Pazar, Temmuz 26, 2015

Mezarlıklar Vazgeçilmez İnsanlarla Doludur *


Ülke bir tarafta kendi çıkarı dışında zerre çıkar tanımayan bir mafyanın, öbür tarafta da bunun paravanı olup da bir şey yapıyorum sanarak en vizyonsuz insanın bile yapmayacağı bir bölgesel politikayla ülkeyi yok etmeye çalışan bir beceriksizin ellerinde telef oldu gitti. Katillerin ve katilleri öve öve bitiremeyen destekçilerinin, en az onlar kadar kana susamış nefret dolu yalancı medyanın, empati yoksunu "ama'cı" vatandaşların içinde delirmemeyi başarabilenler kaldıysa buyursunlar elime mum diksinler. (Kalmadı.)

Geçtiğimiz günlerde okuduğum ve okunmasın gerektiğini düşündüğüm bazı önemli yazıları, o yazıların bazılarının içinden birer ikişer cümlelik alıntılar yaparak paylaşacağım, hazır hafta sonundayken yeni sekmede açıp açıp okuyun ve biraz düşünün, birlikte düşünelim diye.

Bu yazıların ilki Nazan Üstündağ'ın Tarihten Dersler başlıklı yazısı. Kendisi bizim okulda hocaydı, hâlâ devam ediyor mu şu an ne yapmakta derseniz bir fikrim yok ancak çok anlamlı bir yazı kaleme almış:
Yarını neyle kuracaksınız, kimle? Kim gençler öldükten sonra uzlaşır, nasıl, bu uzlaşmanın zemini zehirli olunca ne kadar dayanır, herkesin hayatına katılmış hayaletler kimin yakasını bırakır? Katliamın üzerine kim çizgi çeker? Nasıl?
Yazının tamamını buradan okumanızı tavsiye ederim.

Bir diğer kritik yazı da Milliyet'ten atılan Kadri Gürsel'in, yayınlanmayan son yazısı. Ülkemizin "yap işlet devret" modeli kadar alıştığı bir diğer model de "yaz eleştir linç et" modeli. Yazının sonunda şöyle bir tespit var:
Suruç katliamına misilleme amaçlı saldırı ve cinayetler yeni bir şiddet dalgasını tetiklerse bundan en çok, ilk erken seçimde HDP’yi baraj altına indirme ve MHP’ye giden oyları da geri alarak yeniden tek başına iktidar olma hayalini kuranların faydalanacağı açıktır.
Suruç katliamını kullanışlı yapan da budur.
Bu yazının tamamına da buradan ulaşabilirsiniz.

Bir diğer paylaşacağım şey ise BirGün'de yayınlanan Doğu Eroğlu imzalı özel haber, daha doğrusu röportaj. Ankaralı bir IŞİD'ci ile yapılan röportajı şuradan bir okursanız belki aklınız biraz daha çıkar.

Bir başka paylaşacağım yazı ise Ahmet Şık imzasıyla Cumhuriyet'te yayınlanan bir özel haber. Kimlerin nereden gelen emirler doğrultusunda kimlerle danışıklı dövüş içinde olduğunu ve bu danışıklı dövüşün ne biçim yetkilere sahip olduğunu görmeniz açısından faydalı bulduğum bir yazı. Şuradan bir bakın.

Gelelim çöp bile demeye dil varmayan medyanın gücünün büyüklüğüne ve bilgi kirliliğinin hepimizde yarattığı sonsuz ikilemde kalma hissine dair bir başka habere.

Bu arada "Acaba bunu bir tek ben mi duyuyorum?" dememe sebep olan sudan kötü kokular ve garip bir tat gelmesi mevzusu (pas tadı ve kokusu) yetkili bazı abilerce de doğrulanmış. Konuya ilişkin Burcu Ünal imzalı Milliyet haberini de şöylece bırakıyorum.

Geldik son haberimize. "Tüm bu olanlar neden oluyor peki?" sorusunun yanıtını gözü gören zihni çalışan herkes üç aşağı beş yukarı biliyor ama bu durumu çok net izah eden Cengiz Çandar imzalı şu Radikal haberini paylaşmadan geçemeyeceğim.
Türkiye, en sonunda uyandı ve "ülkenin bir numaralı güvenlik tehdidi" olan "IŞİD'e karşı aktif mücadele"ye girdi sanılırken, Tayyip Erdoğan - Ahmet Davutoğlu ikilisinin esas niyeti ortaya çıktı: "Çözüm süreci"ne nokta koymak ve Kürtlere karşı, yeni bir seçim hesabıyla, topyekun savaşa girişmek.
Yazının tamamını buyurun buradan okuyun.

Bir başka daha yazı var ki Suruç'a bizzat şahit olan bir kalemden, Eylem Ezgi Şahin'in elinden çıkmış, okurken defalarca benim yüreğim sıkıştı, siz de gücünüz varsa okuyun.
Otobüste yanımda oturan arkadaş bana sarılıp ağlamaya başlayınca ben değilmişim tek kurtulan dedim. Ama sevinemedim. Karşıya geçip bir binanın arasında bir ağlayıp bir susmaya, telefonlara cevap verip iyi olduğumu söylemeye başladım. Biri yanıma gelip su uzattı, "Dik dur dik, yeneceğiz bunları," dedi, "dik dur ki yenelim bunları." Dik durmanın ne demek olduğunu bilmiyorum diye düşündüm. Biri koşarak binaya girip ağlamaya başladı. Ben niye ölmedim diye bağırıyordu. Onu sakinleştirmeye çalıştım, olmadı, başka birileri gelip sakinleştirici versinler diye hastaneye gönderdi. Bir teyze gelip "Ağlama, bak sen hayattasın, iyi ki hayattasın, ağlama kızım." dedi. Daha çok ağladım.
Yazının tamamı Fraksiyon'da.

Gelelim biraz da iç sıkmayan, yürek dağlamayan konulara...

İçinde Deniz'in de (Deniz Koloğlu) emeği olan çok önemli bir eser yayınlandı geçtiğimiz haftalarda (belki de aylarda) ismi Polis Destan Yazdı - Gezi'den Şiddet Tanıklıkları. İletişim Yayınları'ndan çıkan bu eserin önemini şu fotoğraf altı metin özetliyor, edininiz:


Geçen yazıların birinde yanlış hatırlamıyorsam beehy.pe'tan bahsetmiştim. Kısaca hatırlatmak gerekirse dünyanın farklı diyarlarından müzik yazarlarının yerel müzisyenleri tanıttığı ancak bu tanıtıma hak kazanmak için o şarkının o sitede yer alan başka müzik yazarlarınca kabul oyu alması gereken muhteşem adil ve takdire şayan uluslararası bir müzik öneri sitesi. Ben de buraya enteresan bir vesileyle yazar olmuş ve ilk yazımda Cenk Erdoğan'dan bahsetmiştim. İkincisi ise Emir Yargın'a dair bir yazı oldu. Dünya müziklerini oranın insanlarından gelen tavsiyelerle öğrenmek isteyenlere paha biçilemez bir fırsat.

Emir Yargın demişken tam geçen ay bu tarihlerde kendisinin her zamanki gibi yine efsane bir konserine şahit olduk Bronx'ta. Her zamanki gibi dediğime bakmayın, her konseri efsane olsa da Emir, senede bir bilemedin iki konser verir maksimum, daha fazla verince incileri dökülüyormuş. Neyse Emir'den önce sahnede bir diğer hayranı olduğumuz dost Nilipek ve yetenekli ekibi vardı. Önce onlarla mest olduk, sonra Emir'le patladık. Emir'in sahnesini de Ah Dün Gece Ben Ne Yaptım Be adlı parçasında bir kuple gazel okumak için ve bazı başka parçalarda yer yer gitar çalıp, yer yer şarkı söylemek ve şebeklik yapmak için hem bir başıma hem de Nilipek ile paylaştım o gece. Gece halaylı biterken ne yazık ki çok da kalabalık olmayan bu grup olaysız dağıldı. Dönemin anlam ve önemine uygun olarak Yargın'ın konserini Ramazan konseptiyle süsleyişi gözlerden kaçmadı.

Bir diğer çok da yeni olmayan haber ise Pürtelaş 3+1'de ağırlamamız vesilesiyle tanıştığımız güzel insan Çağıl Kaya'nın Ağır Aksak parçasının klibinin yayınlanması. Çok fazla fotoğrafın birleştirilmesiyle ortaya çıkan bu etkileyici klibi izlemenizi tavsiye ederim, şarkı zaten pek güzel! 


Ben de 60 m2'de bir solo konseri daha araya sıkıştırıverdim bu yazmadığım uzun süreçte. O konserden bir anıyı da şuraya iliştirip geçeyim.


İshak Alaton'un hayatını anlatan daha doğrusu kendisiyle yapılan röportajların müteşekkil Mehmet Gündem imzalı Lüzumlu Adam ve Lüzumsuz Adam kitaplarını okuyup bitirdim bu geçtiğimiz süreçte. Pek değerli dostum Barış tavsiye etmişti bu kitapları. Yaşlı insanların tekrar etmeyi seven yönlerini saymazsak gayet keyifli bir kitap, takdir edilesi bir yaşam, ülkenin saçma hikâyeleri... Tek merak ettiğim şey İshak Bey'in bugün, özellikle Gezi ve günümüze kadar onu takip eden süreçte AKP'ye karşı olan düşüncelerinin değişip değişmediği. Kitabın yayın tarihi Gezi öncesine denk geliyor keza. Kitapta da geçtiği gibi: Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur.*

Bu arada her hafta aldığım albümlere dair yorumlarımı yazmak istediğim yeni bir konsepte geçesim var ama ne zaman başlarım henüz kestirebilmiş değilim. Albümler de bayağı birikti hani. Yakında böyle bir şey görürseniz şaşırmayın kısacası.

Bir tesadüf eseri karşılaştığım pek güzel bir site/blog var Çerkes Köyleri adında. Tesadüfen daha sonra internette denk geldiğim Canlar Ülkesi: ABHAZYA adlı projeyi yapan insanlardan biriymiş bu projenin sahibi de az önce öğrendiğime göre. Canlar Ülkesi projesi de çok heyecanlı bir proje ve fonunu toplayıp hazırlığını tamamladı, sonuçlarını da heyecanla bekliyorum. Kısacası güzel işlerin peşinden koşan güzel insanlar var olmaya devam ediyorlar. Neyse ki...

Hah bu arada az daha unutuyordum Avaz Avaz ile aylar yıllar önce gerçekleştirdiğimiz Pürtelaş 3+1 röportajı da geçtiğimiz haftalarda yayınlandı. Büşra çok güzel bir iş çıkarttı her zaman olduğu gibi. Pürtelaş 3+1'i derinlemesine masaya yatırdığımız bu detaylı röportajı buradan okuyabilirsin. 

Siz bu uzun yazıyı (ve hatta içindeki bağlantıların bir kısmını) okumuş değerli insanları şöyle destansı bir Orta Dünya türküsü ile uğurluyorum. Sözlerini Otis Abi'nin yazdığı, bestesini Tolay Günyaşar'ın yaptığı ve benim de tesadüfen çalma şerefine nail olduğum acı dolu bir türkü: Elften Gayrı Yare Varmam...


Sevgilerimle!

Hiç yorum yok: