Pazartesi, Şubat 25, 2013

Üllümünütü


Hafta sonumuzu yine yoğun geçti önceki benzerleri gibi. Hafta içi nefes alacak vakit kalmayışı sebebiyle yapılacak işlerin 4568'ini hafta sonuna itelediğimden kelli. Çalışma hayatı hafta sonlarım böyle geçmeye mahkum kalacaklar zaar. Perşembe akşamı bir kısa film projesinde çalışmak üzere Emir Efendi'de kalmış, Gültuğ Hanım'la rol arkadaşı olmuştuk. Öyle olunca cuma ve cumartesinin nasıl geçtiğini pek hatırlamıyorum. Cuma dışarı çıkmaya niyetlenip Kadıköy'de kimseleri bulamadığımı hatırlıyorum hayal meyal. Erken yatmama vesile oldu bu durum. Cumartesi işten çıkınca hızla karşıya geçip -iş arkadaşım sağolsun- hemen elektrikliyi aldığım gibi tekrar çıktım evden. Hasanpaşa'daki gitar yapan ve tamir eden dükkana bıraktım. Haftalardır kafamda olan bu iş yapmanın gururuyla eve geri dönüp biraz dinlenip Merve Hanımcığım'la buluştum. Bin tane mağazaya girip -hayatımda ilk kez çok da bir sebebi yokken- hiçbir şey almadan geri çıktım. Demek ki çalışan insanda bu tip anlamsız ritüeller oluşuyor kendiliğinden. Ardından beslenme yapmak üzere Moda yönüne gitmeye karar verdik. Orada çok affedersiniz filler gibi yedim, neden öyle oldu bilemiyorum tam, sanırım 23 tur boyunca park yeri bulamamak beni acıktırmıştı. Bundan çok korkuyorum ama midem genişledi sanırım.


Gözler yorulmasın diye yaptım sırf bu paragrafı yoksa devam ederim dümdüz. Pazar günüyse adam gibi bir uyku üzerine evde yapılan kahvaltıyı da ekleyince keyfim yerine geldi. Hava mükemmeldi, çıktık Merve Hanımcığım'la sahile vurduk kendimizi, çok sağlam bir yürüyüş rotasının ardından bu haftanın albümlerini de edinip eve geri döndük. Haftanın albümleri Melis Danişmend'den Biraz Gülmek İstiyordum (2013) ve Yasemin Mori'den Deli Bando (2012). Bu iki albümün yanında da evvelden görüp tekrar denk gelirsem affetmem dediğim iki ekstra albüm daha var. Ajda Pekkan'ın Süperstar'ı (1983) ve Nilüfer'in '84'ü (1984). O yıllarda değişik bir "ü" modası varmış, albüm kapaklarına bakarsanız anlayacaksınız: 1, 2. Bu albümleri dinledikçe birer şarkı birer şarkı paylaşıp sizleri de bu albümlere özendireceğim şüphesiz. Aldığım ilk 2 albümde akşama gideceğimiz etkinliğin de payı vardı, zaten acil alınacaklar listemdeydi bu albümler ama o liste sadece 2 albümden oluşmuyordu.


Paragraf yapalım gözler kazansın! Neyse eve uğrayıp bir şeyler yedikten sonra müthiş trafiksiz bir şekilde Avrupa'ya geçtik ve Günsu Hanım'ın evine vardık. Gerçekten çok zaman olmuştu kendisini görmeyeli, Melih Bey'le görüşmüş olduk ve Günsu Hanım'ın yeni dostu Dexter'la oynadık bir süre Merve Hanımcığım'la. Komik ve sevimli bir hayvancık. Evdeki fareleri biraz depresyona sokuyor gerçi ama fareler zaten taşınıyorlarmış. Günsu Hanım bize çok güzel çay demledi, sohbet muhabbet derken toparlanıp çıktık. Kanyon'a ve akabinde House Cafe'ye girdik. Hafif Müzik'in etkinlikleri dahilinde Yasemin Mori'yi dinleyecektik. Hem ortam, hem insanlar, hem müzik pek güzeldi. Konser sonunda imzalatırım diye yanıma aldığım Yasemin Mori ve Melis Danişmend albümlerini başka bir konserde imzalatmak üzere cebime geri koyup yola koyulduk. Saat geç olmuştu ve iş dünyasının çarkları raksıtarlara tolerans göstermeyebiliyordu. Dolu dolu ve en çok da Merve Hanımcığım'la dolu bir hafta sonu geçirmenin mutluluğuyla uykulu bir şekilde bugüne başladım. Bu hafta da yoğun geçecek zaar, bugün bir kayıdımsı, yarın bir prova, Çarşamba'dan Pazar akşamına kadar da Unicera! Yolunuz düşerse buyurun diyeceğim ama mevlam kimsenin yolunu Tüyap'a düşürmesin. 5 gün boyunca fuar gelişmelerini twitter'dan paylaşırım artık, entrikalar, dedikodular, kavgalar, gizli kapaklı anlaşmalar, ahahahah. Bakmayın böyle güldüğüme içim kan ağlıyor. Sevgiler.

Sert bitirdim.

Perşembe, Şubat 21, 2013

Elinde Solmuş Bir Resim


Bir saattir neredeyse nasıl başlasam yazıya, nereden alıp da konuya gelsem diye düşünüp duruyorum. Yazdıklarımı siliyorum, tekrar yazıyorum, olmuyor. Kısaca ağırlıklı olarak anahtar kelimeler vererek gideceğim. Latin Amerika ilk kelimemiz, hemen ardından Arjantin geliyor, hani futbol ve tango ile kodladığımız ülke. Aslında Türkiye'ye (pek çok diğer Latin komşusu gibi) ne kadar çok benzediğini bilsek şaşıracağımız ancak ne kendi ülkemizin ne de diğer dünya ülkelerinin yakın siyasi tarihini bilmediğimiz için bir türlü şaşıramadığımız bir ülke bu Arjantin. Bizim için Türkiye tarihi, cumhuriyeti kurup, devrimleri yapıp, bir kaç isyan bastırıp biter. Latin Amerika tarihimiz ise daha içler acısı. Aklımızdakiler Yeni Dünya'ya yerleşen İspanyol ve Portekizlilerden ibaret. Arjantin'de yaşanan askeri darbe ve ardından gelen askeri yönetim döneminde pek çok insan hayatını kaybetmiş, bir çok insan da yok olmuştur. Yok olmuştur derken bildiğiniz yok olmak bahsettiğim. Bir gün ortadan kayboluyorlar, bir daha kimse onlardan haber alamıyor, öldüler mi yaşıyorlar mı kimse bilmiyor. Neyse bu kayıp insanların anneleri Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te Plaza de Mayo denilen bir meydanda toplanıp senelerce kaybolan, işkence gören, öldürülen, her zaman olduğu gibi faili belli olmasına rağmen "faili meçhul" olarak etiketlenen çocuklarının hesaplarını sordular hâlâ da soruyorlar. Ne kadar etkileyici bir hareket değil mi? Bir yerden tanıdık geliyor mu peki bu arayış yani bir benzeri geliyor mu aklınıza? Misal Türkiye'nin en büyük şehrinin en önemli meydanında sürekli toplanan ve askeri yönetim süresince ortadan kaybolan çocuklarının izini süren insanlar var mı? Cevap veriyorum var: Cumartesi Anneleri. Peki Arjantin'de olduğunda demokrasi, insaniyet, vicdan diye severek sahip çıkabileceğimiz bu Plaza de Mayo Anneleri'nin Türkiye'deki acıdaşlarına olan tepkimiz ne? En iyi haliyle duyarsızlık. Peki ben bunları neden yazıyorum? Çünkü o annelerden bir tanesi öldü bugün, gözü açık gitmek neymiş herkese de göstererek öldü. 33 yıldır oğlunu arayan birisi, 80 darbesi öncesi göz altına alındıktan sonra bir daha ulaşamadığı oğlunu arayan, 105 yaşında bir kadın. Bir laf vardır "Allah kimseye evlat acısı göstermesin." diye. Çünkü olabilecek en derin acılardan bir tanesidir bu şüphesiz, işte bu acıyı 33 yıl boyunca yaşayan birinden bahsediyoruz. Öyle çok insan var ki aynı acıyı yaşamaya devam eden, seslerini duyurmak için yırtınan, önünden geçip gittiğimiz, hem de 412 seferdir, "arkadaşlar ben bir anayım, benim sesimi duymak zorundasınız, beni dinlemek zorundasınız" diyen. Askeri yönetim geçti, sonrasında hep demokrasiden uzak kimselerden demokrasi umduk, askeri yönetim daha net bir şey en azından, demokratik bir iddiaları pek yok, varsa bile komik geliyor kulağa; ancak adaleti, demokrasiyi dillerden düşürmeyenlerin sahip olduğu bu vurdumduymazlık hem daha alıştığımız hem de daha canımızı yakan bir şey sanırım. Bknz. ikiyüzlülük. Vaktiniz olursa bir göz atın bu konuya, bir iki yazı okuyun mesela bu olaylarla ilgili. Arjantin'de olduğu zaman etkilendiğiniz bir hareket Türkiye'de yaşanınca sırtınızı dönmeyin, takdir edin, böyle böyle değişimler oluyor, böylelikle değişimlere önayak olabiliyor insanlar. Tabuları, klişeleri bir kenara bırakın. Diyecek söz kalmayınca, sözü bir şeyler diyebilenlere bırakmak lazım. Dikkatle dinleyin bu şarkıyı lütfen ve eğlenceli bir şarkıymışçasına dururken anlattığı acı dolu hikayeyi: Benim Annem Cumartesi. Bandista'nın Paşanın Başucu Şarkıları (2009) albümünden. Belki başka şarkılara, başka bağlantılara yönlendirir sizi, kim bilir. Deryik Hanım da koymuş virgülü.


Bu canlar yakan, "analar ağlatan" konuyu geçelim ve müsaade ederseniz beni sarsan bir başka olayı paylaşayım sizle. İstanbul'daki ilk dostum olan Emre Bey'in ve onun vesilesiyle tanıştığım nice güzel dostumun okulu olan İtalyan Lisesi, İtalyan hükümeti tarafından satışa çıkartılmış. Al bir hükümeti vur ötekine dediğimiz durumlardan birine daha hoş geldiniz. İstanbul gibi bir şehrin İstanbul gibi bir şehir olabilmesi için içinde gizli milyonlarca unsur vardır, işte sinsi sinsi bunlar kayboluyor, siliniyor, unutuluyor, sonunda ortada hiçbir şey kalmayacak diye korkuyorum. Hoş gerçi iz bırakanlar unutulmaz, Vega'nın da dediği gibi ancak sadece izi değil, izi bırakanın da kalması taraftarıyım. Emre Bey, Canberk Bey, İpeknaz Hanım, Hazal Hanım, Defne Hanım ve daha nicesi gibi birbirinden değerli dostları saymıyorum bile ama bir Cinuçen Tanrıkorur o okuldan mezun olduysa, İtalyan hükümetini oturup bir düşünmeye davet ediyorum. Onlar düşünedursun, sizler de lütfen içinde #italyanlisesisatılamaz yazan twit'ler atıp bir de şuraya bir imza atın. Zor bir şey değil, satılacak olan kendi liseniz gibi düşünseniz her şey olur zaten kendiliğinden.

Gelelim diğer konulara, öncelikle müzik. Bu haftanın albümleri olan İkinci Cihan ve Avaz'a kendimi kaptırmış durumdayım, gayet de halimden memnunum. Güzel haberlerimiz Nil İpek Hanım cephesinden geliyor. Kendi sayfasını açmakla kalmadı, ilk konserinin de davetini yapmış bulundu! 27 Şubat Çarşamba akşamı adreslerimiz 60 m2 olacak. Nil İpek Hanım ve Ozan Bey ikilisinden besteler ve yorumlar dinleyeceğiz. Ben şimdiden çok heyecanlıyım, sizler de orada olun ve heyecan paylaşımı yapalım! Onun dışında sabahtan beri paylaşılıyordu merak ettim ve izledim, etkilendim hakikaten. Efes'e yapılan sürprizi izlemek isterseniz siz de buradan buyurun. Bir de bizim okul da Harlem Shake mevzusuna güzelinden bir katkı yapmış, ona da buradan ulaşabilirsiniz. O kadar sinirli ve üzgün girdim ki yazıya, böyle bitirerek sizi tekrar güldürmeye çalışmaktan başka elimden bir şey gelmiyor ne yazık. Bir de unutmadan çay anketimiz var, çayla ilgili bir konuda bir anket yapmak ister misiniz? Ben yaparken çok eğlendim, emin olun bu anketin güzel geri dönüşleri de olacaktır bir gün hepimize, haydi yapın yapın: Çaylı anket. Bir de Emir Efendi'yle ortak giriştiğimiz yeni albüm çalışmamız çok güzel gidiyor, sizleri de sergimize bekleriz.

* Şu fotoğraftaki gibi olsa ya her şey, ipi çekip gölgeliği indirsek ve görmesek istemediklerimizi.

Çarşamba, Şubat 20, 2013

Nilipekseveriz.


Hafta sonu 2 albüm aldım demiştim, biri güncel biri bir kaç yaşında (düşündüm de 8 yaşında vay arkadaş) olan albümlerdi bunlar. Birsen Tezer'in İkinci Cihan (2013) albümü ve Replikas'ın Avaz (2005) albümü. Replikas'tan bir şarkı paylaşmıştım aşağıdaki yazıların birinde, gerçekten güzel bir albüm, Replikas zaten canavar bir grup benim değerlendirmemin üstünde/ötesinde. Neyse albümü dinlemeye devam ediyorum, bu haftamı bu 2 albüme ayırdım. Gelelim Birsen Tezer'in ikinci albümüne. Yine tüm zerafetiyle ve dinginliğiyle size pek çok güzellik sunuyor bu albüm. Şarkılar ayrı güzel, icrâlar ayrı, o icrâları yapanlarsa apayrı. Öpüp başa koymalık bir albüm. Kaç haftadır bekledim gidip almadan dinlemeyeceğim diye, sonunda geçen hafta sonu aldık Merve Hanımcığım'la. O fizy'den falan dinleyerek baya kapmış şarkıları, eşlik ediyordu yolda. Neyse sizler de alın, dinleyin, iyi ki kendi albümlerini yapmaya başladı Birsen Tezer, 2 müthiş albüm kazandırdı enteresan müzik camiamıza. Bu da tadımlık olsun, tüm iş günlerine ama en çok da en sevdiğimiz pazartesilere gelsin: Kuş Masalı.

Gelelim bir diğer müzikli konumuza. Pek sevdiğimiz güzel sesli, güzel kişilikli, her şeyin en güzelini üreten ve yaptığı üretimin doğallığından ötürü güzel de bir mütevazılığa sahip dostumuz Nil İpek Hanım, biraz ittirip kaktırmalar sonucu kendi sayfasını açtı. Siz de buradan göz atın ve beğenin. Bireysel üretimlerinin yanı sıra içinde parmağı olan işleri de paylaşacaktır diye düşünüyorum, bu da gayet geniş ve zengin bir paylaşım çeşitliliği demek oluyor. Hatta kalın bence, gördükleriniz olabilir, görecekleriniz olabilir, bildikleriniz olabilir şaşıracaklarınız olabilir. Böyle işte.


Son olarak Ayça Hanım'a neden destek olduğumuzu bir kez daha anlamak için şu video'yu da izliyoruz. "Koş Ayça koş!" diyoruz ve biliyoruz ki o koşmaya başlarsa kimse onu yakalayamaz, ölüm bile. Bir de şunu fark ettim ki metrobüs twit'lerime düzenli devam edersem bir gün gerçekten bir milyar takipçim olacak korkarım. Metrobüs sells! Bir gün metrobüsle ilgili ayrıca bir deneme yazacağım.

Pazartesi, Şubat 18, 2013

Dayan


Geçtiğimiz cuma adeta bitmeyen gün yapmışlardı. İşten çıktım ve Emir Efendi'nin daveti üzerine bir zamanlar kısa bir dönem staj da yaptığım Tribal DDB'nin haftanın sonu partisine uğradım. Müzikler, insanlar çılgın atıyor, tam bir cuma akşamı iş çıkışı. Emir Efendi'yi görmeye gittiğim bu ortamda yıllar yıllar sonra Melis Hanım ve Ediz Bey'i de görüp aşırı mutlu oldum! Orada bir süre takıldık, danslar ve sohbetler ettik. Ardından çıktık önce bir şeyler atıştırdık, geçtiğmiz haftanın 3. Nizam beslenmesiydi bu ve hiç birinden pişman değilim. İlki Merve Hanım'la Harbiye'de Pazartesi günü, ikincisi ve üçüncüsü sırasıyla Nil İpek Hanım ve Enis Ağabey'le Çarşamba günü ve Emir Efendi ve Ediz Bey'le Cuma günü Nevizade'de gerçekleşti. Neyse Peyote'de ufak 1-2 işim vardı konserin ses kayıtlarıyla falan ilgili, onları bir hallettik, sonra da Ghetto'da gerçekleşen Baba Zula konserine uğradık, Melike Hanım'ı bir de Baba Zula sahnesinde dinlemiş olduk böylece. Ardından Urban'da bir miktar oturduk, sonrasında Emir Efendi'ye geldik, Koridor ve Marmaris Büfe aktarmalı. Dahi inanılmaz olanı neydi peki biliyor musunuz? Eve vardığımızda saat daha 01:00 bile değildi. Hakikaten bitmeyen cuma yapmışlar! Bunca iş yaptıktan sonra biz 04:00 olmasını bekliyorduk. Evde de biraz sohbet, biraz müzik dinleme, biraz da Tabu derken ev sahibimizin sızması üzerine bizler de olaysız dağıldık. Bu arada bize katılan Gültuğ Hanım'la görüşmüş ve Urban'dan beri beraber olduğumuz Çağdaş Bey'le de tanışmış olduğuma pek memnun oldum.


Sonraki gün mesaim vardı tabi her cumartesi olduğu gibi, akşamında da Merve Hanım ve ailesinin genç kuşağıyla keyifli bir yemek yedik. Biraz geç kaldım ama suçlu değildim bu konuda. Pazar günü de yüksek tempoda başladı, özlediğim bir ev kahvaltısının ardından kulüp toplantımıza gittik, kabine ziyareti falan derken, biraz sarktı tabi toplantı, ardından annemleri alıp gidecekleri yere bırakıp ben de Merve Hanım'la buluşmak üzere Cadde'ye doğru yola çıktım, D&R'da işlerim vardı. Annem kovalamasın diye planladığım tüm CD'leri aynı anda değil teker teker almaya karar verdim, burdan bu satırları muhtemelen okuyacak olan anneme en derin sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Hoş aldığım CD'leri arabada unuttuğum için bugün dinleyemedim metrobüste ama olsun. Bu hafta metrobüs beni bekler daha. Cadde'de oturacak yer bulamadık, inanılmaz da bir soğuk vardı, Merve Hanım'a geçip bir çay içip yine olaysız dağıldık. Annemi aldım eve giderken planda olan değişiklik üzerine, kendisini eve bırakarak Kadıköy'e sürdüm. Melike Hanım ve Egecan Bey'i gördüm, kısa da olsa pek güzel sohbetler edildi ve bu hafta sonu belki de 7. kez olaysız dağıldık. O kadar bir çırpıda bitiyor ki hafta sonu; insanın, çalınan şarkının konserin son şarkısı olduğunu öğrendiği andaki gibi "AAAaaaaa!" diyesi geliyor. Bu arada aldığım 2 albümden ilki olan Replikas'ın Zerre'sini (2005/Doublemoon) arabada bir tam tur dinledim, size şu kadarını diyorum: "Ateşte yanan şeytanı def et!"


Gelelim haberlerle ilgili bölüme öncelikle dostumuz Ceren Hanım'ın Annemin Cinayet Listesi haberinden bahsedelim. Kendisi iyi yazan bir insan gerçekten, bazı cümlelerdeki titizlik "maşallah" dedirtici. Bana da pek güzel iltifat etmiş yazısının sonunda, milmersi. Buyurun buradan. İkinci haberimiz de Damla Hanım'ın bir haberi. "Bu papa neden bıraktı katolik dünyasını arkadaş?" diye düşünenlere ortadaki pek çok teoriden üç tane güçlüsünü sunmuş. Halbuki ben rüzgarla birlikte sürekli ağzına giren yakalığı yüzünden dayanamayıp istifa ettiğini düşünenlerdenim. Bir de bugün NTV'de denk gelip "sıra dışı" bulduğum haberler var. Birincisi genelevlerle ilgili bir vatandaşın buyruklarını anlatıyor, ikincisi senelerin efsanesini yalanlıyor, üçüncüsü de cânım İskandinav diyarlarından birinde geçen bir minimalizm baş yapıtı. Bir de şöyle fotoğraflarımız var pek güzel. "Haberlerle Devri Alem" köşemizi de tamamladıktan sonra gelelim müzik satırına. Toz sanırım dinleneceği kadar dinlendi, insanlar ya soundcloud'dan korkuyorlar, ya da bizim şarkıyı beğenmediler tam emin değilim, bir paylaşımsızlık oldu ama hayırlısı, gönüller bir olsun, ahahah. Çok ara vermeden yenisine girişmek lazım. Oldu olacak bir de iyi pazartesiler dileyim tam olsun. Bir de bu aralar bizim yakışıklı Bero'yu daha çok alır oldum yanıma, içinde siyah beyaz vardı yanlış hatırlamıyorsam ama hayırlısı bakalım, az kare kalmış olmalı diye düşünüyorum, bir de Neslin Hanım'ın pazar günü toplantı çıkışı çektiği şu pek sevimli pozu paylaşayım istedim, yamuk kravatım ve ben; hatta yıllar sonra blogger profil resmimi de değiştirsem mi dedirtti. Evet ne demiştik, iyi pazartesiler!

Cuma, Şubat 15, 2013

Bulut


Her şeyden evvel haftalardır hatta aylardır ara ara üzerinde çalıştığımız, kısık ateşte uzunca demlediğimiz Toz'un kaydını dün itibariyle yayınladık. Belki de kısık ateşte uzunca piştiğinden daha bir lezzetli oldu sanki. Uzun yıllardır ses kaydı üzerine pek eğilmemiştik farklı sebeplerden, üzerinde bir miktar çalışıp kaydını aldığımız ilk 2 eser olan Bekledim ve Tanışma bile 4 yaşındalar artık. Üçüncü eser işte böyle dört sene aradan sonra gelince içimize sinsin istedik. Bu şarkının kaydını ve prodüktörlüğünü Yiğit Bey yaptı, şarkı böylelikle bir Rafidel işi olmuş oldu. Kayıtlarda davulu ve trompeti de çalarak şarkıyı yükseltti de aynı zamanda. Canberk Bey ise vaktini ayırıp şarkı için yazdığı güzel partileri kayda geldi bir gün benimle, bir başka gün Nil İpek Hanım'ı tutup götürdüm Yiğit Bey'e. Böyle böyle kanallar oluştu, fikirler belirginleşti ve ortaya hepimizin içine sinen bir Toz bulutu çıktı. Bu bulutun içinde Berat Hanım'ın şiiri de var, Nil İpek Hanım'ın görselleri de, bu şarkıyı sahnede pişiren Umut Bey'in, Nağme Hanım'ın, Emir Efendi'nin katkıları da. Sizi de bu bulutun içine davet edelim, isterseniz dinleyin, isterseniz indirin (kartonet havalı oldu, indirin de bence) şayet yaptığımız işi beğenirseniz de işimizi ve beğeninizi paylaşmaktan çekinmeyin. Beğenmezseniz teke tek görüşelim, polise haber vermeyin. Hahah. Buradan buyrun:




Gelelim diğer konulara, malum 1-2 gündür blog yazmadım hemen piyasalar düşmüş, menkul kıymetler falan her şey birbirine girmiş. Peyote konserinden başlayalım. Yıllar sonra Peyote'de sahne almak baya güzel bir fikirdi benim açımdan, özlemişim. Seslerimize baktık, zaten 10 dakika falan sürdü tek gitar, 2+1 vokal olduğumuz için. Sonrasında Melike Hanım evine uğramak üzere bizden ayrıldı, biz de bir Peyote geleneği olarak Nizam'a gittik Nil İpek Hanım'la, Enis Ağabey de bize katıldı. Sakareller hep zihnimde dolaştı o gece haliyle. Neyse bu sefer dinleyicilerimiz pek önem vermemişler herhalde ilk Peyote konserimize, hem çok alabalık değildik hem de bir kaç konuşma ama benim açımdan konser pek güzeldi yine de. Öncelikle hep söylüyorum ama tekrar söyleyeceğim Nil İpek Hanım'la birlikte söylemek müthiş bir rahatlık ve keyif, arada bir de 3 şarkı Kâmuran Kolçak'ı ağırladık sahnemizde. Sesinin müthişliğinden, üslûbunun ve sahne hakimiyetinin karizmatikliğinden bahsetmiştim alt yazılarda fazlaca. Üç şarkı söyledik, Yas'la başladık, Gül Güzeli'yle devam edip, Kavaklar'la son darbeyi vurduk. Ben çalarken dağıldım, seyircilerden hissi kuvvetli olan bir kaç dostumuz bu saldırıda düştü, kalan sağlarla konsere devam ettik. Sanırım tarihimizin en kısa süreli ve en beste yoğunluklu konseriydi, 1 saat çaldık (13 şarkı) Kâmuran Kolçak'ın söylediği üçlü ve Kimse Bilmez dışındaki 9 şarkı benim ve Nil İpek Hanım'ın bestelerinden oluşuyordu. Sayı olarak başka konserlerde çok daha fazla beste çalsak da orandan kazandık bu sefer. Tüm artı ve eksilerini oranlayınca güzel konserdi vesselam, Nil İpek Hanım'a, Melike Hanım'a nice teşekkür etsek az. Ay sonunda Nil İpek Hanım kanadından gelecek haberler için kulaklarınız açık olsun bu arada ve 27'si gecesini şimdiden boş bırakın derim.


Ayrıca güzel bir haber de annem cephesinden geliyor. Blog'daki bazı yazılarda annemden alıntılar paylaşmıştım hatırlayacaksınız. Büyük baskılarımız ve pazarlıklarımız sonunda kendisini de blog açmaya ikna ettik, zamanla facebook iletilerinin yerini blog bağlantıları alacak diye ümit ediyoruz. Buradan buyurun! Üzerinde daha detaylı bir mesai yapamadık ama çok yakında o işi de halledeceğiz. Şimdilik bir nevi beta versiyon, deneme sürümü gibi düşünün. Ben, annemin Cadde'de "at" gördüğü yazıda baya eğlendim misal, birinci derece tavsiyem yani dikkate alınsın. 

Son olarak şuna denk geldim pek hoşuma gitti, sizler de dinleyin!

Çarşamba, Şubat 13, 2013

Manşet


Dün akşam iş çıkışı koyuldum Taksim yollarına, bizde yapmayı planladığımız provayı planlardaki ufak bir değişiklikten ötürü Cihangir'de yapacaktık. Melike Hanım bana evini açtı sağolsun, gitarını verdi. Notlarımızı aldık, trafiklerimizi belirledik. Düet yaparız demiştik ama ben böyle birileri güzel güzel şarkı söyleyince dinlemekten pek söyleyemiyorum, elimden geldiğince ve dikkatimi topladıkça nakaratlarda eşlik edeceğim yine de. 3 tane şarkı hazırladık. Bir tanesini son iki konserde çalmıştık, bir tanesini bir video için hazırlamıştık ancak o video'yu üzerinden neredeyse 1 yıl geçecek olmasına rağmen çekemedik hâlâ, bir diğeri ise repertuvarımıza dün eklenen ancak yaş itibariyle repertuvarımızın en yaşlısı olan bir Sezen Aksu, Metin Altıok ve Onno Tunç ortaklığı. İsimlerin ağırlığından sessizlik oluştu. Kâmuran Kolçak & Emir Bey kısmı böyle 3 şarkılık yorumlardan müteşekkil bir bölüm anlayacağınız, onun dışında Peyote'ye yakışır şekilde Nil İpek Hanım'ın ve benim bestelerimizi çalacağız, beste ağırlıklı bir repertuvar oluşturduk. Bizden sonra Mezre sahne alacak, umarım azıcık vaktim olur da dinleyebilirim. Akşam 22:00'de orada olun, sizleri oyalamadan sahne alacağız söz, ara vermeden tek vuruşta çalacağız. Facebook ve twitter'da bolca belirttiğim üzere, kalbinden rahatsız olan, tansiyonu olan, gönlü yaralı olan, yanları çürümüş olanlar gardını alıp, haplarını içip gelsinler konsere. Sonra yok yüreğim delindi, yok ciğerim dağlandı demeyin. Bir de akşam gelirken haydi kameramı da getireyim de 2-3 şarkıyı kaydedeyim, yok fotoğraf makinesi ne günler için falan gibi tereddütlere hiç düşmeyin, neyiniz varsa arşivlemeye yönelik kapın gelin, beni de haberdar edin tabi misal Facebook üzerinden.


Ne diyorduk dün prova yaptık diyorduk, o kadar az tanışıyoruz ki aslında bir yandan, provadan sonra Melike Hanım'dan kısaca müzikli hayat hikayesini anlatmasını rica ettim, birer çay içerken. Pek güzel bir yol, az vakitlere sığmış pek güzel işler, sevdiğimiz isimler, kesişen yollar, gelecek planları... Neticede çok güzel böyle enerji dolu, mutlu, hepsinden önemlisi yaptıkları ve yapacakları için hevesli insanlarla denk gelmek, beraber bir şeyler yapmak. Kendisine inancımız -sadece benim değil tanıyan ya da dinleyen herkesin- tam bu konuda, sadece samimi olanların kazanacağına inanan romantikleriz hepimiz ne de olsa, kazanılacak olan her neyse. Bu akşamki konser, yapacağımız ufak tefek ortaklıklar için de vesile olacaktır eminim, güzel insanlar bulunca irtibatı hiç koparmamak lazım malum.

Dün akşam ve bu sabah yaptığım iki tespitle yazımı sonlandırıyorum. Birincisi ne sevimli insanlarız ki apartman kapısını açmadan önce "kim o" diye seslenip "benim" cevabıyla tatmin oluyoruz. Daha naif az şey vardır şu dünyada. İkinci konu ise şu gömleklerin bileğindeki (manşet?) düğmeyle dirseğimiz arasında bir düğme daha oluyor ya kolumuzun ortalarına denk gelen, arkadaş o düğme olmasa her gün 10 dakika fazla uyurum. Bir de şunu paylaşıyorum ve çok net bir mesaj veriyorum: Canavar olmayın, insan olun, insanlara alıştığınız üzere korku ve vahşetle değil sevgi ve saygıyla iletişim kurun çalışın.

Salı, Şubat 12, 2013

Abur Cubur Uzmanı


Ben yazarak rahatlayan bir insanım. Nasıl deşarj oluyorsun şu hayatta deseler sanırım "yazarak oluyorum" derim, çalarak ya da söyleyerek değil! Enteresan ama böyle. Zaten rahat değilsem çalıp, söyleyesim olmuyor ancak gerçekten öfke, huzursuzluk, heyecan gibi şeyler yaşıyorsam genelde içimden gelen ilk şey yazayım da kurtulayım oluyor, konuşmak da işe yarıyor bazen ama yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi artık biliyorum. Neyse kafama takılan büyük bir şeyler vardı 2 gündür, yazdım kurtuldum. Bu konuyu burada kapatıyorum. Önce kendime not yazarak başladım, sonra da ilgililere. Ahaha.


Dün Merve Hanım'la Annemin Cinayet Listesi'nin galasına gittik akşam buluşup. Ebru Hanım ve ne yazık ki ismini unuttuğum bir arkadaşı, Ceren Hanım ve annesi, Canan Hanım, Zeynep Hanım da oyuna gelen ekipteydi, bir ara Yiğit Bey de geldi ama cool bir insan olduğu için ilk yarıdan sonra gitti. Neyse oyunla ilgili önceden yazmıştım zaten de bu sefer Kenter Tiyatrosu'yla ilgili bir kaç kelam edeyim. Belki benim cehaletim ancak İstanbul'a geldiğimden beri Kenter Tiyatrosu'na ilk kez gittim, pek çok sahneye az denilemeyecek bir sayıda gitmeme rağmen. Gerçekten "the tiyatro" budur dedirten bir yıllanmışlık ve havalılığa sahip. Yani küçük bir çocuğa kalem verip haydi bize bir tiyatro çiz deseniz, burayı çizmeye çalışabilir o derece. Neyse Merve Hanım da beğendi sanırım burayı benim gibi, oyuna giderek eşi dostu da görmüş olduk vesileyle, hatta uzun zamandır denk gelmediğimiz insanlarla bile karşılaştık. Sonrasında Taksim'e yürüyelim dedik havanın da güzelliğinden gaza gelip. Siz siz olun Divan Otel'in hizasına gelince yürümek için Gezi Parkı rotasını tercih edin. Biz etmedik yolun karşısından yürüdük, sol tarafımızda koca bir paravan, altımızda daracık çamur ve kaldırım karışımı, sağımızda garibim apartmanlar, kafeler, oteller. Bir ara paravanın ortasındaki bir delikten aşağıyı gördüm de yüreğim ağzıma geldi, yazık gerçekten. "Halka rağmen halk için" söylemini belki de en çok eleştirenlerin yaptığı bu kıyıma yazıklar olsun dedim! Gerçi kendinden olmayanı vatandaş saymayan bir liderimiz ve onun takım arkadaşları var idari kadrolarımızda ama olsun, bizimkisi de fakir umudu. Üzüldük ama biz, en azından insan olduğumuzu hissettik üzülerek bu vahşetin karşısında.


Son olarak çok reklam kokan bir hareket gibi duracak ama eşim, dostum abur cubura olan düşkünlüğümü bilir. Geçen haftaydı sanırım ofisin karşısındaki bakkala girdim ağzım tatlansın diye. Gerçek bir dedeyim evet. Raflarda mavili siyahlı bir Eti Karam Gurme Gofret gördüm. Evvelden görmemiştim ki konu abur cubur olunca dikkatli biri olabilirim. Hızla inceledim, bitter çikolatalı ibaresini görünce düşünmedim bile ikna olmak için. İki tane aldım. Birini o an yedim. "OMG WTF!" derdim Yeni Dünyalı olsam. Derdim tasam kalmadı. Çok iyi hakikaten, tavsiye ediyorum. Tek sıkıntısı ergonomik değil, dikdörtgen prizma değil de kare prizmaya yakın bir tasarımı var, ağza oturmuyor, ısırması zor yani. Ama lezzetine tam puan verdim. Çikolatadan bunalmayanlara şiddetle tavsiye ederim. Eti'den maaş alırcasına yaptığım bu reklamın ardından yazıma insan gibi son vereyim. Hemen selebriti twit'imi de attım, afiyet olsun'umu kaptım.

Hatırlatma: Bu akşam Melike Hanım'la ufak bir provamız var, yarın konserimize bekleriz. Sevgilerle!

Pazartesi, Şubat 11, 2013

Çarşamba Peyote'si


Cuma gecesi pek güzel başladı, buluşmalar, dertleşmeler derken bir bakmışız Tomatito konserine gelmişiz. Diyecek bir şey yok, Tomatio artı bir gitarist daha artı iki solist artı bir perküsyoncu artı bir dansçıdan müteşekkil kadro bizi defalarca tokatladı. Öyle keyifli tokatlar yedik ki onlar vurdukça öbür yanağımızı döndük. Şimdiki hedeflerim bir Paco de Lucia, bir de Vicente Amigo konserine gitmek. Böylelikle tehlikeli gitaristler klasörünü kapatmak. Kendi adıma ve dostlarım adına Korcan Bey'e teşekkür ediyorum, bize bu önemli etkinlikte yer ayırdığı için. Konserin ardından yollarımız kesiştiği için Hazal Hanım ve ahbabıyla atladık aynı taksiye bir diğer maceraya doğru yola çıktık. Kalan maceranın büyükçe bir kısmı çöpe gittiği için buraya yazıp bir tur daha sinirlenmek istemiyorum. Dönüp bakınca Yiğit Bey'le ve oyuncu arkadaşlarla keyifle geçirdiğimiz vakitleri ve kazandığımız yüksek hızlı kayıt deneyimini artı hanemize yazıyorum. Sırf Rafidel'in ne olduğunu öğrenmem açısından bile değerliydi o geçen vakitler. Böylelikle cumayı cumartesiye nasıl bağladığımı anlamadığım gibi cumartesiyi de pazara ne ara bağladım farkına pek varmadım.


Pazar günü uzunca bir aradan sonra İdil Hanım'la buluştuk öğlen kahvesi için, görüşmediğimiz dev süreçte neler yaptığımızı özet geçtik birbirimize, update olduktan sonra Merve Hanım da geldi bize katıldı, biraz daha oturup ayrıldık, Merve Hanım'la hediyeleştik, sonra hediyelerimizi deneştik, akşam kendisini kandırıp bize yemeğe götürdüm, sonra işte can sıkıcı telefon görüşmeleri yaşayarak cuma gecemin ve cumartesi günümün bir kısmını çöpe attığımı fark ettim, hem de benim için iyi olan bir sonuç varken ortada, hatta koşulları ve üretim hızımızı düşününce bir mucize yaratılmışken! Neyse demek din gibi mucizeler de göreceliymiş ve herhangi bir konuda bilgisi olmayan bir insanı o konuda ağzınızla kuş tutarak etkileyemezmişsiniz, şayet patronluk taslayıp, küstahlık yapmıyorsanız. Dediğim gibi daha fazla sinirlenmeye gerek yok, o yüzden bu konuyu burada kapatacağım. Akşama Annemin Cinayet Listesi'nin galası var Kenter Tiyatrosu'nda Merve Hanım'la oraya gideceğiz, bir kaç dostumuz daha gelecek, ilgisini çeken herkesi de misafirim olarak götürebilirim, bana ulaşmanız kâfi. Oyun 20:30'da. Neyse tatsız bir yazı oldu ve tatsız bir hafta başlangıcı oldu, bu tatsızlıkta tabi ki burun tıkanıklığımın da katkısı büyük. Her neyse bu hafta yoğun, bu gün gala, yarın prova, çarşamba konser, perşembeyi bilmiyorum, cuma ev buluşması, cumartesi yemek derken olaylar olaylar! Yine kafayı kaldıracak vakit olmayacak.


Neyse haftanın highlights'ını (hell yeah man!) çarşamba akşamı gerçekleşecek olan Emir Bey konseri ve perşembe günü yayınlarız diye planladığımız Toz'un kaydının paylaşılması oluşturacak benim açımdan. Çarşamba akşamı, sevdiğimizden defalarca bahsettiğimiz seslerden Kâmuran Kolçak'ı sahnemizde konuk edeceğiz, 3-4 şarkı beraber söyleyeceğiz diye planlıyoruz, Nil İpek Hanım'a ve bana fazladan verem points getireceğine inanıyoruz. Ayrıca Emir Bey olarak ilk Peyote konserimiz olacak bu, which is kind of important. Yazımı geçen hafta gördüğüm şu dram dolu haberi paylaşmadan bitirmeyeyim: "Emeğiniz emanetimizdir." Utanır insan şu cümleyi yazarken. Gelin tatsızlıkları unutalım diyor ve şu dağıtan haberle yazımı noktalıyorum.

Cuma, Şubat 08, 2013

Çamırrezist


Ne iyi konserdi geçen akşamki. İlk duyurulmuş (kamuoyu nezdinde meşru ve yasal diyelim) Anadolu konserimiz de böylece gerçekleşmiş oldu. Yoksa evvelden 2 kez Kozyatağı'nda Merve Hanımcığım'ın evinde, bir kez de bizim evde olmak üzere Emir Bey konserleri vermiştik. Bunun dışında geniş Emir Bey şemsiye altındaki dostlarımızın biri ya da bir kaçıyla farklı etkinlikler dahilinde de çok çalıp söylemişliğimiz var bizim yakanın farklı bölgelerinde. Ancak dediğim gibi ilk "duyurulmuş" Emir Bey konseri olarak ayrı bir yeri vardı bu konserin bizde ve bende (Cartel styla). Öncelikle Dunia'ya 79 yıldır gider gelirim, blog arşivinde kanıtları var daha geçen gün yeni daldım arşive, ancak bu kadar sevimli bir konser katının olduğunu bilmiyordum. Ne zaman açıldı onu da kaçırdım, bir kaç zamandır konser etkinliklerini görüyordum, ben de iletişime geçeyim dedim, hepsi bu. Ses sistemi olarak bizim ihtiyaçlarımızı gayet güzel ve temiz bir sesle karşıladı, dip gürültüsü yoktu yahu, daha ne olsun! Masaları, tuğlaları pek güzel, loşluğu ve ufaklığıysa olumsuz yanları -dinleyicilerimizin yalancısıyım- bir de içeride sigara içilmiyor ancak aşağılardan gelen duman insanı üzebiliyor. Dostlarımız bizi Kadıköy'de yalnız bırakmadılar, Kadıköylü olduğumuzu iyice hissettirdiler, nice güzel insan gördüm çok sık görüşemediğim. Sandalyeler masalar dolunca bağdaşlar kuruldu, yerlere oturuldu. Başladık çalmaya! Kadromuz çok güzeldi övünmek gibi olmasın, bir de Emir Yargın Efendi daha aklı başında arkadaşlar edinseydi de çalacağı enstürmanı getirebilseydi yanında, o da çalacaktı bizle ama kısmet değilmiş. Nağme Hanım'ın ve Umut Bey'in muazzam icrâlarını duymayı, dinlemeyi; sahnede dostluklarını hissetmeyi özlemişiz vallahi. İkisi de olanca yoğunluklarının arasında hem provaya, hem konsere vakit ayırdılar, gönüllerimizde bir kere daha taht kurdular. Nil İpek Hanım'la ikili olarak çıkmak da çok güzel, böyle kalabalık çıkmak da, ikisinin de yeri ayrı gerçekten. Bu arada ilk kez bir Emir Bey konserinde elektrik gitarla çıktım, çok zamandır neden bunu yapmadığımıza da topluca şaşırdık, çok daha rahat oluyor, dinleyenler de umarım beğenmişlerdir 70'lerde yaşamaya devam eden gitar tonumu. Ayrıca bu konserin yeni şarkısı Yora'dan Bugün'dü. Tabi ki kendi metronomumuza çektik bu hareketli şarkıyı da, daha melankolik bir hale soktuk, Büşra Hanım'ın önünde Yora çalmak biraz fazla cüretli oldu ama serin kanlı karşıladılar. Sözleri unutma riskime karşı yazmıştım ama kucağıma koyup okuyamadım o ayrı. Bir iki iyelik eki dışında majör bir hata yapmadım sanırım, bir de çok zamandır çalmadıklarımızdan Kuğu çaldık, Onor Bumbum'dan. Amerika'daki çiftimizin konserimize gelen değerli ailesinin onuruna. Neyse benim açımdan çok güzel bir konserdi tamamıyla, güzel dostları gördük, güzel bir yerde çaldık, güzel bir ses çıkarttık. Kalanı dinleyenlerin beğenisi artık, biz kendimize düşeni yaptık keza. Bknz. "ben yaptım olducu zihniyet".


Bu arada belirtme ihtiyacı duydum, grubumuz hakkındaki gelişmeler, kayıtlar, konserler ve fotoğraflar için bu sayfayı takip edebilirsiniz, beğenilmeyecek bir yanımız yok yani bence: Emir Bey.

Derseniz ki bana video gerek; o zaman da bugüne dek çektiğimiz tüm müzikli video'lara ve yayınladığımız albümlere buradan ulaşın: Mavi Büyücüler.



Gelelim diğer "olaylar olaylar"a. Hafta sonu Mehmet Kıvanç Bey'le Kıyı Müzik'te yayınlanan Progressive Saati adlı programın 13. Bölümü'nü kaydettiğimizi duyurmuştum. Çarşamba akşamı konserimizle çakıştığı için yayınlamamış sağolsun kendileri, dün akşam yayınlandı program. Ben canlı dinleyebildim, eve varmıştım o saatte (special thanks to Merve Hanımcık) neyse ki. Canlı dinleyemeyenler için "banttan" dinleme seçeneğimiz de mevcut, buradan buyrun bant için. Bu programı yaparken çok eğlendiğimizi belirtmiştim, şarkıların da ilki hariç hepsini ben seçtim diyebilirim konuk olmanın verdiği şımarıklıkla, eminim ki herkesin beğeneceği en az bir şarkı vardır, güzel bir liste, dinleyin diyorum tekrar. Progressive, progressive olalı, böyle repertuvar görmedi! Mehmet Kıvanç Bey'e de tekrar teşekkür ederiz bu güzel buluşma ve program için.

Bugünden itibaren yine önümüzdeki hafta "ölümüne yoğun haftalar" kategorisine giriyor. Bu gece bir aksilik olmazsa öncelikle Tomatito konserine gideceğiz güzel dostlarla, öncesinde başkaca görüşmeler olabilir, sonrasında da Annemin Cinayet Listesi (SBR) için yaptığım şarkıların kaydıyla ilgilenerek geçireceğiz geceyi gibi duruyor. Pazartesi akşamı Kenter Tiyatrosu'nda galası olacakmış oyunumuzun da, ona hazırlık diyelim. Ayrıca ilk gösterim ve gala farklı şeyler mi, yoksa ben bir şeyleri yanlış mı anladım tam emin değilim. Olsun, zaman her şeyin ilacı, ahah. Pazartesiyi böyle güzel bir işle doldurduk, salı da prova yapsak, çarşamba hoooop ver elini Peyote! Etkinliği henüz oluşturmadım ancak detayları ilk olarak buraya yazayım. 13 Şubat Perşembe akşamı saat tam 22:00'de Emir Bey olarak (Nil İpek ve ben) ilk kez Peyote'de sahne alacağız, kafamızda tilkiler dönüyor, bu tilkileri afişe saklayoruz. Gelin olur mu? Sakareller'le defalarca çaldığım ve pek çok keyifli konser izlediğim bu sahnede Emir Bey olarak çıkmak, Dunia'da çıkmak kadar heyecan verici!

Gelelim bağlantılar bölümümüze, öncelikle şu konuşmayı bir dinleyelim, insana güzel bir heyecan veriyor her dinleyişte. Dinleyip, biraz da düşünelim, baktık hoşumuza gidiyor, şuradan devam ederiz. Sosyal medyanın neresinde denk geldim, kimin sözü tam hatırlamıyorum ama şuna benzer bir şey okudum geçenlerde: "Ben şanslıyım, orta çağda olsak beni yakarlardı, şimdi sadece kitaplarımı yakıyorlar." Bunun akabinde şöyle bir habere denk geldim, ülkemizde daha büyük çaplıları yapılsa da, bu haber bana bayağı "yuh" dedirtti. Bu video da helal olsun dedirtti, işte üretken insanın hali başka oluyor.

Bir de arkadaş hiç bir pantolon firması paçaları çamur olmayan çamırrezist bir model üretmiyor mu, üretsinler parası neyse verelim alalım, şu paçalara bulaşan ve diz kapağının arkasına kadar beneklenen çamurları temizlemek kadar iğrendiğim tek şey onları temizlemeden orada bırakmak! Çok iyi cümle kurdum, bunu siz de not alın lazım olur. Bu arada twitter konusundaki cehaletim geçen gün gün yüzüne çıktı, ben sanıyordum ki retweet ettiğim twit'ler benim sayfamda kendi yayınlandıkları tarihe göre kronolojik görünür, ancak durum öyle değilmiş, benim retweet tarihim baz alınıyormuş, böyle olunca, evelki gün verdiğim konseri dün bir daha verdim, bu gece de vermem gerekecek galiba. Rezil olduk eşe dosta, ele güne. Şimdilik olaylar bu şekilde cereyan ediyor, selametle!

Çarşamba, Şubat 06, 2013

2 + 2 = 4


Dün öğleden sonra departmanca gittiğimiz lansmandan çıkar çıkmaz Karaköy'e doğru bir rota belirledim kafamda. Twitter'da da belirttiğim üzre şu lansmanlar olmasa makarona hasret kalacağız gerçekten. Neyse Taksim'den metro + tünel seyahatiyle en verimli şekilde Karaköy'e varılacağına inandım. Aslında füniküler + tramvay daha bile hızlı olabilirdi, evet bir daha bu rotayı kullanayım, 678 milyon merdivene de gerek kalmaz böylelikle. Neyse beni iskelede bekleyen Nil İpek Hanım'ı ben de Tünel çıkışında bekledim bir süre. Baktık böyle buluşamayacağız bari aynı yerde bekleyelim birbirimizi dedik. İyi demişiz değil mi? Vardık Kadıköy'e, çarşıda bir iki dükkana uğradıktan sonra Merve Hanımcığım'ı da alıp bize doğru yola koyulduk. Güle eğlene yemeğimizi yedik derken önce Nağme Hanım, akabinde de Umut Bey geldiler. Yavaştan çalışmamıza başladık, sonra bir çay molası verip, ısrarla inkâr ettiğim Umut Bey'in doğum gününü kutladık, annem pasta yapmış üzerinize afiyet. Kutlamamızın ardından çalışmamıza devam ettik, çok fazla birikmiş şarkı vardı, keza çalışmanın sonuna doğru herkesin uykusu gelmeye, gözlerimiz gönüllerimiz kaymaya başladı. "Banyoyu sabah mı yapsam, yatmadan mı?" hesapları yapılıyordu dört bir yanımda ki bu istenilen saatte yatamayacak olmanın kanıtıdır. Baya özlemişim bu arada Nağme Hanım ve Umut Bey'le beraber çalmayı. Cefâkar dostlarımız da provanın ardından Umut Bey sponsorluğunda evlerine dağıldılar. Bu akşam saat tam 21:30'da Kadıköy Dunia'da size hoş bir konser sunacağız neticede. Yora severlere de ufak bir sürprizimiz olacak repertuvarımızdaki tek yenilik olarak. Dunia nerede diyenler için; Dunia, Barlar Sokağı'nda (Kadife Sokak) yani Bahariye'ye paralel konumda köşesinde Rexx Sineması'nın olduğu sokakta. Rexx yönünden sokağa girilince Orta Dünya'yı geçiyorsanız yolun sol tarafındaki girişlerden birisi Dunia'nın. Her şeyi affederim ancak bugüne dek "abi yalnız hep karşıda yapıyorsunuz, çok uzak, gelemiyoruz" deyip de buraya da gelmeyen insanı affetmem, kavga çıkartırım.



Evimiz ne zamandır aynı anda bu denli sevilen dostları ağırlamıyordu, onun da mutluluğunu yaşadık bu vesileyle annemle. Merve Hanım, Nil İpek Hanım, Nağme Hanım, Umut Bey... Akşam da normalden biraz daha geç yatınca saati duymayarak annemin uyandırmasıyla uyandım sabah. Normal kalkış saatimden 40 dakika geç bir şekilde. Böylelikle normalde 1 saatte yaptığım şeyleri 20 dakikaya sığdırdım. Bu arada 8 senedir Anadolu'dan Avrupa'ya geçip hâlâ yeni köprüye çıkış rotaları öğrenmek beni heyecanlandırıyor. Of çok heyecanlandım bak aklıma gelince bile, ateş bastı, elim ayağım boşaldı, dilim döndü, beynim turladı. Bu arada şu an bu satırları yazarken bir yandan Penguen'in şu kapağını gördüm, dağıldım.



Son olarak müzikli paragrafımızın konuğu önceden de pek çok benzer paragrafta kendine yer bulmuş olan Melike Hanım ve BÜMK'de gerçekleşen Kâmuran Kolçak ve Gönül Dostları akustik konserinin ilk yayınlanan video'su, Düş Bahçeleri. Nasıl da güzel bir şarkı, ne de güzel bir yorum, umarım serinin devam video'ları da en kısa zamanda gelir. Bu konseri hatırlamışken bir de şu parçayı paylaşmazsak ayıp olur. Kadroya bak dedirten bir şarkı daha, sadece video'nun altındaki ekibi okumanız yeterli. Bugünlük diyeceklerim bunlar, sevgiler.

Salı, Şubat 05, 2013

Whenever There Is You*


Dün -yani alttaki yazıda- o kadar afişten bahsedip afişi koymayı unutmam çok iyi olmuş. O yüzden bugün bir yazı daha yazmam gerekti. Konserin detaylarını alta yeterince yazdım, yetmez diyorsanız buraya buyrun. Bu akşam bahsi geçen konserin provasını yapacağız, şimdiden heyecanlıyım uzunca sayılabilecek bir süre sonra Nağme Hanım ve Umut Bey'le beraber çalışıyor ve çalıyor olmaktan.

Bu arada dün twitter'da tesadüfen denk gelip pek hoşuma giden bir olay oldu. Emek Sahnesi'nin tweet'i üzerine şu habere ulaştım. Haberin, genel olarak keyifli bir şekilde SBR'nin Annemin Cinayet Listesi oyununu anlatması dışında özel olarak hoşuma giden yanı başlıkta ve yazıda benim şarkıma yer vermesiydi: "Altı kez ölmüş bir kedi gibi, ilk kez tedirgin oluyorum, griye varmadan önce, koyu beyaz kalıyorum." Bakalım belki yarın akşam bunu da çalarız hep beraber eğleniriz, geçen 60 m2 konserinde söylemiştik Nil İpek Hanım'la. Bir gün ayrıca Emir Yargın Efendi ve Orçun Bey'le absürd şarkılar konseri yapmak istiyorum ama bakalım ne zaman.



Bir de iki gündür aklıma ara ara gelip gidiyor, unutmadan buraya yazayım, bu şarkıyı* Merve Hanımcığım'a armağan ediyorum, bolca görüşebildiğimiz geçen haftanın anısına. Koop enteresan bir ikili, Koop Island albümünü dinleyen herkes bunu hissetmiştir zaten, en popüler şarkıları olan Koop Island Blues ise eminim bir yerlerde kulağınıza çarpmıştır. Çok güzel değil mi? Tüme varımcı bir sıralama: Koop Island Blues < Koop Island < Koop.

Bu arada sinirlenmesem diyorum da zor, çok zor! Buyrun, beraber sinirlenelim. Bir diğer yandan Damla Hanım'ın şu haberini okudum, futbolla ilişkim çok sınırlıdır, etkilenmemek elde değil, siz de okuyun lütfen. Bir bağlantı daha yapıp üçleyelim, yuvarlak olsun. Böyle arkadaşlarımız da var, takdir etmemek elde değil, dün denk geldim bu sayfaya, sizin de haberiniz olsun, tekne falan gerekirse bir orta yol buluruz. Ayrıca kısa da olsa yazı yazıdır, günde bir yazı hedefini çok da düşürmemek lazım sonuçta.

Pazartesi, Şubat 04, 2013

Yazış


Hafta sonu koşturmacaları tabi ki yine yazmama mani oldu ancak hafta içleri bolca yazdığımdan toplamda hâlâ dengeli bir profil çizdiğimi düşünüyorum. Öncelikle bu haftanın önemli olaylarından bahsedelim. Çarşamba akşamı (6 Şubat) tahminen 21:30'da Kadıköy'de Dunia'da sahne alacağız. Bir süredir Nil İpek Hanım'la ikili çıkıyorduk ancak bu konserde 3 kişiden fazla olacak gibiyiz. Sizler de gelin. Artık besteler, yorumlar allah ne verdiyse hep beraber çalalım, söyleyelim. (Bıyık uzadıkça jargon sakatlanmaya başladı dikkat.) Dunia deyince -önceden paylaşmışımdır ama- aklıma şu güzel video geliyor: Ars Longa'dan Bir Son. Bu arada bu konserin afişini ben çizdim, biliyorum gözleriniz Nil İpek Hanım'ın çizdiği güzel afişlere alışmıştı ancak bu ay yoğun olacağız zaten diye iş yükünü hafifletmeye çalıştım kendilerinin. Yazı ve logo yerleşiminde de Merve Hanımcığım'dan yardım aldım, böylece afişte 5. köşeyi bulma derdim ortadan kalktı. Neyse tekrar ediyorum, buyurun gelin, Kadıköy canımız.

Gelelim hafta sonu etkinliklerimize. Cuma gecesinden başlayalım, iş çıkışı önce Merve Hanımcığım'la bir yemek yedik onların ofis semtinde, çünkü City's'e uğramam lazımdı. Kulaklık kampanyası bulmuştum da üzerinize afiyet Can Bey'in de katkılarıyla. Neyse gönlüme göre bir kulaklığım oldu böylelikle, güvendiğimiz, sayıp sevdiğimiz markalardan Sennheiser. Sadece benim aldığım modellerinde değil pek çok modelinde iyi fiyatları var, benim aldığım model HD-201. Sesi yükseltmiyor ancak ses kalitesi gayet güzel, kulağı da sıcak tutuyor, dışarıdaki hayattan bağlantımı çok da kopartmıyor hem tam aradığım gibi. Aklınızda olsun. Neyse yemeğimizin ardından Kabataş vapuruna yetiştik (Karaköy hariç vapurların bu kadar erken bitmesini senelerdir anlayamıyorum) ve Kadıköy'e geçtik. Evde kulübümüzün YK toplantısı vardı, hazır herkes oradayken etkinlik afişiyle ilgili son ufak tefek düzeltmeleri de yaptım. Etkinliğimizin sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Lösemi konusu toplumca -neyse ki biraz daha- duyarlı olduğumuz bir konu ancak bizim amacımız bu duyarlılığı biraz daha organik, duygusal bir şekilde göstermek. Oradaki çocuklara ve gençlere sadece nakit yardımı yapıp ya da kullanılmayan kitapları, ansiklopedileri bağışlayıp içimizi rahatlatmayı değil; oraya gidip oradan dışarı çıkamayan arkadaşlarımızla birlikte güzel vakit geçirmeyi amaçlıyoruz. İlgisini çekenleri de bekleriz, şu ana kadar olan ziyaretlerimiz gayet keyifli geçti.


Evde işlerimi halleder halletmez çıkıp Taksim dolmuşuna da denk gelerek hızla karşıya geri geçebildim. Levent Bey ve Asena Hanım'ın Avam Kahvesi'nde oturduğuna dair duyumlar almıştım. Korcan Bey, Selen Hanım ve Yiğit Bey'ler de oradaydı. Güzel sohbetler edildi, bolca fotoğraflar çekildi ki bunda Levent Bey'in ve benim fotoğraf heyecanımızın payı büyüktü. Bu arada Yiğit Bey'den Toz ile ilgili güzel haberler geldi, gerçekten heyecanla bekliyorum artık bu kaydın son hale gelmesini ve paylaşılmasını. Hemen akabinde de biraz daha kafa yorduğum kadrosal ve ekipmansal düzenlemeleri ve yeni kayıtları hayata geçirme isteğim mevcut. Sonrasında Yiğit Bey'ler ayrıldı, biz de aynı sokaktaki karmakarışık ama güzel şarkılar çalan kıraathaneye geçtik. Hazal Hanım da bize katıldı, yine çok açmıştık arayı iyi oldu uzun uzun görüşebildiğimiz. Avam Kahvesi'nde Asena Hanım'la başladığımız tavla turnuvamıza burada da devam ettik. Ancak 5'e gelemeden 4'te bırakmak zorunda kaldık oyunu, kısmet. Böyle riskli oynayan insanlar olsun canımı yesinler, vaktiyle Orçun Bey'in de dediği gibi: "Riski severim, viski sevdiğim gibi." Oturduğumuz yerler hep bizden dayanıksız çıkıyor ki bizden evvel kapanıyorlar, biz de kalkıp bir Kiki'ye uğradık. Tabi ki über cuma gecesi kalabalığı vardı, müzikler ve kitle fena değildi ama twit olarak da bahsettiğim üzre çok sıkışık bir ortam mevcuttu.

Cumartesi işten çıkar çıkmaz karşıya geçerek başladım programıma, eve uğrayıp azıcık etrafa çeki düzen verdim ve Merve Hanım'larla buluşmak üzere atladım trene vardım Suadiye'ye. Merve Hanım'lar diyorum çünkü Duygu Hanım misafirliğe gelmişti! Kendisini biraz sahilde biraz Cadde'de yürüttük ve iyice yorduk, arada ufak tefek molalar vermedik değil tabi, sonrasında da bir şeyler yemek üzre Kadıköy'e geçtik, oradan da Moda'ya devam ettik. Gerçekten çılgınca yemek yediğimiz ve çılgınca yürüdüğümüz bir gündü. Güzel vakitler geçirdik, Duygu Hanım'ın maceralarını dinledik, yer yer şaşırdık, yer yer güldük. Hatta kâh güldük, kâh ağladık. Pazar günü ise gündüzden Mehmet Kıvanç Bey bize geldiler. Kendisi Kıyı Müzik isimli radyoda çarşambaları Progressive Saati adlı güzel bir müzik programı yapıyor, ben de yakaladıkça canlı, yakalayamadıkça banttan takip ediyordum. Bir gün beraber de yapalım demiştik, kısmet bu pazaraymış. Ağırlıklı olarak benim seçtiğim şarkıların arasına da gerçekten eğlendiğim bir muhabbet serpiştirdik, bir aksilik olmazsa çarşamba akşamı biz konser telaşındayken yayınlanacak, dinlemenizi tavsiye ederim, tutarsız müzik zevkim hakkında da fikirleriniz olur böylelikle. Hem görüşmüş olduk, hem de keyifli bir şey çıkarttık ortaya diye düşünüyorum. Mehmet Kıvanç Bey'den ayrıldıktan sonra Merve Hanım ve Duygu Hanım'ı ziyarete gittim Cadde'ye. Lezzetsiz ve pahalı bir Zamana Kahvesi oturumunun ardından kısa bir yürüyüş ve D&R gezinimi gerçekleştirdik. Albümler konusunda kendimi tutuyordum ama Birsen Tezer'i görünce az daha tutamayacaktım. 2 gün daha sabret deyip çıktım dışarı. O kadar albüm birikti ki alınacak! Bu arada albümde çalan isimler arasında Derin Bayhan ve Gürol Ağırbaş'ı görmek albümü almadan "vay arkadaş" dedirtti, şimdiden kefil olabilirim bu albüme. İlk albümü Cihan'ı yüzlerce kez çevirip dinlemişimdir hiç sıkılmadan. Bir diğer görünce kendimi tutmamı zorlaştıran albümse Ajda Pekkan'ın Süperstar '83 albümüydü. Neyse bugünden sonraki ilk görüşümde bu albümleri alacağım, evet. Şimdilik sizi şu şarkıyla başbaşa bırakıyorum. Bir de pazar gecesi Nil İpek Hanım ve Ali Bey'le sohbet etmek pek güzel oluyormuş Kadıköy'de Moda'da.


Bir kaç habere değinmeden geçemeyeceğim, geçtiğimiz bir kaç günden:

1- Propaganda bakanlığı 3. Reich'ten bu yana hiç olmadığı kadar heyecanla çalışıyor. Buyrun.
2- Ayrıca basının yalnızca istenileni bastığı zaman el üstünde tutulduğu aşikâr. Buyrun.
3- Bir de kanlar donduran şöyle olaylar var, yukarıdakilerle dirsek temasında. Buyrun.
4- Diyecek bir şey yok, öldü. Buyrun.
5- Biraz da eğlenelim, Castro dedikleri bir garip Saruman çıktı. Buyrun.

Gelelim müzikli kısma. Cuma günü not almışım Gökhan Türkmen diye. Bu adamın bu denli güzel düzenlemelerini, icrâlarını kim yapıyor? Hayır madem böyle işler yapılabiliyor, tutabiliyor; bizi niye leş gibi işlere boğuyorsunuz ey yapımcılar? İnsaf yahu. Şu şarkıyı bir dinleyin, anlayacaksınız neyi kast ettiğimi. Bir de Barış Manço'yu anıyoruz bu hafta, az bilindiğine şaşırdığım için onlarca güzel şarkı arasından bunu paylaşmayı seçiyorum. Ne güzel bir insandı Barış Manço, herhalde en çok da benim gibi o dönemin çocukları için, yok yok sanırım herkes için! Son bir müzikal haber de geçenlerde hani bahsetmiştim Tayfun Polat, Açık Radyo'daki Yerli programında benim de bir bestemi çaldı, çok mutlu oldum diye, işte o programın kaydına artık online olarak ulaşılabiliyor: Burdan buyrun. Geçtiğimiz aylarda nasıl tiyatrodan yana şansım açıksa, bu ay da radyodan yana açık herhalde.

Şu havadaki "akşam yemeklerinde ızgara pişirilen yazlık tesis kokusu ılıklığı" yok mu! İşte bu beni sonsuza dek mutlu edebilir. Tekrar yazışana dek şen ve esen kalın.