Cuma, Eylül 20, 2013

Sakin Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı


Aslında bir Kadıköy yazısı yazacaktım hatta başlamıştım ama devamını getiremedim bir türlü, kafamı toparlayamadım, gönlüm el vermedi, olaylar biraz soğudu derken yazacağım diğer şeyleri de unutmadan buraya iliştireyim dedim. Öncelikle 2 tane yepyeni müzikli video'muz var.

1 - Bir Yora yorumu olan Bugün için buraya tıklayın.
2 - Fikret Kızılok'un Farketmeden'ini yorumladığımız yeni video serimizin ilki DemSessions001 için burayı tıklayın.

Onun dışındaki gelişmelerin de hepsi müzikal bu kez, müzik ve dostlar dışındaki tüm konular canımı sıkıyor keza şu günlerde, bu yüzden gündemle alakalı yuh dedirten paylaşımları ağırlıklı olarak twitter'a saklıyorum. Hafta sonu Ekşi Fest'e gittik çünkü değerli dostumuz Nil İpek Hanım'ın konseri vardı. Nilipek. projesini ilk kez tam bir grup formatında sahnede dinlemiş olduk, etkilenmiş ve beğenmiş olduk, ne de güzel olmuş dedik tüm diğer dinleyenlerle birlikte. Atmosferdeki ormanın içindelik de ayrıca güzeldi. Sanırım yakında bu konserden kayıtlar yayınlarlar ve biz de tekrar dinleyebilir, paylaşabiliriz. Gruptan tanımadıklarımla da tanışıp arkadaş oldum hemen uslu bir çocuk olduğum için.

Ekşifest'ten bir gün sonra Merve Hanım'la Kadıköy'deydik, Eylül'de Gel konserleri vardı, oraya da uğradık, biraz Ceyl'an Ertem, biraz da Grup Yorum dinledik. Grup Yorum kadar kitlesel gücü yüksek ve dinleyici yaş aralığı sınırsız bir grup daha görmedim, biraz çalışmam lazım kendileriyle ilgili. Kendimi nasıl cahil hissettim anlatamam dört bir yanımdaki 5 yaşından 85 yaşına kadar binlerce insanın tek bir ağızdan tüm şarkılara eşlik edişini görünce. Neyse saat sekiz dokuz gibiydi eve döndük biz, akşam tek haber kaynağımız twitter'dan gördük ki konserden çıkan insanlara saldırmış polis, ne diyelim Allah ıslah etsin hepsini. Beyin yok, anlayış yok, emir var, nefret var, farklı olanı algılayamama ve dolayısıyla tahammülsüzlük var, üstüne üstlük ötekileştirme var, teşvik var, sayarak bitiremeyeceğim. Tek isteğim bu canavarların semtime yerleşmemeleri. Bizi sinirlendirmek için ya da hükümet jargonuyla konuşalım bizi provoke etmek için ellerinden geleni yapıyorlar ama unutmayın sinirlenmedikçe, karşı tarafın seviyesine inmedikçe kazanıyoruz ve kazanacağız. Bu ülkenin tüm insanları olarak durup bir düşünürüz umarım bir gün, nasıl oldu da biz şiddeti, gazı, zorbalığı bu kadar içselleştirebildik diye. Bir bebekten katil yaratan zihniyet denmişti vaktiyle, nasıl da haklılar. Bir aileyi daha küstürdüler bu arada sonsuza dek, dalga geçe geçe, ayaklarına kadar çağırıp yüzlerine güle güle ama biz takipçi olacağız onlar yorulsa da, çünkü yorulduğunuz an sonunuz geliyor bu ülkede, bu kadar basit.

Bir diğer müzikli konuya geçiyorum delirmeden hemen önce. Müthiş proje Evden Uzakta'nın yeni bölümleri yayınlandı! 7. bölümün konuğu The Away Days ve 8. bölümün konuğu favorilerimden Şirin Soysal. Tıklayın ve izleyin derim, pek keyifli her zamanki gibi!


Onun dışında bir başka kaliteli kayda doğru yaklaşıyoruz. Toz'dan bu yana olmayan türden, Emre Bey'le tekrar Tanışma'nın üzerine eğildik yıllar sonra, bakalım güncelleyeceğiz yakında bu kaydı ve ikinci düzgün kaydım olarak piyasaya süreceğim. Böylece iki single bir duble etmiş olur sanırım. Kötü şaka can aldı. Orçun Bey buralarda bu ara, hep o yüzden bu kötü şakalar, yoksa yapmam bilirsiniz. Kendinize dikkat edin, dediğim gibi Orçun Bey şehirde.

Salı, Eylül 10, 2013

#UyanBerkinElvan


Esrim Körfez'le beraber bir dua ettik biz dün gece. Daha doğrusu şöyle diyelim, ninnimsi bir melodi bulmuş büyük bir kalp ve onun üzerine çok büyük sözler oturtmuş. Sonra olaylar beni de içine alarak gelişti ve bu şarkıyı beraber söylemiş bulunduk o kalple. Bugün sağda solda belirttiğim gibi, tek umudumuz sen kaldın çocuk. Diğer umutlarımızı vuruyor senin polis amcaların devlet babanın ricasıyla. Ama senin uyanman öyle güzel olacak ki yeni bir sayfa açacağız belki de, beraber uçurtmalar uçuracaksın senin için ağlayan ve dua eden ağabey ve ablalarınla. Hem kim bilir belki bizim elimizden geldiğince, dilimizin döndüğünce ve kendi bildiğimiz yöntemlerle ettiğimiz bu duayı belki bir gün beraber dinleyeceğiz tekrar bu karanlık günleri yâd ederken. Düşünmesi bile ne güzel! Biz bu duayı hazırlamayı tamamladık ve yattık uyumak için dün gece geç bir saatte, bizden daha geç bir saatte bizim gibi uyumayan bir umut daha vuruldu seni vuranlar tarafından. O da şarkıdakiler gibi direnemedi, uyanamadı ve düştü. Sabah, dillerde aydın olan günümüz söndü yine, karardı. Onun adı yoktu şarkıda, daha ölmemişti ki! Keşke hiç kimsenin adı olmasaydı senden başka, keşke olmasaydı böyle bir şarkı hatta! Ama biliyor musun sokakta insanların acıları umuda dönüşüyor ve senin de adın yazıyor her yerde, uyan diye! Umudumuzsun çocuk, çok ufaksın bir de...





Uyan Berkin Elvan,
Uyan güzel uykulardan..
Diren Berkin diren,
Güneş doğar sana!

Uyan Berkin uyan,
Gamze'nle gülümse! [Özge'ye gülümse!]
Son gün değil inan,
Yıllar var önünde..

Uyan Berkin uyan..

Abdullah, Ethem, Mehmet, Medeni
Barikat kurun Cennet'in kapılarına!
Ali İsmail tut elinden getir geri
Gelirse Berkin yanıbaşına!

Gülsüm Abla, Sami Abi
Kuralım hadi kahvaltı sofrasını.
Sıcacık ekmeklerle geliyor Berkin,
Öpecek bugün babasını.

-----
Müzik: Rossini, William Tell Overture [Ranz des Vaches]

Pazartesi, Eylül 09, 2013

Alt Geçit


Yine bir haftada dünya yıkılmış kadar gündemle döndük kucağımızda. Civilization diye bir strateji oyunu vardı bilmiyorum hiç oynadınız mı. Benim bugüne dek en severek oynadığım oyunlardandır bunun ikincisi. Neyse klasik bir strateji oyunu denilebilir: Ülke kuruyorsunuz, zaman ilerliyor, teknoloji ilerliyor, dünya harikaları inşa ediyorsunuz, fetihlere çıkıyorsunuz. Tabi ki yeri geliyor sistem kendi krizlerini çıkartıyor, bu durumda da önemli ve büyük şehirlerinizde protestolar ve isyanlar çıkabiliyor iyi yöneticiler değilseniz. İşte bu durumda o büyük şehirlerin üretimsel anlamda ve psikolojik anlamda desteğini almadan yaptığınız işe devam ederseniz (Yaptığını iş şunlardan biri olabilir: Yüksek vergiler almak, savaşta ısrar etmek, kültür ve bilime yatırım yapmamak...) bir iki tura kalmıyor hükümet devriliyordu. Yönetim türü krallık da olsa demokrasi de olsa bu böyleydi. Şu parantezin içindekilerin tamamı ve parantezin dışındaki protesto ve isyan durumu elimizde mevcut. Bilmem anlatabildim mi? Bunu görememek için kör olmak lazım. 

Ankara muazzam derecede karışık şu günlerde, hem ODTÜ'yü karıştırıyorlar, hem de Tuzlu Çayır taraflarını. ODTÜ'den yol geçirmeyi gurur meselesi bellemiş bir yaratık var çünkü. Yapılan tüm açıklamalara, kanuni süreçlere, mantığa, güvenliğe, doğaya, insanlara karşı tek başına savaşan; şımarık, ahmak bir mahlûk. Tuzlu Çayır tarafındaysa hem buna bağlı hem de bundan bağımsız bir şey protesto ediliyor. Bir mega proje daha, bir camiyi ve cemevini birleştirme projesi. İçeriğini detaylı bilmediğim gibi neden protesto edildiğini de bilmiyorum bu projenin tam olarak. Fazlaca taraflı bilgilere maruz kalıyoruz malum medyamız görevini yapmadığı için. Bildiğim tek şey ise kendisiyle fikren uyuşmayan her protestoda (ki protesto tam da bu demek ne yazık ki) olduğu gibi tüm gücüyle saldırıyor yine devlet kendi hükmüne karşı gelenlere, gazla, plastik mermiyle, kanunsuz bir vahşet ve kendine güvenle! Geçtiğimiz günlerde barış için yapılan protestolara en sert şekilde müdahale edenler bugün de Okmeydanı'nda adalet arayanları şiddetle bastırmaya çalışıyorlar. Binlerce iyi insanın dualarıyla hayata tutunmaya çalışan, polis vahşeti yüzünden komada olan ufacık bir çocuk için adalet arıyor insanlar, insan olanlar, insan kalanlar. İnsan olamayanın bunu anlaması çok zor tabi. Anlamayı geçtim de bununla savaşması hâlâ şaşırtıcı geliyor, yüzleşme korkusu herhalde böyle bir şey, ipliğ çekmeye bir başlarlarsa tüm imajlarının söküleceğini biliyorlar şüphesiz. Düşünen, üreten, adalet ve hukuk isteyen, demokrasiye muhtaç herkesi de sokağa çağırıyorlar böylelikle, kendileri yaratıyorlar Eylül'ü, sonra suçunu dış mihraklara atmak üzere.

"Kim neyi protesto etmek isterse eder." anlayışından ne denli uzak olduğumuzu görmek, bunca vahşetin ve acının üzerine bana çok üzücü geliyor. Bu arada Ahmet Hakan'ın bir yazısını okudum, protesto ve başörtüsü kavramıyla ilgili gerçekten önemli bir kaç noktaya değinmiş. Yazıya öyle net girmiş ki, hiç vaktiniz yoksa ilk üç cümlesini okuyun derim lütfen. Buradan buyurun. Bir diğer dikkat çekici yazı ise, ODTÜ konusunda Ege Dündar'dan geliyor, buradan okuyabilirsiniz. Bu arada zannedilmesin ki başı kapalı kızın üzerine ergence bağıra çağıra yürüyen genci savunuyorum, detaylı izleyemesem de gördüğüm en saçma sahnelerden biriydi ne zamandır.


Bir diğer çılgınca gündemimiz ise olimpiyatlardı. Kaybettik, şükür ki kaybettik, neyse ki kaybettik. Böylelikle yine hiç çekinmeden tüm çirkinliklerini sergiledi muktedirler. Makamlarının da ne kadar vasıfsızca doldurulduğunu görmüş olduk böylece defalarca görmemişiz gibi. Olimpiyat neden istenmez ki diyorsanız ve 10 dakika kadar vaktiniz varsa lütfen şu detaylı yazıyı bir okuyun. Daha az vaktiniz varsa ve "ay öyle ciddi şeyler okuyamayacağım şimdi" derseniz buradan buyurun. İnsanların kafasında oluşan "her şeye muhalefet oluyorlar canım", "bunlara hizmet de etmeyeceksin" tipi cümleler için güzel açıklamalar var. Hoş, şeytanlar zaten şeytanlığı seviyorlar ama bari bu kadar kolay kamuoyu yaratamasalar.

Her fırsatta olduğu gibi geçtiğimiz günlerde açılmasından bu yana 10 gün geçmemesine rağmen on iki milyonuncu kez Dem'e gittim. Ayrıca yazacağım zaten. Güzel yer vesselam, her gidişte güzel dostları görüyor, yeni bir çay deniyorum, alenen tüm randevularımı oraya vermekteyim. Çaya ilgi duyan herkese cenneti vaat ediyorlar resmen. Neyse annemle beraber gidecektik geçtiğimiz Cumartesi, ofisten çıkıp metroyla Taksim'e gittim, dedim Gezi Parkı çıkışından çıkayım etrafı bir kolaçan edeyim. Neyse parktan meydana doğru çıktım. O noktada yüzüm The Marmara'ya dönükken tam sağımda kalan -hani ramazan boyunca resmi iftar sofrası ve sahnesinin kurulduğu yer- uçsuz bucaksız beton alan beni bir kere daha hayret ettirdi. Bir ülkenin en önemli şehrinin en önemli meydanı böyle silme beton mu olacaktı arkadaş? Gerçekten hayret ediyorum her seferinde. Hafta sonu yine her zaman olduğu gibi geceleri parkı kapattılar. Bizi sokağa davet ediyorlar tüm güçleriyle, sokağın ise tüm gücünü görseler eminim dudakları uçuklar. İç ve dış politikada bu kadar rezil bir dönem yaşadı mı bu cumhuriyet evvelden gerçekten bilemiyorum. 

Rezil bir dönem demişken 6 ve 7 Eylül'ü geride bıraktık geçtiğimiz hafta. Gündemimiz güncel rezaletlerle dolu olduğu için, geçmişteki acılardan, ayıplardan bahsedemedik çok. Sanat yardıma koştu yine. Daha doğru düzgün tanıyamadan kaybettiğimiz değerli müzisyen Tanju Duru'nun Duru Zamanlar albümünden geliyor şarkımız: 7 Eylül. Derler ki sözleri yazan ve şarkıyı söyleyen hanımefendinin adı Kıvanç Someren'dir. Merak etmeyin, şu an ise bir başka mahallede başka insanlar linç ediliyor bu ülkede.

Geçtiğimiz vakitlerin birinde Toros Bey ve Nil İpek Hanım'la Kuğunun Şarkısı'nı kaydetmiştik. Aslında video olarak kaydetmiştik bunu ancak "teknik bir aksaklıktan dolayı" sadece ses dosyası olarak yayınlamaya karar verdik. Sözleri yine Levent Bey'in bir şiirinden, müzik bana, zarif icrâlar ise yukarıda da belirttiğim üzere Toros Bey ve Nil İpek Hanım'a ait. Şu aşağıdaki oynat tuşuna basarak, ya da buradan soundcloud sayfasına giderek dinleyebilirsiniz. Piyano sevilmeyecek gibi değil ki!


Son olarak, kasten sona bıraktığım ve öncesinde müzikten bahsettiğim bir konu var. Kerem Bey vardı geçtiğimiz senelerde birlikte 3-4 konser verdiğimiz, çok daha fazla sayıda karşılıklı ve beraber gitar çaldığımız, şarkı söylediğimiz bir ahbap. Benden 10 yaş bile büyük değildi, komik bir adamdı, en son forumların birinde görüşmüş yine müzik yapmıştık beraber, arada Emir Yargın Efendi'yle kulaklarını çınlatırdık. O benim gitarımı çok çaldı, bir kaç kez de ben onunkini. Bu hikaye bir kaç gün önce sona erdi. Kerem Bey öldü. Derler ya sözün bittiği yer diye, işte o yüzden bu son paragraf. Söz, gerçekten burada bitiyor çünkü.

Pazar, Eylül 01, 2013

Resmi Devlet Rengimiz Gri


Yine bir oturuşta yazayım dedim tabi ki olmadı, günlerdir yazdığım paragraflar ve her güne apayrı konularla uyandığımız sınır tanımaz ülke gündemimiz sağolsun. Şu andan başlayacağım. Bildiğiniz üzere Barış İçin El Elele tutuşmak üzere sözleşmiştik bugün bu saatlerde İstanbul ve Türkiye'nin pek çok farklı noktasında. Her zaman olduğu gibi polis olmayan yerler el ele keyifle bu über barışçıl eylemi gerçekleştirirken polis olan yerleri gördükçe hâlâ bir kalbimiz hop ediyor. Misal Beşiktaş, misal Taksim Meydanı. Ne gerek var arkadaş barış için toplanmış insanların karşısına onlarca yüzlerce polis çıkartmaya, gerçekten deli misiniz nesiniz? Barıştan mı korkuyorsunuz? Barış sever insandan mı? Zaten gösteremediğiniz her zeka pırıltısıyla daha da rezil rüsva oluyorsunuz hem kendi kafası çalışan vatandaşınızın hem de nasıl başardığınızı bilemesem de hem özenip hem posta koymaya çalıştığınız "batılı medeniyet"lerin. Neticede siz ne kadar "yazık be" dedirtecek şekilde karşımıza dikilseniz, her ne şekilde bize engel olmaya kalksanız da, bizim içimizdeki barış, kardeşlik, birliktelik ve iradeyi kıramayacaksınız bu saatten sonra. Bu çok açık, net. O yüzden kafanıza göre takılın. Twitter'da falan da insanların her paylaştığını trolleyen kullanıcılar yetişmiş, olgunlaşmış, hepsine maşallah diyor, arama yöntemlerini biraz daha geliştirmelerini rica ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Konuyu çok da değiştirmeden dün yazdığım kısımlara geçiyorum buradan.

Nasıl rahatlıkla savaş planı yapıyorsunuz yahu? Sanki kendiniz gideceksiniz savaşa! Yine tüm medya kanalları istatistiklerle, mukayeseli grafiklerle, Suriye fetih planlarıyla, elimizde belgeler var diye bağıran dünya liderleriyle, belli konulara kanıt getiremeyip kanaat getirenlerle, arka planda ellerini ovuşturup yeniden yapılanma hayali kuran iş adamlarıyla, ailelerin krizlerden geçindiren şeytancıklarla dolu. Zaten tüm yazılı basın bir konuda hemfikir oluyorsa iyice geriliyorum ben, en son Gezi sürecinde de gördüklerimizden sonra. "Basın bülteni gelmiş beyler bakanlıktan, basıyorum aynen!" tadında ortam. Önceden de defalarca gördük ki -yaşı daha büyük olanlar daha çok defa gördüler- uçakla, savaş gemisiyle, yıldırım operasyonuyla, füzeyle demokrasi gelmiyor. Ne geliyor? Petrol geliyor, inşaat geliyor, küresel ekonominin lordları geliyor, baskı el değiştiriyor, yeni bir yönetim geliyor, yüzlerce, binlerce, milyonlarca ölüm geliyor. Bir avuç umudu var zaten insanların o da vuruluyor, sakatlanıyor, tecavüze uğruyor, işkence görüyor, susturuluyor, tehdit ediliyor, özellikle de savaşlarda. Her cümlesinde dine, kitaba, peygambere vurgu yapanlar da yeri geliyor bu vahşetin sorumlularından duacı oluyorlar, yeri geliyor onlarla beraber zulme ortak olmak için yırtınıyorlar, yeri geliyor zulümden, kandan kâr ediyorlar. Bu kadar mı zor savaşa hayır demek? Ne hakla başkalarının hayatına hükmetmeye kalkarsınız? Hem karşınızdaki insanların -yeri gelip dost yeri gelip düşman olan zavallılar- hem kendi gençlerinizin hayatını nasıl riske atarsınız? İktidar bunu sağlar, devletler bunu yapar, işte olay bu kadar basit. Vardır istisnai örnekleri muhakkak ama bizim ülkenin bir istisna olmadığı aşikâr. 5 tane gencini göz göre göre, gözünü kırpmadan öldürebilen ve bununla gurur duyan zihniyet, eminim hiç utanmaksızın üç aşağı beş yukarı şöyle şeyler diyecektir: "Eee tabi bazı kayıplar, önemsiz rakamlarda gerçekleşti ama dünyada lider bir ülke olmak bunu gerektiriyordu." Ne olur aklınızı başınıza toplayıp düşünün, demesi çok daha kolay olanı söyleyin, savaşa hayır deyin, başka ülkelerin taşeronluğunu yapmaya bir dur deyin, yoksa orada en ufak zarar gören her canlı ve cansızdan sorumlu olacaksınız.

Gerçi senelerdir kafamda oluşan teori, hükümetin ülkeyi topyekün bir felakete sürüklemeden -ki onlar da bu konuda ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar- kolay kolay değişemeyeceği yönünde ama bu bildiğimiz anlamda Türkiye Cumhuriyeti'nin de sonu olabilir. Hahaha komik geldi bir anda bu ciddiyeti dağıtmak ama şu "bildiğimiz anlamda" kalıbını neyin önüne koyarsanız koyun havalı bir anlatıma ulaşıyorsunuz. Ben burada müthiş havalı bir etki yaratamadıysam bile, cümlenin havasını olduğundan daha yukarıya taşıdığım inanıyorum.

Bu yukarıdaki 2 paragrafı yazmıştım evvelden, şu an tekrar günümüze dönüyorum. Bu arada ne mi oldu, bizim batılı güçler diye bel bağladıklarımız bir bir savaş konusundaki heveslerini kaybeder oldular. Ya birisi çıkıp kârlılık hesabı yaptı, ya kafalarını karıştıran başka konular çıktı önlerine; neticede ortada yine tüm "gönüllülüğümüzle" biz kaldık mal gibi. Sadece komşularımızın değil, tüm bölgenin ve dünyanın hem nefretini hem de bıyık altından gülüşlerini (kibarca yazdım) kazanarak.

Gelelim başka konulara, geçtiğimiz günlerde yaşanan içler acısı bir diğer hukuka tecavüz konusuna. Davamız Pınar Selek davası. Takip edenleriniz bilecektir böyle bir içler acısı mevzu yok, belediyenin gri inadı neyse devletin de hukuksuzluk inadı bu olsa gerek. Şöyle uzunca ama ibret verici bir süreç yazısı var, hazır hafta sonu -ve madem ki bilgisayar başındasınız demek ki vaktiniz var- okuyun o yüzden. Pınar Selek'in cevabı ise kısa ve net, kendisi hakkında çıkarılan kırmızı bültenle ilgili olarak demiş ki: "Avukatlarım hukuki mücadeleyi veriyorlar. Ben ise, üretmeye devam edeceğim. Az sonra bir toplantıda ‘sosyal hareketlerin repertuarı’ hakkında bir konuşma yapacağım mesela. Ben kendim olmaya devam ediyorum, ‘direniyorum’ bundan başka sözüm yok." Ne çok direniş ve direnen var değil mi ülkede? Yaşamak için, direnmeye mecbur edenler utansın.

Ciğerinizde son bir nefes kaldıysa Zorla Kaybedilenler Veritabanı adlı şu siteye de bir göz atın. Belki o zaman Cumartesi Anneleri'yle bir empati kurarsınız bir gün önlerinden geçip "bu ne be" demek yerine.

Bir başka konu var yine bana çok dokunan konulardan oldu geçtiğimiz günlerde ve üzerinde çokça düşündüm tıpkı diğer yazdıklarım gibi. Aslında farklı bir şey yok ya, aynı grilik, aynı zihniyetler, benzer uygulamalar. Bir de komik bir korku, korkuyla yapılan yanlış hamleler ve bunun sonucunda karşılaşılan daha dev tepkiler. Benim de bünyesindeki dernek statüsündeki bir kulübe üyesi olduğum STK'mızın üst düzey temsilcilerinden birinden gelen mail'in esas paragrafını aynen ekliyorum: "30 Ağustos 2013 tarihi için, Kadıköy Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk koyma talebimiz, 5 Mayıs 2012 tarihli resmi gazetede yayınlanan 2012/3073 karar sayılı yönetmeliğin 3. bölümünün 7. maddesinin B bendi uyarınca uygun görülmemiştir. Bu yönetmeliğin kararları diğer belediyeler için de geçerlidir." Bu nedir biliyor musunuz? Komikliktir, ayıptır, saygısızlıktır, terbiyesizliktir, korkaklıktır, acizliktir. Defacto olarak bozulmaya da mahkumdur haliyle. Bu durum değil de benzer bir durum farklı bir zihniyetçe yasaklansa tüm televizyonlarda ağlayan, kendini parçalayan, darbe hikayeleri anlatan, örselenmiş mağdurlar görecektik muhakkak. Diyeceğim o ki yani, mesela Zafer Bayramı'nı kutlamak değil, bu bayramı ister sahiplenin, ister sahiplenmeyin, bambaşka bir konu için de geçerli bu diyeceklerim, böyle konuları yasal olarak kutlamak için, anmak için, protesto etmek için vatandaş olarak sahip olduğunuz haklar gasp ediliyor sürekli. Bunun farkında olun yeter ki, yarının muktedirleri bambaşka bir konuda bugün rahat olanların benzer haklarını gasp ettikleri zaman ne olacak acaba? İşte bu yüzden yırtınmıyor muyuz zaten konu bazı hakların gasp edilmesiyse hep beraber ses çıkartmamız gerek diye.

Değinmek istediğim bir kaç madde daha var şahsi gündemimden. Ancak bu konulara değinmeden önce bir önceki yazımın altına gelen şu yoruma ve ona verdiğim cevaba yer vereceğim. Bunu bir savunma ya da hayır öyle değil böylesi doğru gibi bir çıkış olarak görmeyin, sadece kendi tarzımı açıklama çabası olarak değerlendirin. Buradan lütfen.


Şahsi gündemdeki ilk konumuz Dem'e dair. Dün öğleden sonra sahiplerinin sosyal medya paylaşımlarıyla resmen yayına girdi Dem Karaköy, yani açıldı! Evvelden de bahsetmişimdir muhakkak, pek güzel pek heyecan verici bir çayevi Dem! Modern kahvehanelerin yükselen semti Karaköy'de, hatta yol tarifi de vereyim "Dem'e nasıl giderim?" diyen dostlar için: Karaköy Katlı Otoparkı'ndan (Altında Namlı ve Güllüoğlu olan bina) Tophane yönüne doğru yürürken -binanın denize doğru olan tarafından- bir iki bina ileride Karaköy Lokantası vardır. Oranın yanındaki sokaktan içeri girince dümdüz yürüyeceksiniz. bir başka sokak yolunuzu kesecek (köşede Mahmut Usta var hatta) siz hiç umursamadan düz devam edin. Devam ettiğiniz sokak az ileride doksan derecelik bir sağa dönüş ile bitecek. Sağa döndükten sonra da 100 metre kadar ilerde (klasik yalan esnaf ölçü birimi) soldaki binanın köşesinde karşınıza çıkacak Dem! Kaldırımındaki masalar, duvarlarındaki yaseminler, pencereler, parmaklıklar ve sevimli tabelaları ile zaten gözünüze çarpmama ihtimali yok o sokakta. Menüsünden, içerisinden, müziklerden ve dostlarımdan ayrı bir yazıda adeta bir mekan gurmesi gibi bahsedeceğim, hatta kendi çektiğim fotoğraflara da yer vereceğim. Diyeceğim o ki şimdilik, çay seven her kim varsa oraya gitsin ve çay severleri yönlendirsin. Gerçekleşen pek güzel bir hayale şahit olun, mutlu olun, umut dolun. Facebook, twitter, instagram.

Geçtiğimiz haftalarda Gülnaz Hanım'la gerçekleştirdiğimiz şarkı seçimi ve Toros Bey ve Nil İpek Hanım ikilisiyle yaptığımız ve henüz yayınlamadığımız bir ev kaydına bu hafta bir tane de Ozan Bey ve Nil İpek Hanımlı kayıt ekledik. Vaktimiz oldukça bunları teker teker yayınlayacağız. Önümüzdeki günlerde de yepyeni müzikli video planlarımız mevcut, yapacağız inşallah yine birbirinden güzel dostlarımızla. İş bu sayfadan gelişmeleri takip edebilirsiniz.

Son olarak haftalık bir düğün ve bir nikah olan etkinlik yoğunluğumuzu bu hafta daha da arttırdık. Cânımız dostumuz ve ilk solistimiz Gözde Hanım'ın düğününe gittik lise dostlarımızla Yalova'ya. Ondan evvel burada Yıldız Parkı'nda bir başka ahbabımızın düğününe gittik, yine dün Merve Hanım'ın bir başka arkadaşının nikahına uğradık falan işte günler böyle geçiyor kısacası azizim. Bir de dün işte nikahtan çıkıp Karaköy yönüne doğru giderken Fındıklı'daki merdivenlerin önünden geçtik. Dünyanın en sevimli olayının yaşandığı ardından en klişe ahmaklığının sergilendiği ve son olarak başka bazı gelişmeler sonucu ilk sevimliliğine uygun olarak restore edilen merdivenlerde pek çok insan vardı ellerinde fırçalarıyla gelen. Ben de karşının taksisi olduğum için geçerken elimi camdan çıkardım ve zafer işareti yaptım bir yandan da kornaya basarken, Merve Hanımcığım da alkışladı, bağırdı, coşkuyla destek oldu; bunun karşılığında tüm merdiven de bize alkış tuttu ve el salladı müthiş güzel bir andı! Anadolu Yakası'ndaki aktif kornayla destek yöntemini böylece karşı yakaya da kendimce taşımış oldum. Grilere bürün(dürül)mediğimiz nice güzel rengarenk günler görmek dileğiyle!

Vaktiniz olunca okuyun dediklerim: