bir tur daha okumaya çalışacağım. Tabi ki dil bilgisi hatalarını daha bol tutmuşum geçmişte, neyse ki şimdi vakti oldukça annem okuyor yazıları, hatalarımı düzeltmem için söylüyor bana. Neyse bu geçmişe yapılan yolculuklarda sadece kendimden ibret almıyorum ibretlik bulduğum yazıları, fotoğrafları da tekrar buradan ya da diğer mecralardan paylaşmayı düşünüyorum. Misal içimdeki sevimli Kemalist'e buradan ulaşabilirsiniz, açken yazdıysam tabi aş aş aş demem normal. Bir de o dönemde yorumlaştığımız ve (inanılmaz ama gerçek) bencileyin hâlâ yazan ancak bağımız kopmuş olan blogger'ların izini sürüyorum. Bulacağım onları! Bir de bıraksalar twitter'da fenomen olacağım ama bırakmıyorlar, hayır düşünüyorum benim fenomen olmam kimin çıkarlarına ters diye, aklıma Panama dışında bir seçenek gelmiyor, yoksa?! Akşam da Genç Osman konseri varmış bu arada.

Salı, Ocak 29, 2013

1001


Bu blog'da yayınlanan 1001. yazıma hepiniz hoş geldiniz! 13 Haziran 2006 ilk yazdığım tarih buraya. Yakın geliyor değil mi? Parmağınızla bir sayın 2006'dan 2013'e kadar, o zaman anlayacaksınız yaşlandığımızı. 2005'te başladığım ve hâlâ tam olarak anlayamadığım bir sebeple yok olan ilk blog'umun devamıydı burası. Zaten aynı ismi taşıyoruz hâlâ. Blog'dan bahsederken "ufak çocuklu ebeveyn kalıbı" da kullandım ya gereksiz birinci çoğulla, daha da bir şey demiyorum. Örn. Bugün halamıza gittik. (bebeği ve kendisi) İlk yazımda hayatımı en çok etkileyen destandan bir alıntı yapmışım, en çok etkilendiğim dörtlüklerden. Hâlâ yeni bir defter aldığımda, yeni bir yere gittiğimde, yeni birileriyle tanıştığımda aklımda döner bu sözler. Askerdeyken buraya yazacaklarımı not aldığım bir not defterlerim vardı. İlk aldığım defterin başına ilk dörtlüğü yazmıştım. Sonra aylar geçti, haftalar geçti, o defter doldu, yeni bir deftere geçtim ve onun başına da ikinci dörtlüğü yazdım artık bitime yaklaştığım için. Kendi kendime sembolizmin dibine vurmayı bu derece seviyorum işte. Neyse Gözümün Seyir Defteri neler gördü, Emir Bey neler yaşadı bu ilk yazısından bu yana bir düşünelim beraber. Merve Hanım'la birlikteliğimizin en başını gördü bu blog, benim üniversite hayatımın tamamına yakınını, tanıdığım ve tanımadığım insanlarla ilk paylaştığım ses kaydını gördü,  İstanbul'daki tüm müzikal serüvenimi. Tipimdeki ve zihnimdeki değişimlere de tanık oldu ayrıca. Sırf bu yüzden geçmişe dönük hiçbir noktasını silmek istemiyorum zaten. Kendi kendime ibret olsun diye. Bol saçlı hallerimi de gördü, bol burunlu zamanları da, at gözlüklü fikirlerime de şahit oldu, değiştiğim anlara da. Şu an inanın ağlıyorum. Yok yok inanmayın ahahah, ofisteyim bir, niye ağlayayım iki. Ofis hayatının blogger'lığım üzerindeki olumlu etkileri ve bunun sonucunda oluşan reyting artışnı konu aldığım makalemi (Positive Effects of the Office Life on a Blogger -Stats Included) Mayıs civarı kendini kanıtlamış bir kaç akademik dergide yayınlamayı planlıyorum. Neyse darmadağan oldu bu anlamlı yazı girişim. İşin en güzel yanı blog bana yazmayı ne çok sevdiğimi öğretti, hâlâ komik komik hatalar yapıyorum bol bol ama annem düzeltiyor sağolsun okudukça. Dönem dönem süper sıkıcı yazmışım, dönem dönem evlat olsa okunmayacak yazılarım olmuş, bazen de çok eğlenmişim belli ki yazarken. Şu sıralar genel olarak yazı içi konu dağılımım %25 günlük (bugün şunu, dün de bunu yaptım), %25 gündem/siyaset, %40 müzik, %10 diğerleri şeklinde.


Diyeceğim o ki bu 1001 yazı boyunca beni yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederim. Gerçekten 1. yazıyı da bu yazıyı da okuduğunu bildiğim insanlar var, ne mutlu bana. Sizi de pek sıkmamaya gayret ediyorum, insan insanı sıkar mı hiç? Artık tadında bırakmak gerektiğine karar verdim, 1001. yazımla birlikte jübilemi yapıyorum. Yok yok endişe etmeyin şaka yaptım, bırakmıyorum tabi ki, güzel güzel yazıyorum şurada, 10001. yazılara da hep beraber gelmek üzere, korkmayın olur, belli olmaz. Nasip. Sevgiler! Blog içinde blog fotoğrafı koydum fotoğrafsızlıktan affedin.

Pazartesi, Ocak 28, 2013

Cuma Kadıköy'ü


Evet çok enteresan ancak yazın dünyam tersine döndü allah sizi inandırsın. Eskiden cumartesi-pazar günleri vakit yaratırdım blog yazmak için, ekstradan hafta içi de bir gün yazabilirsem çok sevinirdim. Neyse artık geliştirdiğim üstün not alma teknikleri sayesinde hafta içi de sık sık blog yazabiliyorum ama bunun rehavetiyle hafta sonu blog yazmaya vakit yaratamıyorum. Neyse hep demişimdir blogger'ın pazar yazmayanından şüpheleneceksin diye, ben de öyle biri oldum çıktım! Okumayı seven bir avuç insana pazar gündüzü eline çayını kahvesini alıp da bir iki yazınızı okutamayacaksanız, bırakın gidin bu topluluğu.

Evet sakinleşelim ve Cuma'ya geri dönelim, işten çıkınca eve gidip, kostüm değiştirip, bir şeyler yeyip hayırlı bir vesileyle Kadıköy'e doğru tekrar yola çıktım. Melis Hanım ve İpek Burcu Hanım'la buluştuk, nereye gitsek diye düşünürken 35 Gram'da karar kıldık. Hep adını duyup da bir türlü gitmediğiniz yerler vardır ya işte, neyse biz şeytanın bacağını kırdık. 3 teyze olarak bitki çaylarımızı söyledik, yayıldık, tam esnemeye başlamış, müziği de azıcık kıstırsak mı diyorduk ki Umut Bey'in de Kadıköy'e geldiğini öğrenip ayaklandık. Doğruca Karga'ya geçtik. Eskiden, daha İstanbul'u pek bilmezken magazin programlarında şöyle cümleler duyar şaşırırdık: "Geceye X'te başlayan Emir Bey, ardından Y'de bir şeyler atıştırıp, Z'de dans etmeye devam etti." Sonra İstanbul'a gelince öğrendik ki misal bu bahsi geçen X, Y ve Z aslında Etier'de 10'ar metre aralıkla yer alan mekanlarmış. Kadıköy'ün de en güzel yanı bu. Barlar Sokağı (Kadife Sokak) birbirinden güzel pek çok yeri bünyesinde kardeş kardeş yanyana barındırıyor. Kadıköy'ü seviyorum diye ilkokul 2 cümlesi de kurarak bu konuyu kapatayım. Bu esnada öğrendik ki Cuma günü gerçekten de Umut Bey kardeşimizin doğum günüymüş, bana gün içinde online olarak pek çok kez söylemesine rağmen ben algılayamamıştım. Üstüne üstlük bir de kendisiyle dalga geçmiştim. Neyse gerçekle yüzleştim ve kabullendim. Bu vesileyle bir kez daha buradan diyelim iyi ki doğdun Umut Bey!


Karga'ya gitme sebebimiz pek sevgili Yora'yı dinlemekti. Kendileri hızlıca verdikleri bir kaç Türkiye konserinin sonuncusunu Kadıköy'de yapıyorlardı. Konser öncesi bir kaç ahbapla hoş beş ettik, derken Nil İpek Hanım ve Ali Bey çifti de gelerek mutluluğumuzu biraz daha arttırdılar. Sonra sahnenin önüne bağdaşımızı kurup oturduk. 5,5 senelik bir çim deneyiminin ardından bağdaş kurmakta müthiş hızlanmış bir insandım ne de olsa ve Yora çalmaya başladı. Geçen geldiğim Ceylan Ertem konserine göre sesler çok daha güzel geliyordu, bunun sebebi bizim önde durmamız da değildi bence sadece. Sadece Yora değil Karga adına da mutlu oldum böylelikle. Neyse önde durunca insan grupla içli dışlı oluyor, Uygar Bey'in emriyle konserin yarısına doğru ayağa kalktık. Sonrasında biraz salındık, sallandık, kendimizce kıpırdandık, bağıra bağıra şarkılara eşlik ettik. Sahnedekilerden laf yedik, sahneye laf attık falan derken pek güzel bir konser geçirdik. Kendilerine de dedim bir kez daha buraya da not düşüyorum. İyi ki böyle güzel müzikler yapan güzel insanlar var! Yora'yı dinleyin. (soundcloud / facebook)


Cuma gecesinin bir diğer önemli noktasıysa ilk mobile upload'larımı gerçekleştirmem oldu. Telefonum beni açıkça uyardı eğer formuna dikkat etmezsen Kubat olacaksın diye. Bir de kendini çekme mevzusuna biraz daha çalışmam lazım, yanlış açılar ölümle sonuçlanabiliyor malum. Bir de şimdi şöyle bir stres çıktı, çekilen fotoğrafları düzenleyip, ayrıştırıp, bir kısmını anında bir kısmını belli aralıklarla yüklemek, bir kaçını blog'a ayırmak. Bunlar hep önemli problemler, tabi hep dediğimiz gibi allah daha büyük dert vermesin de. Hafta sonu şöyle bir video'ya denk geldim bir de pek hoşuma gitti. Akustik müzik kavramı gerçekten müthiş bir şekilde anlamını yitirse de ses temizliğinden ve sesi iyi kaydetmekten ötürü akustik tanımını kullanıyorlardır belki hâlâ diye düşünüyorum.

Son olarak Kola adlı hiç tanımadığım grup, Zombiler İstanbul'da adlı şaheserden sonra, benim kulağıma bir o kadar güzel gelen yeni bir şaheser yayınlamış: Anakonda. Dinlemenizi tavsiye ederim. Hafta sonu haber okumayıp, izlememenin verdiği müthiş rahatlığı da yaşıyorum bu yazıda, çok hafif hissediyorum evet.

Cuma, Ocak 25, 2013

Adaletin Gücü Adına


x: isim
y: soyisim

Slogan: "x y için, adalet için!"

Ne kadar çok seçenek var değil mi Türkiye'de x, y yerine konulacak! Pınar Selek davası var yıllardır süren, yıllardır şaşırtan. Asıl mevzunun gözdağı vermek olduğunu bize anlatan bir dava bu. Devlet herkese diyor ki: "Bak arkadaşım ben sana sosyal bilimlerle ilgilenme, saha çalışması yapma, ötekileştirilmiş grupları inceleme demiyorum; incele tabi, araştır ama hobi olarak yap, kendi halinde takıl." Ülkece çok tanıdık olduğumuz bir cümle zaten bu, herkes hayatında bir kaç kez duymuştur en azından "yap ama hobi olarak yap" kalıbını. Arkasında korkaklık, iki yüzlülük olan bir kalıp bu çünkü bu cümleden bir sonra gelecek bir gizli cümle var aslında söylenmeyen. "Yap ama hobi olarak yap; benim başıma iş çıkarma sonra!" şeklinde. İşte Pınar Selek davası bunun bir örneği, bu kadın yaptığı işlerin çapını büyütünce ve ucu devlete batmaya başlayınca bu işler, hemen kendisini etkisiz hâle getirmek için çalışmalar başladı. Bitmeyen dava süreçleri, tutarsız sonuçlar, zorla alınan ifadeler, ciddiye alınmayan raporlar, ciddiye alınan ricalar derken bugün yani dün Pınar Selek bir anda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı! Yani bir insana verilebilecek en ağır ceza. Çoğu sistemde (bir kaç sene öncenin Türkiye'si de bu sistemlerden biriydi) idam cezasının muadili olan bir ceza bu. Gözümün önüne şöyle bir sahne geliyor. Çam yarması gibi kaba bir adam bir kadınla tartışıyor. Adam kadına sus diyor, kadın konuşmaya devam ediyor, adam sesini yükseltiyor, sus diye bağırıyor, kadın da sesini yükseltmek zorunda kalıyor ama susmuyor, en sonunda adam sus derken kadına bir de yumruk atıyor, kadın yere düşüyor ama haklılığından öyle emin ki susamıyor artık, adam yerdeki kadını tekmeleyerek konuşamaz hale getiriyor ve sonra bir daha bağırmasına gerek kalmıyor. Üstelik bu kadını etkisiz hale getirişini bir de video'ya çekip basına dağıtıyor ki başkaları da bir daha ona bağırmaya kalkışmasın, ibret alsınlar. İki tane bağlantı vereceğim burada, bir tanesi tüm süreci detaylıca anlatan ve fikir edinebileceğiniz bir Agos haberi. Diğeri ise bu süreci takip edenlerce açılmış bir site ve sitede yer alan konuyla ilgili açıklama.

Bu gelişme ve alttaki yazılardan birinde bahsettiğim ÇHD konusu gerçekten hukukla ilgili umudu olanlara verilen net birer mesajdı "dükkanı kapattık haydi dağılın" şeklinde. Mesaj alındı mı? Bence hayır, pek çok insan telefonunu kapatalı çok oldu çünkü, bu da biz romantikler için umut verici bir şey hâlâ. Deryik Hanım'a yönlendiriyoruz bu kadarıyla yetinmeyenleri. 

Bir şaka daha geldi başımıza bu arada bakanlar kurulu revizyonuyla. Daha doğrusu bir şaka gitti, bir diğeri geldi diyelim ama artık gülmeye mecalimiz kalmadı. Ayıp! Bu arada bakan değişti umudumuz da kalmadı diyerek dünyanın en komik sözlerinden birini hatırlatmadan geçemeyeceğim giden şakayla ilgili. Kontrollü demokrasi de devam ediyor bir yandan, hani kendilerini savunmaları gerekirse "eeee ama biz onca şey yaptık" demelik hareketler.

Güzel şeylerden bahsedelim biraz da. Dün gün içinde aldığım nazik davet üzerine iş çıkışı Nil İpek Hanım ve Merve Hanım'la buluşup Ozan Bey'e gittik. Böylelikle hem Ozan Bey'in yeni evini görmüş olduk, hem de güzel insanlarla güzelce vakit geçirmiş olduk. İdil Hanım ve Ozan Bey'in olduğu evlere her gidişimde gerçekten krallar gibi ağırlanıyorum. Çok misafirperver ve sempatik bir çift. Bir de Civan Bey geldi bizim biraz ardımızdan, işe girdiği ilk haftanın heyecanı kravatından okunuyordu hakikaten. Neyse artık hayatlar rayına giriyor, düzenler oturuyor yavaş yavaş, buna şahitlik etmek de aynı zamanda yaşlanışımıza şahitlik etmek oluyor. Ancak güzel insanlarla, mutlu anlarla yaşlanmaktan daha güzel bir yaşlanma da düşünemiyorum pek. Gider ayak bir de müzikal ortaklık teklifi yaptım Ozan Bey'e ama üzerine doğru düzgün konuşamadık üzüldüm, artık online işlemler dediğimiz seçeneklerle (bknz. mail, mesaj) halledeceğiz bu konuyu. Kritik limiti saat 22:00 olan insanlara dönüşmüşüz yahu daha ne diyeyim ben!


Son olarak Şubat ayında çılgın atan konser programımızı da açıklayayım Emir Bey sayfasından da duyurduğum üzere. Sizler de ajandalarınıza not mu alırsınız, telefonlarınıza hatırlatma mı koyarsınız artık ne yaparsınız bilmem. Nil İpek Hanım ve ben sizi bekliyor olacağız, hem de Anadolu yakasındakilere de göz kırpıyoruz ay başında, "Beyoğlu uzak!" mazeretinin meşruluğu bozuldu korkarım böylelikle, gardınızı alın. Fanta Gençlik Festivali reklamı vurgusuyla okuyun alt 3 satırı:

6 Şubat Çarşamba // Dunia (Kadıköy Barlar Sokağı)
13 Şubat Çarşamba // Peyote (Taksim Nevizade)
27 Şubat Çarşamba // 60 m2 (Taksim Mis Sokak)

Facebook'ta da belirttiğim üzere gerçekten tam bir "Emir Bey (kalp) Çarşamba" durumu mevcut konser listemizde. Neyse en güzel çarşambalar sizinle olsun diyorum, görüşmek dileğiyle!

Perşembe, Ocak 24, 2013

Kanlı Taraklar


Annemin iletisine yazdığını alıntılayarak başlayacağım yazıma, çalışmalarımız tüm hızıyla devam ediyor, yakında kendisini de bir blogger yapacağız allahın izniyle. Hep bıyıklardan böyle oldu konuşmalarım, tam geçiş dönemindeyim şu an, neyse buyurun:

UĞURSUZ GÜNLER !!!

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi!
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz,
Ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi, UNUTMA BİZİ...

Bugün 24 Ocak 2013... Duygu ve düşüncelerim beni aldı taaa 20 yıl öncesine 24 Ocak 1993'e götürdü... 1993 yılı bütün diğer yıllar gibi güzel başlamıştı, yeni bir yıl yeni umutlar demekti hepimiz için. Güzel günlerin bizi beklediğini zannediyorduk… Oysa 1993, yirminci yüzyılın ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uğursuz, en karanlık yılıydı. Bu yılın ilk kara haberini soğuk bir pazar günü sıcacık evlerimizde otururken aldık. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu evinin önünde arabasının altına konan bir bombanın patlamasıyla öldürülmüştü. O bomba aslında Uğur Mumcu'nun arabasına değil Türkiye Cumhuriyetinin temellerine konulmuştu ve aradan geçen 20 yıla rağmen cinayet hala çözülemedi. Bu acı olay bir uğursuzluklar zincirinin ilk halkasıydı. Uğur Mumcu'yu zamanın genelkurmay başkanı Eşref Bitlis'in, maliye bakanı Adnan Kahveci ile ailesinin ve cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümleri izledi. Ayrıca Madımak ve Başbağlar katliamı ile 33 askerimizin şehit edilmesi olayı ve faili meçhuller. Ölümler, ölümler, ölümler... Bütün bu olaylar ülkemizin geleceğini karanlıklara gömerken bir başka uğursuzluk da bizi yani beni, çocuklarımı ve ailemi bir başka karanlığa doğru sürüklüyordu... Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü gün, eşimiz dostumuz tarafından bir mesire yeri olarak kabul edilen TRT lojmanlarındaki evimize misafirlerimiz gelmişti. Birbirlerini tanımayan, fikren ve zikren birbirleriyle tamamen çelişen dostlarımız, öğretmen arkadaşlarımız… Eşimle birlikte o gün ortamın gerilmemesi için çektiğimiz sıkıntıyı, yaşadığımız tedirginliği her 24 Ocak'ta yeniden yaşarım Uğur Mumcu'yu özlem ve rahmetle anarken… 1993-2013 acıyla, özlemle geçen koskoca 20 yıl. Aslında 1993 en büyük darbesini bana saklıyordu. Sivas’ta Madımak Oteli'nde canlar yanarken benim de canım çok yanıyordu, sevgili eşim çıktığımız İstanbul tatilinde beyin kanaması geçirmiş ve hayatını kaybetmişti... İşte ben her 24 Ocak'ı, her 5 Temmuz'u bir başka yaşarım, kendi acımı o canların acısıyla yoğurarak yeniden yaşarım hep... Hepsinin ruhları şâd olsun ve tüm o uğursuzluklar bir daha hiç ama hiç yaşanmasın.

Bir başka yazıya daha yönlendireceğim sizi. Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu'ya ait, Belleğimde Mezar Taşları başlıklı. Bir de geçtiğimiz günlerde bahsi geçen bir enkaz mevzusu var, al kafasına at diyor şeytan o enkazı mahkemenin ya neyse. Nedense Türkiye'de adalet genelde mağdur olanının yanında sadece ona arada bir tokat atmak ve acısını yeniden hatırlatmak için bulunuyor.

Geçtik yeni paragrafa, biraz müzikten bahsedelim kafamız açılsın. Cuma akşamı Karga'da sevdiğimiz gruplardan Yora'nın konseri olacak. Akif Bey'in Türkiye çıkartması ile beraber Yora'nın yeniden konserlere çıkması eminim ki yalnız beni değil tüm müzik severleri sevindirmiştir, bir de böyle Kadıköy'de çıkmıyorlar mı, canımı yesinler! Bir diğer müzikal paylaşımımız ise Mert Bey'le ilgili. Evvelden beraber kayıtlar yapma şansımızın da olduğu ve bir kaç video'muza kritik desteğiyle can veren Mert Bey'in bir vesileyle soundcloud sayfasına denk geldim. İstedim ki sizler de dinleyin, pek hoş besteleri var keza. Yine müzikle biraz bağlantılı bir başka konu ise Melike Hanım'ın şu yazısı, kendisi eskiden beri blog yazıyor mu bilmem ama burada geçenlerde gittiğim ve çok beğendiğim konserlerinden bahsetmiş.


Gelelim denk geldiğimiz enteresan haberlere. Eğer yıllardır olmadığı gibi tekrar her güne 1 yazı hızına çıkacaksam, blog'un da kaçınılmaz kaderi çakma haber portallığından öteye geçmeyecektir. İlki şaşırtıcı ve üzücü bir haber, okurken insan kendini bir Ahmet Ümit romanında gibi hissediyor. Bundan sonrakiler ise haber girmemiz lazım şeklindeki haberler sanki, ikinci haberimizse kadınları ilgilendiriyor. Bir üçüncü haberimiz var ki evlere şenlik, vay arkadaş dedirtiyor. Dördüncü haberdeki araçtan herkese bir tane lazım. Beşinci ise selpak kadar kelimeleştiğini bugün öğrendiğim bir başka çok önemli markaya ait üzücü bir haber. Bir de subliminal olarak sürekli işliyorum ama gelecekte faydasını göreceksiniz Deryik Hanım'ın bir alt yazının altındaki yorumunu okuyun, adeta bir blog yazısı niteliğinde.

* Kanlı Taraklar adlı bu güzide san'at eserimi de tüm topluma armağan ediyorum bu vesileyle.

Çarşamba, Ocak 23, 2013

Saray



saray bana bakıyor
ben sarayı yakıyorum
aydınlansın diye gece

Böyle sözler yazıp Saray adında bir şarkı yapmıştım, dün gece Saray'ı yaktılar ve aydınlandı gece. İçim parçalanarak izledim Galatasaray Üniversitesi'nin yanışını, olacak iş değil. İnsanların geçmişi ve bugünü yandı, geleceğe kalmamak üzere. İstanbul yangınlarla yok olmaya devam ediyor, bizler de izliyoruz tarihi binaların ölümünü. Kesilen kurbanı, dayak yiyen insanı, EDS kameralarındaki ölümlü trafik kazalarını kısacası gözümüzü ayırmadan heyecanla hatta hevesle izlediğimiz tüm şiddet dolu sahneleri izler gibi. Görünce bağırasım geldi yangını, HAYIR! diye, gözlerim doldu. Bir an Güney Kampüs'ün yandığını düşündüm, ya da evimizin. Daha korkunç bir şey olamaz. Yazık. Yazıklar olsun! Gözümün önüne sürekli ellerindeki listeye tik atan adamlar geliyor böyle şeyler oldukça. Allah kahretsin. Çok sevmediğim bir laf olsa da dünden beri gerçekten ağzı olan konuşuyor, beyni ve hissi olanların konuşmasını yeğlerim her zaman. Tarihi binadan okul mu olurmuş diyen var, 500 yıllık bina diye altyazı geçen var, oh pek iyi oldu diyen futbol topu beyinliler var (umarım biri abanır o topa), yapılan yasal düzenlemeler, hazırlanan tasarılar var... Tabi ki her pislik gibi bu da ilk değil ve en romantik, en hayalperest insanlardan biri olarak ben bile son olmayacağını hissediyorum bu olayın nedense. Göreceğimiz çirkin tabloyu üç aşağı beş yukarı tahmin etsem de bekleyip beraber görelim diyorum yanan binanın akıbetini.


Bugün yine nefretle doldurdu hava beni. Yağmurdan nefret ettiğimi önceden söylemiştim, kardan da haz etmiyorum, sanırım kış mevsimini genel olarak hiç sevmiyorum. Sadece parlak güneşli soğuk ve temiz günleri severim. Metrobüsten indim, şirkete doğru yürürken bir yandan da telefonla konuşuyordum Merve Hanımcığımla. Tam telefonu kapayacağım ters, iğrenç bir rüzgar çıktı ve şemsiyem ters dönerek paramparça oldu! Böylece annemin olup çok severek kullandığım, yaşlı ve kırmızı şemsiye ömrünü tamamladı. Tek sevdiğim şemsiyeydi ki şemsiyelerden nefret ederim genel olarak. Bir daha şemsiye kullanmayacağım. Şu an istediği kadar güneş açsın kışı da sevmeyeceğim! Zaten sabahın köründe heyecanla ne çıkacak diye beklediğim bir projeden olumsuz yanıt almıştım, iyice tuz biber oldu.

Beni sakinleştirmek için olsa gerek şirkette herkese kandil simidi dağıttılar. Sakinleşmedim tabi ki. Melis Hanım'ın bir yazısını okumuştum, aklıma şu şarkı gelmişti, onun üzerine ben de şu albümü dinledim de biraz olsun duruldum. İlk 2 şarkıyı koymamışlar sanırım çakallar ama olsun. Tam keyfim yerine geliyordu ki şu yazıyı gördüm. Başlığı ve alt başlığı yanlış mı okudum dedim bir kaç kez daha okudum, gözümü açtım kapadım falan yok doğru okuyorum. Habere bak, veriliş şekline bak. Bu tip haberler için benzer sapıklıkta birini almış belli ki gazete işe. Şerefsiz. Evet yüksek gerilimli bir yazı oldu, kusura bakmayın, haydi projeyi alamadım, şu dünyada tek sevdiğim şemsiye neden elimde patladı?


Son not: Şimdi de baklava ikram ettiler, bu sefer biraz sakinledim sanırım. Piyanist amcamız sıradaki parçayı Efe Bey için çalıyor, Metallica'dan Acı ama Gerçek.

Salı, Ocak 22, 2013

Mesai


Dünkü yazımda bir iki cümleyle bahsetmiştim, Yerli programında Buğulu Camlar çaldı dün. Tam 20:00'ye doğru eve döndüm yemek yerken de neyse ki telefondaki radyo uygulamasından Açık Radyo'yu dinlemeyi başarabildim. Yerli, Tayfun Polat'ın programı. "Ana akımın dışında kalanlar"ı buluyor, derliyor, yayınlıyor programında. Eğer İstanbul'daki bağımsız müziğe ya da yeraltı müziğine ulaşmak isterseniz size güzel bir kapı açacaktır bu program. Pek çok güzel müziği keşfetmenizi sağlayacaktır, şayet kendiniz böyle detaylı bir vakit ayıramıyorsanız araştırmaya ve önünüze servis edilmişini tercih ediyorsanız. Sakareller'le çalmıştık Karga'da, o zaman tanışmıştık Tayfun Bey'le de, ondan önce miydi sonra mıydı hatırlamıyorum ama Karga'nın yayınladığı 2. derleme albümün de giriş şarkısı Sakareller'den Sandık olmuştu. Benim Sakareller'le beraber kaydettiğim, hazırlanma ve icrâ sürecinde yer aldığım,yayınlanan tek şarkı olma özelliğine de sahip Sandık, şu yayınlanmayanları da bir ara yayınlayabilsek ne âlâ. Neyse konuyu dağıttım, kendi şarkımı da Yerli'de görmek ve dinlemek çok heyecan verici oldu. Hem de gerçekten çok beğendiğim pek çok şarkının arasında. 1, 6, 7, 9, 12, 13, 14 numaralı parçaları pek beğenirdim evvelden de. Pek çoğundan blog'da bahsetmiştim zaten bu müziklerin. Sanırım yakında bu programa şuradan ulaşılabilecek. O zaman hangi şarkılarmış sayar, bakarsınız. Ahahah. Bknz. okuyucuya yapmayacağından emin olunan ödevler vermek. Neyse Buğulu Camlar'ın bu kaydını bir konser provası sırasında Nil İpek Hanım bize geldiğinde yapmıştık. Onun sesini de tabi ki duyacaksınız kayıtta, yine de böyle yayınlanacağını bilsek daha bir havalı kaydederdik, çok indie oldu böyle hahayt. Kayıt demişken geçtiğimiz aylarda muhakkak bahsi geçmiştir ara ara Yiğit Bey'e gittik Toz'u kaydetmek üzere. Sonuca çok yakınız şu an, herkesin yoğunlukları üst üste binince süreç biraz uzadı ama içimize sinen bir sonuç çıktıktan sonra geç olması çok da önemli değil. Yakında bu kaydı yayınlayacağız sanırım, çok heyecanlıyım bu yüzden. Hatta kalın, "keep in touch" der ecnebiler. "Biz size döneceğiz" kadar olmasın bu da bayağı yalan bir açıklamadır.

Bu link havuzunun ardından sırada bir klip haberimiz var. Kendini ajans sanan adam can aldı. Pek karizmatik ablalarımızdan Yasemin Mori yeni albümünün yeni klibini yayınlamış: Deli Bando. Klip de şarkı da pek güzel gerçekten. Yanlış anlamadıysam Boğaziçi Caz Korosu da eşlik ediyor Yasemin Mori'ye bu şarkıda. Kendilerinin yakında güzel akustik video'ları da yayınlanırsa şaşırmayın, benden bu kadar ipucu. Albümü alıp dinlemek lazım, bir de konserini denk getirmek tabi.

Ocak ayı daha çok insanı öldürmeden bitsin artık, hem çalışıyoruz bir diğer yandan, maaş dediğin ay başında yatıyor diyorlar, yeni yeni adetler yemin ederim.

O koşturmaktan yorulmadı ben yazmaktan yoruldum, Ayça Hanım yine bir işler peşinde, okuyun!

Pazartesi, Ocak 21, 2013

İşim Olmaz


Seneler evveldi hazırlıkta ya da birinci sınıftaydım, okuldan çıkıp Taksim tarafına gelmiştik, Bambi'de bir şeyler yiyorduk kalabalıktık ama gruptan net hatırladığım 2 kişi Yasin Bey ve Özge Hanım'dı. Bizden birilerinin telefonu çaldı önce konuşanların yüzü düştü, sesi titredi, o sırada açık olan televizyonda "son dakika" şeritleri çıktı kırmızı kırmızı, Hrant Dink öldürüldü diye. Benim de dahil olduğum kuşak çocukken daha doksanların başlarında bu olguyu normalleştirmişti, düşünen ve düşündüklerini yazan insanlar, farklı düşünen -ya da düşünmeyen desek daha doğru olacak herhal- insanlarca öldürülebilirdi. 92-93 sezonu özellikle verimli bir yıldı ölmek veya öldürülmek için. 4-5 yaşında bu tip şeyleri sık sık gören, duyan bir çocuktum ben. Neyse arkadaşlarımın yüzlerinden okuyabiliyordum bu olayın önemini, ancak ben idrak edecek konumda değildim pek. Hrant Dink'in adını biliyordum ama kafamda net bir yerde değildi bu isim. Bir kaç kez duyup "tehlikeli olabilir" şeklinde etiketleyip hafızamın dibindeki raflardan birine kaldırdığım bir kimlik. O sene miydi yoksa sonraki sene miydi hatırlamıyorum yapılacak yürüyüş hafta sonuna denk geliyordu, Şişli'den Taksim'e. Ben de o zamanlar İstanbul Radyosu'na gidiyordum prova için hafta sonları ve yürüyüş yapan gruba, o grubun içinde de arkadaşlarıma, dostlarıma denk gelmiştim yolda. "Nereye?" dediklerinde, "TRT'ye, siz ne yöne?" demiştim, onlar da "Hrant Dink'i anıyoruz, gel sen de?" demişlerdi, ben de "Yok ya, işim olmaz." demiş ve yoluma devam etmiştim yürüyüşün tersi yönüne. Hatırlıyorum o dönem herkes bu olayı konuşmuştu, saçma sapan insanlar saçma sapan yorumlar yapmıştı. Yani ben olay hakkında bu kadar fikirsiz ve olaydan uzakken bile yapılan yorumların saçmalığına hüküm verebilmiştim. "Hepimiz Ermeniyiz." gibi basit, anlaşılabilir ve anlamlı bir slogan bile gündemi çalkalıyordu bu ülkede. Takip eden süreçte beyaz bere satışlarındaki artışları, yapılan utanmaz derecede ırkçı karşı protestoları saymıyorum bile. Neyse beni şu an dönüp 4-5 sene öncesine bakınca üzen şu: 20 yaşında bir insan olarak Hrant Dink'i doğru düzgün tanımadığım yetmiyormuş gibi o güne dek maruz kaldığım yayınlar ve görüşler doğrultusunda utanmasam öldürülmesini yadırgamayacak konumda olmam. İşte bu ülke böyle insanlar yetiştiriyor. Bilmeyen, öğrenmeyen, duyduğunu kabul etmeye meyilli, ön yargılı. Neyse sonrasında benim şansım yaver gitti de bugün o günkünden biraz daha iyi bir noktaya gelebildim, umarım gün geçtikçe de kendime göre daha iyi noktalara giderim. Ancak şunu hiç unutmamak lazım ki benim gibi klasik bir eğitim ve bilgilendirmeye maruz kalan insanların sanırım %99'u şansı yaver gitmeyerek aynı kafada, aynı alışkanlıklar içinde yaşamaya devam ediyor. Neyse Cevahir'in önünde toplanmıştı insanlar geçtiğimiz Cumartesi günü. Ben de gittim iş çıkışı, hava kapatmakla kalmamış yağmur da başlamıştı, çok geçemeden yola çıktı ve yürüyüş başladı. Yolda Eylül Hanım'la buluştuk beraber devam ettik yürümeye. O yürüyüşün geçmişini anlattı bana hani benim "işim olmaz" dediğim zamanlarını. Sessizce yapılmış ilk bir kaç sene yürüyüş, çok etkileyiciydi dedi. Düşündüm, müthiş bir protesto olmalı, binlerce insanın sessizce yürümesi. Son bir kaç senedir de bu seferki gibi sloganlı, bayraklı yapılır olmuş. Eylül Hanım "Ben pek yakıştıramıyorum buraya parti bayrağı getirmeyi." dedi. Benimse bir noktada hoşuma gitti ESP'nin flamalarıyla CHP'nin flamalarını aynı yerde yanyana yürürken görmek; adaletsizliğe, vahşete karşı insanca tek ses olunabileceğini göstermek. 6 senedir orada toplanıyor insanlar, adaletsizlik gözlerine sokulsa da, yüzlerine vurulsa da, Rakel Hanım konuşmasının sonunda neden orada olunduğunu -ve korkarım daha da olunacağını- şöyle açıkladı:


"Sağımızdakine, solumuzdakine rahatsızlık vermeden, ötekileştirmeden buradayız. Adalet borcumuzu hatırlayarak buradayız. Sevgimizi, umudumuzu hatırlayarak buradayız. Yataklarında sevdiklerinin elini tutarak ölme fırsatı ellerinden alınanların anısına buradayız. Acımızla, onurumuzla buradayız. Doğruluk ve adalet için buradayız. Birbirimize hikâyelerimizi anlatmak ve anlamak için de buradayız. Hep burada olacağız, birlikte olacağız."


Umarım önceden yazıldığı gibi olmaz: "Mahkeme sonuçlandı, cinayeti devlet üstlendi." Deryik Hanım her konuda olduğu gibi bu konuda da çok güzel yazmış. Okuyun, hatta onun yazısının içinde de bir başka yazıya yönlendirileceksiniz. Bunlar hep insepşın. Deryik Hanım'ı sırf bu yazı için okumayın zaten, ne yazarsa yazsın müthiş yazar, okuyun, net.

Mehmet Ali Birand'ın ölmesiyle ayrıca "ölümüne nefret etmek" kavramının ne kadar yükselişte olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Benim takdir ettiğim insanlardandı kendisi, her akşam evinize konuk edebileceğiniz biriydi aynı zamanda. O yüzden üzücü oldu ölmesi benim için. Hayatı boyunca bu kadar çok çalışan ve başarılı olan insanlara laf sokma çabası, öldükten sonra bile ardından küfretmek çoğu insanın içine işlemiş demek. Kimse de yadırgamıyor. Bu nefret hep vardı illa ki ama bunun artmasının, doğallaşmasının hatta gurur duyulacak, böbürlenecek bir şey olmasının faili bence belli. Yine de yazıklar olsun diyorum bu kutuplaştırmaya maruz kalıp da insanlığını kaybedenlere, kaybetmeyeceksin, zor olan ve önemli olan bu değil mi zaten?

ÇHD'ye yapılan gövde gösterisi niteliğindeki operasyon geçtiğimiz haftaya -en azından benim için- damgasını vurdu. Bu ülkede polisler avukatların ofislerine başka polislerin nezaretinde kapıları kırarak girdiler, bir kaç tane de değil, yüzlerce polis, helikopterlerle falan. Aksiyon filmlerini aratmayacak şekilde, filmlerden fırlamışçasına. Zaten filmleri, senaryoları sevdiklerini şu açıklamayla bize bir kez daha gösterdiler. Neyse bugün ve dün yavaş yavaş bırakmaya başladılar bu insanların bir kısmını. İşin komiği bu tip yıldırma operasyonlarından en son yılacak insanları seçmiş olmaları. Bir zahmet araştırın ÇHD neymiş, buradaki avukatlar kimlerin davalarına bakmış da devletin nefretini üzerlerine çekmişler. Ayrıca avukatlıkla ilgili de bir araştırma yapın, bir bakın bakalım yasalar ne diyorlar avukatların göz altına alınmasıyla, bürolarının aranmasıyla ilgili. Ana akım medyamızın ise şova gidişini gözlemledim yine ben bu olayda. Olayın külliyen hukuksuzluğundan asla bahsedilmediği gibi göz altına alınanların avukat olduğunun da üstü kapatıldı. Terör kelimesi vurgulandı tabi ki bas bas! Çok Amerikanvari değil mi? Tam sevdiğimiz gibi. Neyse, gündemi artık gerçekten farklı farklı bağımsız kaynaklardan takip etmek lazım bunun da tek yolu internet. Tabi dikkatli olmak, süzgeçlerden geçirmek suretiyle. Şunu da bir okuyun lütfen. Bir de mizahtan kara mizaha doğru kayan mecmuamız Zaytung'un şu haberini okuyun, bir tık uzaktayız şu an verilen örnekten, belki o kadar bile uzak değiliz.

Yahu biraz korkmamak lazım, tanışmak, görmek, temas etmek lazım. Önyargıları kırmanın tek yolu bu. Hani Türkiye'de alışveriş yapan kesimin çok büyük kısmı internetten bir şey almaktan çekiniyor ya, misal bir kıyafetten bahsediyoruz, kumaşına dokunmak, üzerine giymek, defolarını görmek ister ya potansiyel alıcı. Benim istediğim de bu şüphecilik işte. Yahu ya her şey ekranda gördüğümüz, reklamda duyduğumuz gibi değilse? 2. el hali hazırda varılmış yargılara nasıl bu kadar çabuk güveniyoruz? Korkmayın gidin yerinde görün olanları. Kimsenin size eşcincsel deyip dememe olasılığını düşünmeden bir Onur Yürüyüşü'ne katılın misal, Kürtçü ya da Ermenici denilirse denilsin deyip açlık grevleriyle ilgili konuşun ya da Hrant Dink'e kardeşim deyin, laik ya da elitist damgalarından korkmadan yasaklanan bir Cumhuriyet Kutlaması'na katılın mesela. Farklı dinamikleri yerinde deneyimleyin. Fikir olarak farklı olsanız da aslında ne kadar benzer olduğunuzu/olduğumuzu görmenin tek yolu bu aslında. Yapılan şeyin korkulacak bir yanının olmadığını da görmenin tek yolu bu. Kendini olduğundan daha güçlü hissetmenin de, "benim gibi düşünen insanlar ne çokmuş neyse ki" diyebilmenin de.

Neyse bu konular bitecek gibi değil, konuştukça iç açan değil iç daraltan cinsten üstelik. Bireysel cesaret önemli yine de aklınızın bir köşesine yazın. Kimse gitmez değil, ben giderim diyebilmek ya da ya kimse gitmezse diye endişelenip, kalkıp gitmek. Yeni paragraf açıyorum açıyorum, dönüp dolaşıp aynı konulara saplanıyorum yine. Tamam bitti.

Hafta sonu sonunda adam gibi müzik dinleyebildim. Ancak bir noktada takıldım. O nokta da şu noktaydı. Cihan Mürtezoğlu'nun Talihsiz Merdiven'i ve 123'ün Binalar'ı. Bir de bu iki şarkı arka arkaya gelmiş çevirip çevirip tekrar dinledim. Çok güzel ikisi de. Talihsiz Merdiven size bir hikaye anlatıyor, yoğun, iç yoran bir hikaye; güzel, karanlık motifler, kafanızın içinde döner gibi üst üste vokaller, tekrar tekrar söylenip de anlaşılamamış gibi. Siz dinleyin siz karar verin ama düzgün duyabileceğiniz yerlerde dinleyin öyle fon müziği yapılmaz her müzik. Binalar ise pek güzel bir 123 parçası. Türkçe şarkılarını daha çok seviyorum daha farklı geliyor sanırım kulağıma. Bu şarkı da sözleriyle de müziğiyle de etkiliyor insanı, dinlemenizi tavsiye ederim. Bir diğer uzun zaman önce görüp dinleyemediğim şey ise şu albümdü. Pek keyifli bir albüm olmuş. Alper Bey'in ellerine sağlık diyebiliriz. Bu soundcloud dinletilerinde beğendiğim eserler arasında olduğu için hep denk gelip mutlu olduğum bir diğer şarkı da Mira'dan geliyor: Zifir. Evet bu yazılık Anadolu Türküleri köşemizin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yayında ve yapımda emeği geçen tüm müzisyenlere saygılarımız, hürmetlerimiz sonsuz.

Gelelim gidebildiğim ve gidemediğim konserlere. Bu yazıda gidebildiğim konserler, gidemediğim konserlere 2-1 yenildiler. Mabel Matiz'in Kadıköy'deki konserine bir uğradım. Hem o akşam Kadıköy'de olduğum için, hem Kadıköy Sahne adındaki mekanı merak ettiğim için, hem de bir kaç dost görüp, müzik dinleyip, mutlu olmak için. Şansım nasıl yaver gittiyse içeri girdiğimde Aşk Yok Olmaktır'a denk geldim, çıkmadan evvel de Barışırsa Ruhum çaldılar. Arayı bekleyemedim yorgun olduğum için, Ali Bey'le 2 kelâm ettik ama vesileyle. Gidemediğime pişman olduğum konserler ise Birsen Tezer'in İkinci Cihan albüm lansmanıydı. Ceren Hanım'ın yazısını okudum bir kez daha pişman oldum, neyse bir ara gidilecek, belki de üçüncü albüme. Bir de Şirin Soysal'ın bir konserine bir türlü gidemediğime pişman oldum. Çok merak ediyorum, fırsatları kaçırmamam lazım.


Diğer gelişmeler şu şekilde. Dilara Hanım yoğun baskılara dayanamayıp çizimlerini topladığı bir blog açmış. Karga'dan tanıdığımız Tayfun Bey bu akşam Açık Radyo'da her zamanki gibi saat 20:00'de yayınlanacak olan Yerli adlı programda pek çok hayran olduğum şarkı arasında benim de şarkıma yer verecekmiş. Listedeki bildiğim şarkıların hepsi çok güzeller, siz de dinleyin vaktiniz olursa. Bıyık bırakmaya karar verdim tekrar ancak sakalsız bıyık uzatırken yaklaşık 1 ay hükümete gitgide yakınlaşan bir imaj çizeceğim, korkmayın. İlçe meclisi üyesi falan olmadım, baştan uyarayım. Hepimize komiklikler diliyorum. İşte iş hayatı böyle bıyık uzatmak mesela başlı başına en büyük heyecanım şu an. Küçük şeylerden çılgın atan bir hayatım var evet. Bugün Umut Bey'le görüştüm öğlen arasında. 15 dakika ancak oturduk ama konular birikmiş makineli tüfek gibi konuştuk pıtır pıtır. Ben daha çok konuşmuş olabilirim. Bu arada planlanan yeni video sayımız inanılmaz arttı, bir de uygulayacak vakti ayarlayabilirsek ne mutlu bize! Hatta kalın ve dua edin biz de hattın öbür ucunda kalmayı başaralım.

Merve Hanım'a verdiğim başlangıç seviyesi bas gitar kursu ve annemle hep beraber Kadıköy'de yediğimiz yemek hafta sonunun highlights'ını oluşturdu not düşmeden geçilmesin. That's all. Bir de alın size Umut Bey.

Perşembe, Ocak 17, 2013

Yanağımın Yarısı


Neler gördüm, neler geldi başıma, düşe kalka geldim, ben bu yaşıma demiş İbrahim Bey onyıllar evvel. Sanıyorsunuz ki böyle girdim burdan artık kim bilir nerelere bağlarım. Aldanıyorsunuz. Bu kadar. Maceralardan maceralara koştuğum hayatımın şu son bir kaç gününün nasıl geçtiğini merak ettiğinizi biliyorum, yazayım da okuyasınız diye içiniz içinizi yiyor. Endişeye mahâl yok, işte yazayım diye buradayım. Öncelikle belirtmeliyim ki hâlâ öksürüğüm ve öksürüğe bağlı ciğerden ıslık çalımlarım azalarak da olsa devam ediyor. Fıııy fıııy diye geziyorum insan içinde, olacak iş değil. Ama öksürüğüm gitgide kuruyup azalıyor gibi bir his var içimde, gerçekten tam içimde ciğerlerime doğru oluştu bu his.



Gelelim çılgınlıklara, paylaşımlara, komikliklere, kederlere. Öncelikle kendimi asayım kendi bacağımdan. Şimdi biz Emir Bey olarak 2 tane albüm yayınlamıştık çok zaman önce. Bu albümlere hatta Nil İpek Hanım kapaklar, kartonetler çizmişti güzel güzel. Sonra bunları Mavi Büyücüler'e koymuştuk hem dinlenilebilir olsun, hem de indirilebilir olsun diye soundcloud ve mediafire bağlantıları vermiştik. Ama hiç düşünemedik ki o mediafire bağlantısı 2 haftaya elimizde patlasın. Tabi biz öyle her siteye üye olmadığımızdan ölümsüz bağlantılarımız yoktu. Sonra aradan aylar yıllar geçti ve benim ta bir kaç gün evvel bu albümler dropbox üzerinden paylaşmak aklıma geldi. Ne de olsa dropbox hesabım vardı, bu da demek oluyor ki kalıcı bağlantılar verebilirdik, üstelik dropbox yaygın kullanılan ve albümü indirecek insanlar üzerinde tedirgin edici bir etki bırakmayacağını düşündüğüm bir seçenekti. Of cümle dünyayı gezdi.  Netice itibariyle medifire bağlantılarının patlamasının ardından indir/download'dan dinle/listen'e çevirdiğimiz kelimeleri, tekrar eski haline döndürdük geçtiğimiz günlerde. Neden çoğul konuşuyorum çünkü ben ve bana bağlı IT ekibimi olarak 45 saat mesai harcadık bu işe. Hahahah. Doğrusu şöyle, müzik arşivlemeyi seven bir insan olarak bu kadar uğraştım çünkü elimde tek bir şarkı olmasını tercih etmem, albümü edinmek dururken. Bir gün sizler de rahatça "aaaa Emir Bey'in ilk albümleri bende var ki" demek istiyorsanız buralardan buyurun:





Evet, sizin için ne denli gerekli bilmem ama benim içime dert olan bu uzun uzun anlattığım mevzuyu da çözüme kavuşturduktan sonra artık vakit dış dünyaya dönme vaktiydi. Dış dünyada çok zamandır sesini duymayı özlediğimiz proje Long Way From Home Istanbul Acoustic Sessions'ın yeni video'su dinleyenleri hayran bırakıyordu. Bu sefer Wax Poetic'i konuk etmişler ve kadrolarına yaptıkları kritik takviye ile müthiş bir iş çıkartmışlardı. Bu güzel video'ya tam buradan ulaşılıyor. Bunun dışında müzik piyasasında ne gibi çılgın gelişmeler oluyor derseniz tanıdığımız gruplardan Vera, Hain adlı parçasına çektiği klibi yayınladı. Önceden piyasaya sürdükleri ufak tefek atıştırmalıklarla iştahımızı kabartan dostların klibi de benim gözlemlediğim kadarıyla Facebook'ta güzelce yayıldı ve paylaşıldı. Haddim olmayarak söylüyorum belki ama bu klip kendilerine yakışan bir klip olmuş sonunda, şarkıyı çok yüksek sesle dinleyemedim iş yerinde ama duyduğum kadarıyla gayet güzel geliyordu kulağa. Evde detaylı dinleyeceğim tekrar. Günlerdir eve doğru düzgün bir vakitte dönemediğimden evde dinlerim/izlerim dediğim şeyler de ertelenmekten bir hâl oldular. Bunlardan ilki Cihan Mürtezaoğlu'nun çevremdeki herkesten tam not alan ve "dinle ulan" diye baskılara maruz kaldığım parçası Talihsiz Merdiven. Kendisi birebir tanışmadığımız ama çok yakın ve az yakın ortak ahbaplarımız olan bir insan. Ben dinleyemiyorum daha, bari siz dinleyin diye paylaştım. Ben iş yerinde geçen gün şu şarkıdan -evvelden defalarca olduğu gibi- bir kez daha etkilendim: Cat Power - Moonshiner. Sizler neden etkilenmeyemişsiniz? Bir de Ilgın Hanım kardeşimizin gönderdiği şöyle efsanevi bir video var. Onu evde dinledim sonunda. Vay arkadaş dedim, gerçekten ilham verici.

Geçtiğimiz günlerde Melike Hanım'la nasıl tanıştığımı yazmıştım sanırım blog'da. Hatta salı günü olan konserine büyük ihtimalle gidemeyeceğimi de ancak şansım yaver gitti ve kısa bir süre de olsa bu konsere katılabildim. O gün yıllar sonra Umut Bey'le buluştuk, ardından Canberk Bey'i de kendimize kattık, verdik yemeği verdik sohbeti derken indik konsere. Müzik Kulübü'nde 3-5 tanıdık yüze denk geldik çok şükür keza dedeler gibi girmiştik içeri. Ardından önce Gönül Dostları -ki müthiş bir kadro- ardından da Kamurân Kolçak sahneye çıktı. Arka arkaya hiç aralıksız o kadar güzel şarkılar çaldılar ve söylediler ki! Öncelikle şarkı seçimleri müthişti, Onno Tunç'a bir saygı duruşu gibiydi adeta şarkılar. Ardından şarkıların düzenleme ve icrâları çok güzeldi. Bir piyano, bir bas ve davul vardı orkestrada. Son olarak da Kamurân Hanım çok iyi bir solist. Hem sesi, hem sahne hakimiyeti, hem hissyatını dışa yansıtmasıyla dinleyenini ve izleyenini doyuruyor. Üstelik bunca iddialı şarkıyı çok sevdiğini ve saydığını hissettirerek, üzerine bir şeyler de katarak söyleyebilmek çok zor bir iş. Bravo diyoruz bir kere daha. Yakında birlikte de bir şeyler yapmak dileklerimizle bu paragrafı da bitiriyoruz.



Sanmayın ki üstteki paragraftan çok kopuk bir konuya geçeceğim şu an. Bunca lafı geçmişken Onno Tunç'u anmamak olmaz. Onno Tunç öleli 17 yıl oldu işte üst paragrafta bahsi geçen konserin yaşandığı gece. "17 yol olmuş, Onno görmeden, Onno anlayacak yaşa gelmiş çocuklar." demiş Canberk Bey. Daha diyecek bir şey yok, işte bizi anlatıyor bu cümle ve bizim kuşağın hayran ola ola dinlediği hemen her şeyde parmağı olan Onno Tunç'u. Öyle güçlüdür ki bu parmak popülerliğin normlarını taleple değil kaliteyle belirlemiştir. O dönemde ortaya çıkan her işin normalin çok üstünde bir kalitede olmasında rolü büyüktür bu parmağın. Neyse ben daha destanlar düzerim ama sizler de araştırın. Sevdiğiniz şarkıların hikayelerine bakmanız yeterli olacaktır onun izini bulmanıza. Alıntıyı Canberk Bey'den yaptık, paylaşım da ondan gelsin. Buyurun lütfen.

Bir diğer çok sıra dışı olay -hatta çok zamandır başıma gelen en sıra dışı olay- ise eve gelen esrarengiz paketti. Hafta başında annemden gelen bir telefonla öğrendim bu paketin gelişini ilk, Hollanda'dan geldiğini söylemişti annem telefonda, içinden çay, çikolata, bir kart ve bir ufak zarf daha çıktığını söylemişti. Ben de eve gelene kadar "hayırdır inşallah" diye düşündüm durdum. Hayırmış ki meğer! Birbirinden güzel mutlu edici şeyler! Hepsinden değerlisi bir kart, üzerinde bestelerimden ve söylediğimiz şarkılardan alınmış satırlarla oluşturulmuş bir kolaj. Bu da yaptığımız şeylerin birilerine ulaştığını bana kanıtlamakla kalmamış, o ulaşabildiğimiz insanlardan en azından birinin yaptığımız bu işlere değer verdiğini de bana göstermiş oldu. Dikkatlice ya da severek dinlenildiğini bilmek ne güzel şeymiş yahu öyle. Neyse bu aşırı mutlu eden hediyenin sahibini 3-4 adımda buldum. Efe Bey'e bu zarif davranışından ötürü bir iki kelâm ettim dilim döndüğünce, daha detaylısını da mektup olarak yazmayı planlıyorum. İşin en komik yanı da satışa çıkartmadığımız albümlerimizden ilk paramızı kazanmamız oldu. Yazının başında bahsettiğim albümlerle ilgili piyasa fiyatı baz alınarak bir de ödeme göndermiş Efe Bey, ne diyeyim bilemedim. Çerçeveletip asmak lazım odaya. Kendisini şu yazısından ötürü aklıma ilk gelen isimdi bu şüpheli paket hususunda ama insan işte ilk aklına gelen doğrultusunda hareket etse zaten dünyanın en süper varlığı olacak. Ben değilim. Vallahi aynı anda hem sevinip hem de mahcup olduğum enteresan bir andı. Mühim anılar klasöründen ulaşabiliriz gelecekte bu olaya.



Dün işten çıkınca evvela Emir Efendi, Beko Bey ve Cengizhan Bey'le buluşup Korcan Bey'in ofise gittik. Tanışılacak insanlar, konuşulacak işler vardı. Tanıştık, konuştuk, bir şeyler öğrendik, bir şeyler denemeye niyetlendik, bakalım zaman gösterecek kalanını. Oradan da çıkınca dostlarla çok çok uzun aradan sonra tertip edilebilen buluşmaya katıldım. Aylin Hoca, Egecan Bey, Buket Hanım, Yeliz Hanım, İrem Hanım, Levent Bey, Tuhaffiye Hanım, Tuğba Hanım, Derya Hanım az kalsam da çok güzel güzel tadı damakta kalan bir sohbet gerçekleştirdik. Üzüldük, sinirlendik bazı şeylere, değişime tanık oluyoruz yahu, bizim ömrümüz ne ki daha? 5 senede neler neler değişti, insaf. Herkesin birbirine bu denli tahamülsüzleştirildiği ve bunula gurur duyduğu bir dönemde öyle noktalara geliyor ki insan anlayışlı davranmak, empati yapmak enayilik ve ezilme sebebiniz oluyor. Neyse sağduyu çağrısı falan yapmaya başladım, belediye başkanı mıyım, emniyet müdürü müyüm neyim allah muhafaza. Bu paragrafı da tadında bırakalım. (Bırakamadı.) Hah Levent Bey demişken kendisiyle telefon kardeşi olduk. Senelerdir derin Nokia'cı bir insan olarak Nokia'nın bu akıllı telefon piyasasına tokat gibi bir cevap vereceğini biliyordum. Bir de son telefonum -ki kendisi Samsung'du- kullanışsızlığıyla beni pek yormuştu ama ağabeyimden bana geçtiği için kullanmıştım el mahkum. Neyse işte Nokia'nın attığı bu süper tokatı yememek olmazdı, ben de yedim. Artık akıllı telefonlu biri oldum ben de. Windows kullanan (seven ya da sevmeyen demiyorum aktif olarak kullanan diyorum) birisi olarak bir windows phone'umun olması çok daha rahatlattı hayatımı. Usb gibi yahu, daha büyük rahatlık olamaz. Bu arada telefonda olan Windows 8 de -ki ofis bilgisayarımda da mevcut- alıştıkça güzel ve kullanışlı gelen ve hızıyla sizi şaşırtan bir sistem. Bir teknoloji blog'u yazmadığım eksikti onu da yazdım tam oldu. Neyse benim bu telefondan Levent Bey'in elinde de gördüm. Hemen çak, sarıl falan gibi hareketlere girdik. İşte olay bundan ibaret. Bir de myspace yenilenmiş ve çılgın atma potansiyeli olan bir yere dönüşmüş, bir göz atın, en azından olan hesaplarınızı güncelleyin ya da bir hesap alın köşeye koyun derim.



Sonsuza kadar yazacağımı sandığınız bu yazının da burada sonuna geliyoruz. Bir iki fotoğraf serpiştirip ılıkça servis ediyoruz. Bir de Orçun Bey'in Judas Priest'in şu klibi'ne yaptığı "performansı izlerken bir anda pantolonum siya deri pantolona dönüştü" yorumuna hep beraber gülüyoruz, çünkü gülünecek bir şey varsa söyleyip hep beraber gülmek en güvenlisi. Huzurla kalın, bir de bu akşam Birsen Tezer'in yeni albüm lansmanı var, ben gidemiyorum bari sizler gidin bana anlatın.

Pazartesi, Ocak 14, 2013

Yas


Şimdi efendim hafta sonu çeşitli sebeplerden ötürü yazı yazamadım gitti ki bu camiayı az çok bilenler bilir pazarları yazmayanı blogger'dan saymaz eskiler. İşe gireli 3 hafta sonu oldu, sanırım üçünde de hastaydım ya da hava iğrençti. Nasip diyelim. Bu havalar kapalı oldukça keyifli olmak zor, hele yağmur varsa insan alenen mutsuz oluyor. Üzerimde zaten çözemediğim bir mutsuzluk asılı kaldı, Allah sevenlerime ve sevdiklerime sabır versin. Hafta sonu yazamadım dedim, en son yazdığımdan bu yana yine dünya değişti, savaşlar oldu, yeni ülkeler kuruldu, insanlar öldü, nice mutluluk ve mutsuzluk oluştu. Ben ölçeğimi küçültüp sadece içine benim dahil olduğum kısımlarını yazacağım bu geçirdiğimiz günlerin.

Öncelikle geçtiğimiz Perşembe gecesinden başlayalım. Nil İpek Hanım'la beraber 60 m2'de bir Emir Bey konseri daha verdik. 2 kişi çaldığımız 3. konserimizdi bu. Repertuvarımıza 3 yeni şarkı daha ekledik bu konser için, biri beste olmak üzere. Bestenin adı 7 Beyaz'dı. Aşağılarda muhakkak bahsetmişimdir, SBR'nin yeni oyunu Annemin Cinayet Listesi için yaptığım bir şarkıydı bu. Klasik bir orta yaş aşk şarkısı yapmam yönünde verilen bir sipariş üzerine yazılmıştı. Henüz paylaşabileceğim bir kaydı yok ama bir ara kaydedip sizlerin de beğenisine sunacağım. Klişe ve güzel bence. "6 kez ölmüş bir kedi gibi, ilk kez tedirgin oluyorum. Griye varmadan önce, koyu beyaz kalıyorum." şeklinde bir nakaratı var. Bu arada oyunun gösterimleri devam ediyor, yukarıdaki satırda oyunun ismine tıklarsanız, etkinlik sayfasına ulaşır gerekli bilgileri alabilirsiniz, hatta yeteri kadar hızlıysanız bugünkü oyuna bile yetişirsiniz. Bu yeni bestenin yanı sıra 2 tane de cover ekledik konser repertuvarımıza. İlki MFÖ'nün Bazen'i, ikincisi Levent Yüksel'in Yas'ı. 2 şarkıyla ilgili de söylenecek nice söz var. Bazen kadar gitar melodileri ve sözleri hoşuma giden az şarkı vardır herhalde, MFÖ'nün hayranlık yaratan şarkılarının en başlarında gelir benim için. Yas ise yine bir Sezen Aksu acısı. Uzay Heparı'nın ardından yazılmış bir şarkı, bunu bilerek dinleyince bir kez daha etkileyecek sizi emin olun, Sezen Aksu kendi hiç söyleyemediği için Levent Yüksel'e vermiş bu şarkıyı, o da mükemmel bir şekilde söylemiş, bizimkisi bu iki dev şarkıya ve bu müthiş isimlere birer saygı duruşu sadece. Konserin şarkı listesine ve çalış sıralamasına buradan ulaşabilirsiniz. Keyifli geçti yine konser, genel olarak sessizlik durumu, bizim ses ayarlarımız, seyirci yoğunluğu idealdi. Sırada Şubat konser(ler)i var bakalım.


Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen bir Mabel Matiz konseri vardı Hayal Kahvesi'nde ki bu konser pek çok sevdiğim dostu aynı gün görmemi sağladığı için ayrıca değerli bir konserdi. Sahnede zaten cânım Nil İpek Hanım ve Canberk Bey mevcuttu. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim Nil İpek Hanım'ı kimle ne zaman sahnede görsem anası babası gibi gururlanıyorum bana ne oluyorsa. İzleyici/dinleyici olarak da gittiğimiz kadro gayet zengin ve az bir araya gelebilecek cinstendi bknz. Dilruba Hanım. Konserin üzücü yanı ise Barışırsa Ruhum'u kaçırmam oldu. O gece Melike Hanım'la tanıştık, kendisi sanırım onlarca ortak dostumuz olan bir insan, ben sadece Canberk Bey'in paylaştığı bir video'da şarkı söylerken görmüştüm evvelden. Tanıştığıma pek sevindiğim pek nev'i şahsına münhasır bir insan. Bu tanışmanın ardından kendisinin Kamuran Kolçak ve Gönül Dostları adlı projesini keşfettim internetten ve pek beğendim, hafta sonumu bu ekibi dinleyerek geçirdim, Salı günü de BÜMK'de akustik konserleri olacakmış, ben gidebileceğimden çok emin değilim ancak vaktiniz varsa muhakkak gitmenizi tavsiye ederim. Kendisi üstelik davetimizi kırmayıp bizim konserimize de teşrif etti, umarım keyifli vakit geçirmiştir. Son olarak bunu da dinleyin: Orjinali mükemmel olan bir şarkıya, aynı güzellikte bir yorum.

İki adet daha müzikal kişi var bahsetmek istediğim, birisini tanıyorum, diğerini ise tanımıyorum sadece denk geldim. Tanıdık olanı blogger ahbaplarımızdan Ezgi Hanım. Kendisi senelerdir güzel müzikler yapar bunları da arada bir paylaşırdı, yine yapmış pek güzel bir şarkı, paylaşmış buradan. Diğer isim ise Gözde Berberoğlu adında bir hanım efendi. Çok detaylı dinleyemedim ancak hızlıca bir tur dinledim soundcloud hesabını. Pek hoş şeylere denk geldim. Siz de gelebilirsiniz diye söyleyeyim dedim.

Perşembe akşamki Emir Bey konserinin akabinde Cuma akşamı da bir Emir Yargın akustik konseri gerçekleştirdik. Kont Biraderler'in ufağı olan Oğuz Bey'in organizatörlüğünde Galata yöresinde gerçekleşti bu akustik konser. Bir ev konseri şeklinde tertiplenen organizasyona elektrik kesintisi damgasını vurdu. Hazırlanan elektrikli davulların, anfilerin ve mikrofonların bir anda boşa çıkması üzerine biz de konsere tam akustik olarak başladık. Bir kaç Emir Bey parçası çaldık evvela, Umut Bey'in de orada olması -ki kendisini pek özlemişim- bu icrâmızı kolaylaştırdı, kendisi akustik gitar çalmak zorunda kalsa da. Ardından Emir Yargın Efendi'nin şarkılarını çalmaya başladık, sonra cover'lar falan derken bir ara nasıl açıldıysak Tarkan'dan çıkıp Yaşar'a falan geçmiş, bu esnada da İki Yol'a göz kırpmıştık. Tam biz çalacaklarımızı bitirmek üzereyken elektrik geldi. Böylelikle Emir Yargın'ın bir kaç şarkısını tekrar çaldık ve konserimizi bitirdik. Dinleyicilerimizin bir kısmı bizim lisemiz olan Adem Tolunay'ın bizden seneler sonraki mezunlarıydı, bu da ayrıca güzel bir karılaşma/tanışma oldu. Konserin ardından ufacık bir grup Rook'a uğradık, çok zamandır dinlediğim en başarılı Dj'i dinledim böylelikle, 15-20 şarkıyı yekpareymişçesine birbirine yedirerek (gerek ton gerek ritim olarak) çalmayı başardı. Gültuğ Hanım'la insanlar ve müzik üzerine konuştuk biz de bu esnada. Kendisine "müzik kalkanı" teorimden bahsettim. Gülnaz Hanım ve Burçin Hanım'la karşılaştık.

Cumartesi sabahı da işin ardından eve dönene dek muhteşem ıslandım. Söylemiş miydim evvelden bilmiyorum ama yağmur konusunda hiç romantik değilim, tavrım net. Yağmuru pek sevmem, yağmurda dışarıda yürümeyi hiç sevmem, seveni de anlamam, hiç beni ıslatmayacak şekilde olursa ancak tahammül edebilirim yağmura. Neyse iyice ıslanınca yağmura olan nefretim arttı, onun da etkisiyle olduğunu tahmin ediyorum hafta sonu yine hasta oldum. İşe girdiğimden bu yana 3 hafta sonu geçirdim üçünde de hastaydım, zaten bir pazar günüm var onda da hasta olunca insan tadından yenmiyor tatilin.

Neyse artık hasta da olsam yapacak bir şey yok deyip Merve Hanım'la görüştüm, Meltem Hanım da bizim taraftaydı o da katıldı bize, sonrasında o kadar soğuk oldu ki hava daha fazla dolaşamayacağımıza karar verdik. Beni Tolay Bey ve Tuğçe Hanım çiftimizin evine bıraktı Merve Hanımcığım. Keyifli bir toplaşma oldu, gecenin sonunda Tolay Bey ve Tuğçe Hanım birlikte nice güzel şarkılar söylediler bize. Gördüğüm en iyi bestecilerden biri kendisi. Sesine ve yorumuna ayrıca hayranım. Umarım yakında hep beraber güzel şeyler de yapacağız. Pazar günü ise geriye kalan tek günüm. Haftada bir günü olunca insanın gerçekten o gün, ailesiyle mi vakit geçirsin, sevdikleriyle mi görüşsün, alış veriş mi yapsın, etrafı mı toparlasın, biriken işleri mi eritsin bilemiyor. Elimden gelenin en iyisini yaptım gerçi ama genel keyifsizliğimi etrafa sirayet ettirmekten başka bir şey olmadı elimden gelenler.

Benimle keyifsizliğimi paylaşmak isteyenler bu başlıkları bir google'layabilirler, ben bağlantı vermeyeceğim, size nice bağlantılara ulaşabilirsiniz bunları google'a yazarak.

-19 Ocak
-Maden İşçileri
-Redhack'in yayınladığı raporlar
-Narkozsuz kürtaj ve Türkiye'deki resmi kurumların kürtaj konusuna keyfi yaklaşımları

Son olarak umut veren bir insan, bir dostumuz var, arada bahsediyorum ama bilmiyorum siz de takip ediyor musunuz? En son Londra bileti kapmaya çalışıyordu, sonucunu bilmiyorum ne oldu. Buradan ve şuradan takip edin lütfen kendisini. Hayat diye birisiyle tanışırsınız böylelikle.

Pazartesi, Ocak 07, 2013

Saklıkent


Meteorolojiden gayri bir bilim dalı olmasın ki teknoloji ilerledikçe o gerilesin. Böyle bir tahminsizlik böyle bir "sallayayım da belki tutarcılık" ben hayatımda görmedim. 2-3 senedir iyiden iyiye ayyuka çıktı bunların bu tavırları. Eskiden havalı gelen ama artık içi boşalmış kalıplar kullanıyorlar, yok efendim balkanlardan gelen soğuk hava dalgasıymış, iç kesimlerde sis ve don tehlikesiymiş, sürücülerin dikkatli olması gerekliymiş falan filan. Sizi dinleyip yola çıkan sürücünün insanın vay haline. Eline aldığı şemsiyeyi kapalı olarak taşırken ya da kuru bir havada bot giydiği için size küfreden nice insanlar var bir bilseniz. Saatli maarif takvimlerinde olan tahminler bile her zaman sizden daha doğru oluyor utanın!

Neyse bugün sihirli metrobüse bindim twitter'da belirttiğim üzre. Sabah kalktım evden çıktım açık ve soğuk bir hava var, metrobüse bindim, uyukladım, bir indim Zincirlikuyu'da huuuuuuuuuuuuu. Sanırsınız iyice çalkalanmış bir yarım cam kürenin içine hapsolmuşuz. Tüm gün delilercesine yağdı evet, artık bir ofis insanı olarak pek umursamadım tabi dışarıda yağan karı. Bu arada sabah attığım bu klasik "kendi kendine konuşan insan" tweet'i ile, bugüne kadar yazdıklarım içinde en klişe, en klasik tarzda tweet'imi de atmış oldum.


Son olarak Perşembe akşamına ise kimselere söz vermeyin, Mehmet Ali Birand da bu gruba dahil. Ona da söz vermeyin. Beyoğlu'na gelin, artık bizim kendimizi ev sahibi olarak gördüğümüz mekanımız 60 m2'de Nil İpek Hanım ve benim bestelerimiz ve sevdiğimiz bir kaç şarkıyı dinleyin. Bir aksilik olmazsa 2-3 yeni şarkımız da olacak bu konserde. Etkinliğin detayları burada, Nil İpek Hanım'ın tasarladığı pek sevimli kroki / afiş de şurada. Şunun şurası Emir Bey olarak ayda bir konser ortalamamız var çok da sık boğaz etmiyoruz sizi. Kurallarımız net, 21:30'da hakikaten müzik başlar, müzik sürerken konuşulmaz. Evet.

* Yıllar evvel Saklıkent'ten bir kare, kar fotoğrafı koymayanı dövüyorlarmış, dayak yemeyelim diye bunlar hep, Antalya'nın da gayet karlı yerleri var gördüğünüz üzre, bir de Saklıkent ne kadar güzel bir yer ismidir.

Perşembe, Ocak 03, 2013

Venüs Mahallesi, 7 Numara


Bir fırsatım olursa geçen yılın şahane yanları temalı bir yazı da yazar, ecnebilerin highlights ya da best of dedikleri, bizimse vay arkadaş ne günlerdi dediğimiz zirve anlarını paylaşırız elbet, ancak şu an bu yılın mevzularından bahis açacağım.

Öncelikle resmi tatil sebebiyle Ocak'ın 1'ini Merve Hanımcığımla beraber geçirdik. Hidiv Kasrı turu düzenledik kendisiyle, ardından da dönüş yolunda bir Çengelköy'e uğradık, sonra ailesine de merhabalar dedim, işten güçten konuştuk. Yeni yıl nasıl başlarsa öyle gidermiş derler, umarım biz de Merve Hanımcığımla beraber gideriz bu yıl gidilebilecek yerlere. O gün bol fotoğraf çektik, ben hem Yashi, hem de Bero'yla; Merve Hanım da kendi makinesiyle, tabi ki en çabuk elimize geçenler Merve Hanım'ınkiler oldu. 

2 Ocak günüydü sanırım yeni yılın ilk sigarası olarak bir dal Camel içtim. Kendisi 9 TL olmuş, haftalar evvel alıp bitiremediğim bu paketle maaş alana kadar idare etmem gerekecek zaar. Artık sigara içmek bir sosyal statü gösterisi sayılacak, parasını veriyorum içiyorum arkadaş nedir diyecek içenler. Bu arada haftanın yarısında içmiyorum neredeyse sigara, bu sene bırakma ihtimalim yüksek baya, Golden Virginia tarlalarındayım bu aralar, free shop'tan geçip yurda girenlerden ricam denk gelinirse Camel tütünü (sarmalık) alabilirler bana.

Zeitgeist serisini bir tur daha izledim geçtiğimiz günlerde. Sonuncusunu izleyememiştim, vesileyle baştan başladım bir tur daha attım. 6-7 saatlik bir maraton tabi bu, ama bu sürecin sonunda ufkunuz biraz açılıyor en azından, izleyin. Buradan ulaşabilirsiniz. Türkçe altyazılıları da mevcut youtube'da. Bir de üçüncü filmde baya, diğerlerinde azar azar bahsedilen bir Venüs Projesi var. Vallahi bir kısım abartılı saldırı olmuş takip ettiğim kadarıyla bu projeye dair ancak benim kanaatim ne kadar güzel olur böyle bir şey olursa şeklinde. Kafamda sorular yok mu tabi ki var, ancak zaten bu proje garanti bir sonuç vaat etmiyor. 3-4 kuşak insan yaşarsa orada 5. kuşak nasıl olur merak etmedim değil ama, ben isterdim öyle bir hayatı. Sosyal bilim insanlarına özellikle tavsiye ediyorum bir göz atmalarını.


Bugün gördüğüm bir haber yine iç yaktı da geçti. Farelerin, insanların kitap okumasına bozulması temalı bir haberdi bu. İnsanları bir milim geliştirebilecek her şeyi yakın kitapları, albümleri, filmleri, onları üretenleri; siz de rahatlayın biz de. Kitaptan konu açılmışken Sisle Gelen Yolcu kitabını okudum Grangé'ın. Yine abartılı bir aksiyon dili mevcut tabi ancak enteresan bir zihinsel problemden bahsediyordu, o açıdan ilgimi çekti. Keyifle okunuyor tabi dili sürükleyici olunca ancak üzerinden 4-5 gün geçince hafızada 2-3 nokta ancak kalıyor. Fazla uçucu diyelim. Şimdi Amin Maalouf'un Doğu'dan Uzakta adlı kitabına başladım. Yıllar olmuş kendisini okumayalı, bana kitap okumayı sevdiren insanlardandır. Bknz. 100. Ad.

Ümit Enginsoy öldü, çok detaylı olarak tanımadığımız ama "Ümit Enginsoy Washington" deyişi eminim ki hepimizin kulaklarında olan biriydi. Değişik bir şey televizyon ve radyo. Misal Murat Kazanasmaz da hepimizin uzak bir akrabası gibi adeta.

Sizi Bir Son adında çok çok güzel bir Ars Longa şarkısı ve video'su ile başbaşa bırakacağım. Dinlemek ve izlemek için üst satırdaki şarkının adına tıklamanız kâfi. Güzel insanların yaptıkları işler hep güzel oluyor sanırım. Güzel insanlar demişken, geçtiğimiz gün google hazretlerinin pek zarif bir doodle ile bize anımsattığı Barış Manço'yu da anmadan edemeyeceğim. Bizim kuşağın en seveceği isimlerden biridir herhalde, müzikal yönüne zaten diyecek bir şey yok, neyi paylaşsam bilemedim, bunu seçtim.

Hepimizin yeni yılı ve sonraki yılları çok güzel geçer umarım. Haftaya Perşembe'ye (10 Ocak) program yapmayın bu arada. Çelik konseri varmış gerçi ama olsun biz yine de konserimizi iptal etmeyeceğiz. Direneceğiz.