Pazar, Temmuz 26, 2015

Mezarlıklar Vazgeçilmez İnsanlarla Doludur *


Ülke bir tarafta kendi çıkarı dışında zerre çıkar tanımayan bir mafyanın, öbür tarafta da bunun paravanı olup da bir şey yapıyorum sanarak en vizyonsuz insanın bile yapmayacağı bir bölgesel politikayla ülkeyi yok etmeye çalışan bir beceriksizin ellerinde telef oldu gitti. Katillerin ve katilleri öve öve bitiremeyen destekçilerinin, en az onlar kadar kana susamış nefret dolu yalancı medyanın, empati yoksunu "ama'cı" vatandaşların içinde delirmemeyi başarabilenler kaldıysa buyursunlar elime mum diksinler. (Kalmadı.)

Geçtiğimiz günlerde okuduğum ve okunmasın gerektiğini düşündüğüm bazı önemli yazıları, o yazıların bazılarının içinden birer ikişer cümlelik alıntılar yaparak paylaşacağım, hazır hafta sonundayken yeni sekmede açıp açıp okuyun ve biraz düşünün, birlikte düşünelim diye.

Bu yazıların ilki Nazan Üstündağ'ın Tarihten Dersler başlıklı yazısı. Kendisi bizim okulda hocaydı, hâlâ devam ediyor mu şu an ne yapmakta derseniz bir fikrim yok ancak çok anlamlı bir yazı kaleme almış:
Yarını neyle kuracaksınız, kimle? Kim gençler öldükten sonra uzlaşır, nasıl, bu uzlaşmanın zemini zehirli olunca ne kadar dayanır, herkesin hayatına katılmış hayaletler kimin yakasını bırakır? Katliamın üzerine kim çizgi çeker? Nasıl?
Yazının tamamını buradan okumanızı tavsiye ederim.

Bir diğer kritik yazı da Milliyet'ten atılan Kadri Gürsel'in, yayınlanmayan son yazısı. Ülkemizin "yap işlet devret" modeli kadar alıştığı bir diğer model de "yaz eleştir linç et" modeli. Yazının sonunda şöyle bir tespit var:
Suruç katliamına misilleme amaçlı saldırı ve cinayetler yeni bir şiddet dalgasını tetiklerse bundan en çok, ilk erken seçimde HDP’yi baraj altına indirme ve MHP’ye giden oyları da geri alarak yeniden tek başına iktidar olma hayalini kuranların faydalanacağı açıktır.
Suruç katliamını kullanışlı yapan da budur.
Bu yazının tamamına da buradan ulaşabilirsiniz.

Bir diğer paylaşacağım şey ise BirGün'de yayınlanan Doğu Eroğlu imzalı özel haber, daha doğrusu röportaj. Ankaralı bir IŞİD'ci ile yapılan röportajı şuradan bir okursanız belki aklınız biraz daha çıkar.

Bir başka paylaşacağım yazı ise Ahmet Şık imzasıyla Cumhuriyet'te yayınlanan bir özel haber. Kimlerin nereden gelen emirler doğrultusunda kimlerle danışıklı dövüş içinde olduğunu ve bu danışıklı dövüşün ne biçim yetkilere sahip olduğunu görmeniz açısından faydalı bulduğum bir yazı. Şuradan bir bakın.

Gelelim çöp bile demeye dil varmayan medyanın gücünün büyüklüğüne ve bilgi kirliliğinin hepimizde yarattığı sonsuz ikilemde kalma hissine dair bir başka habere.

Bu arada "Acaba bunu bir tek ben mi duyuyorum?" dememe sebep olan sudan kötü kokular ve garip bir tat gelmesi mevzusu (pas tadı ve kokusu) yetkili bazı abilerce de doğrulanmış. Konuya ilişkin Burcu Ünal imzalı Milliyet haberini de şöylece bırakıyorum.

Geldik son haberimize. "Tüm bu olanlar neden oluyor peki?" sorusunun yanıtını gözü gören zihni çalışan herkes üç aşağı beş yukarı biliyor ama bu durumu çok net izah eden Cengiz Çandar imzalı şu Radikal haberini paylaşmadan geçemeyeceğim.
Türkiye, en sonunda uyandı ve "ülkenin bir numaralı güvenlik tehdidi" olan "IŞİD'e karşı aktif mücadele"ye girdi sanılırken, Tayyip Erdoğan - Ahmet Davutoğlu ikilisinin esas niyeti ortaya çıktı: "Çözüm süreci"ne nokta koymak ve Kürtlere karşı, yeni bir seçim hesabıyla, topyekun savaşa girişmek.
Yazının tamamını buyurun buradan okuyun.

Bir başka daha yazı var ki Suruç'a bizzat şahit olan bir kalemden, Eylem Ezgi Şahin'in elinden çıkmış, okurken defalarca benim yüreğim sıkıştı, siz de gücünüz varsa okuyun.
Otobüste yanımda oturan arkadaş bana sarılıp ağlamaya başlayınca ben değilmişim tek kurtulan dedim. Ama sevinemedim. Karşıya geçip bir binanın arasında bir ağlayıp bir susmaya, telefonlara cevap verip iyi olduğumu söylemeye başladım. Biri yanıma gelip su uzattı, "Dik dur dik, yeneceğiz bunları," dedi, "dik dur ki yenelim bunları." Dik durmanın ne demek olduğunu bilmiyorum diye düşündüm. Biri koşarak binaya girip ağlamaya başladı. Ben niye ölmedim diye bağırıyordu. Onu sakinleştirmeye çalıştım, olmadı, başka birileri gelip sakinleştirici versinler diye hastaneye gönderdi. Bir teyze gelip "Ağlama, bak sen hayattasın, iyi ki hayattasın, ağlama kızım." dedi. Daha çok ağladım.
Yazının tamamı Fraksiyon'da.

Gelelim biraz da iç sıkmayan, yürek dağlamayan konulara...

İçinde Deniz'in de (Deniz Koloğlu) emeği olan çok önemli bir eser yayınlandı geçtiğimiz haftalarda (belki de aylarda) ismi Polis Destan Yazdı - Gezi'den Şiddet Tanıklıkları. İletişim Yayınları'ndan çıkan bu eserin önemini şu fotoğraf altı metin özetliyor, edininiz:


Geçen yazıların birinde yanlış hatırlamıyorsam beehy.pe'tan bahsetmiştim. Kısaca hatırlatmak gerekirse dünyanın farklı diyarlarından müzik yazarlarının yerel müzisyenleri tanıttığı ancak bu tanıtıma hak kazanmak için o şarkının o sitede yer alan başka müzik yazarlarınca kabul oyu alması gereken muhteşem adil ve takdire şayan uluslararası bir müzik öneri sitesi. Ben de buraya enteresan bir vesileyle yazar olmuş ve ilk yazımda Cenk Erdoğan'dan bahsetmiştim. İkincisi ise Emir Yargın'a dair bir yazı oldu. Dünya müziklerini oranın insanlarından gelen tavsiyelerle öğrenmek isteyenlere paha biçilemez bir fırsat.

Emir Yargın demişken tam geçen ay bu tarihlerde kendisinin her zamanki gibi yine efsane bir konserine şahit olduk Bronx'ta. Her zamanki gibi dediğime bakmayın, her konseri efsane olsa da Emir, senede bir bilemedin iki konser verir maksimum, daha fazla verince incileri dökülüyormuş. Neyse Emir'den önce sahnede bir diğer hayranı olduğumuz dost Nilipek ve yetenekli ekibi vardı. Önce onlarla mest olduk, sonra Emir'le patladık. Emir'in sahnesini de Ah Dün Gece Ben Ne Yaptım Be adlı parçasında bir kuple gazel okumak için ve bazı başka parçalarda yer yer gitar çalıp, yer yer şarkı söylemek ve şebeklik yapmak için hem bir başıma hem de Nilipek ile paylaştım o gece. Gece halaylı biterken ne yazık ki çok da kalabalık olmayan bu grup olaysız dağıldı. Dönemin anlam ve önemine uygun olarak Yargın'ın konserini Ramazan konseptiyle süsleyişi gözlerden kaçmadı.

Bir diğer çok da yeni olmayan haber ise Pürtelaş 3+1'de ağırlamamız vesilesiyle tanıştığımız güzel insan Çağıl Kaya'nın Ağır Aksak parçasının klibinin yayınlanması. Çok fazla fotoğrafın birleştirilmesiyle ortaya çıkan bu etkileyici klibi izlemenizi tavsiye ederim, şarkı zaten pek güzel! 


Ben de 60 m2'de bir solo konseri daha araya sıkıştırıverdim bu yazmadığım uzun süreçte. O konserden bir anıyı da şuraya iliştirip geçeyim.


İshak Alaton'un hayatını anlatan daha doğrusu kendisiyle yapılan röportajların müteşekkil Mehmet Gündem imzalı Lüzumlu Adam ve Lüzumsuz Adam kitaplarını okuyup bitirdim bu geçtiğimiz süreçte. Pek değerli dostum Barış tavsiye etmişti bu kitapları. Yaşlı insanların tekrar etmeyi seven yönlerini saymazsak gayet keyifli bir kitap, takdir edilesi bir yaşam, ülkenin saçma hikâyeleri... Tek merak ettiğim şey İshak Bey'in bugün, özellikle Gezi ve günümüze kadar onu takip eden süreçte AKP'ye karşı olan düşüncelerinin değişip değişmediği. Kitabın yayın tarihi Gezi öncesine denk geliyor keza. Kitapta da geçtiği gibi: Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur.*

Bu arada her hafta aldığım albümlere dair yorumlarımı yazmak istediğim yeni bir konsepte geçesim var ama ne zaman başlarım henüz kestirebilmiş değilim. Albümler de bayağı birikti hani. Yakında böyle bir şey görürseniz şaşırmayın kısacası.

Bir tesadüf eseri karşılaştığım pek güzel bir site/blog var Çerkes Köyleri adında. Tesadüfen daha sonra internette denk geldiğim Canlar Ülkesi: ABHAZYA adlı projeyi yapan insanlardan biriymiş bu projenin sahibi de az önce öğrendiğime göre. Canlar Ülkesi projesi de çok heyecanlı bir proje ve fonunu toplayıp hazırlığını tamamladı, sonuçlarını da heyecanla bekliyorum. Kısacası güzel işlerin peşinden koşan güzel insanlar var olmaya devam ediyorlar. Neyse ki...

Hah bu arada az daha unutuyordum Avaz Avaz ile aylar yıllar önce gerçekleştirdiğimiz Pürtelaş 3+1 röportajı da geçtiğimiz haftalarda yayınlandı. Büşra çok güzel bir iş çıkarttı her zaman olduğu gibi. Pürtelaş 3+1'i derinlemesine masaya yatırdığımız bu detaylı röportajı buradan okuyabilirsin. 

Siz bu uzun yazıyı (ve hatta içindeki bağlantıların bir kısmını) okumuş değerli insanları şöyle destansı bir Orta Dünya türküsü ile uğurluyorum. Sözlerini Otis Abi'nin yazdığı, bestesini Tolay Günyaşar'ın yaptığı ve benim de tesadüfen çalma şerefine nail olduğum acı dolu bir türkü: Elften Gayrı Yare Varmam...


Sevgilerimle!

Salı, Temmuz 21, 2015

Altın Bir Madalyon Gibi Taşınmalı Vicdan *


Urfa Suruç'ta olan olaydan herkes eşit derecede haberdar mı emin değilim. Keza kimse bu vahşetin nasıl olduğunu ve kurbanlarının kim olduğunu bile bile canavar gibi konuşamaz diye düşünüyorum. Ancak bitmek bilmez bir şekilde canavarca, aptalca, aşağılıkça konuşan, yazan, uyduran birileri var. Ben de bu sebeple olan olayları bir kere daha hızlıca ve çok kısaca özetleyeyim istedim, belki mal mal konuşan bir vahşiye "haaaa" dedirtebilirim diye.

Türkiye'nin farklı şehirlerinden bir grup genç Kobani'nin yeniden inşasına katkı sağlamak amacıyla topladıkları oyuncakları ve ihtiyaç malzemelerini bölgeye taşımak üzere Suruç'ta buluştu. SGDF (yani Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) mensubu bu gençler Suruç'tan Kobani'ye doğru yola çıkmadan hemen önce yaptıkları basın açıklaması esnasında aralarına sızan bir IŞİD militanının kendini patlatmasıyla telef oldular. 30'dan fazlası öldü, bu sayının 3-4 misli kadarı da yaralandı. Şimdi basit bir dille anlatmak gerekirse bu gençler silahlı bir örgüt değil, isminden de gayet net anlaşılacağı gibi bir fikir derneğine üyeler, yapmaya niyetlendikleri yardım ise bizim devletin göz göre göre yaptığı gibi silah yardımı değil onlarca fotoğrafının paylaşıldığı üzere oyuncak yardımı, seçtikleri yer ise Türkiye sınırında, IŞİD barbarlarına karşı pek sevgili komşusu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm aleni kötülük ve kösteklerine karşı direnmeyi başarmış bir Kürt şehri. Yardımın yapıldığı zaman ise sıcak çatışmaların sürdüğü ve gerginliğin yüksek olduğu bir zaman değil aksine suların biraz daha -en azından o bölge için- durulduğu ve bölgenin yeniden inşasına başlandığı bir dönem. Her şey bu kadar açık ve net kusura bakmayın ama kurunun yanında yaş da yanar mantığıyla tüm okuyucularımı Bilal seviyesindeymiş gibi kabul ederek durumu tekrar anlatmaya çalıştım.

Peki her şey bu kadar netken pislikten, yalandan başka bir halt üretmeyen o ağızlarınız ve beyinleriniz (varsa tabii) neden hâlâ bu çocuklara "töröröst" der ya da nasıl kalkıp da "iyi oldu, oraya giderlerse olacağı buydu" şeklinde açıklamalar yapar. Bunlar gibi daha milyon tane cümle duydu bu garip kulaklar ama en çok duyduklarım bu ikisi olduğu için bunları yazdım buraya. Terörist denilecek birileri varsa buyurun IŞİD'in kana susamış psikopatları tüm silahları, bombaları, palalarıyla içimizde yaşıyor, bence bu ülkede şu an için başka terörist aramaya da ihtiyaç yok keza IŞİD pek çok ülkenin terörist kotasını dolduracak kadar çok militanını Türkiye'ye rahat rahat sokup istediği zaman çıkartıyor. Gelelim ikinci sık duyulan cümleye, hani "oraya giderlerse olacağı buydu" cümlesi. Ulan senin burada trafik ışığında, metrobüs durağında, restoran önünde görüp de köpek muamelesi yaptığın o çocukların da bir evi var ve "o evleri savaş yıksa da onlar da mutluluğa muhtaç" diyerek yola çıkan bu gençler mi daha cesur daha doğru  ya da daha iyiler yoksa yalandan kurgulanmış 2-3 hayır işi yapıp gönlünü ferahlatan sen mi? Oraya gidebilselerdi şayet yanlarında götürecekleri şey oyuncaklardan çok daha fazlaydı. Mutluluktu, umuttu, barış hayaliydi, güzel bir geleceğin inşasının başlangıcıydı...

Kısacası diyeceğim o ki böyle hassas konularda aptal aptal konuşmayın, ölümleri kıyaslamayın, ortada tabak gibi açık tablolar varken kıçınızdan senaryolar uydurmayın, içinizdeki elit zarar görür diye doğruların arkasında durmaktan, toplumun batasıca hassasiyetler yüzünden gerçekleri söylemekten korkmayın. Baktınız yine de böyle şeyleri yapmaya meylediyorsunuz, şu çocukların yüzlerine bir bakın, hâlâ devam ediyorsanız Allah belanızı versin zaten. "Bela okuma kendine döner" dediğinizi duyuyorum, bizim zaten Allah her gün belamızı veriyor bu tip insanlarla, bu tip yöneticilerle, bu tip vahşetlerle...

Bu arada bir şey dikkatimi çekiyor, dikkatimi çekme sebebi de benim bu konudaki fikirlerimin toplumun genelinden farklı olması sanırım. Mevzu şu: Ne zaman acı bir olay yaşansa ilk iptal edilen şeyler konserler oluyor. Arkadaş bir düşünün müzikten daha büyük bir onarıcı var mıdır şu hayatta ve bir de şunu düşünün, onca leş politikacının, sözde uzmanın, ağzı torba olup büzülesice mahlukatın serbestçe fikirlerini kustuğu bir ortamda belki de en muhtaç olduğumuz şey olan empati yeteneğine sahip sanatçıların ses çıkartabildikleri tek yer olan sahnelerini ellerinden almak sizce iyi bir şey mi? Bence değil. Bırakın böyle vahşetlerin açtığı yaraları ağzından kan saçan yaratıklar değil sanat ve müzik iyileştirsin.

Üç tane şarkı önerim olacak size:

İlki Peyk'in Yürüyor Sokak (Sobe II) adlı parçası, ikincisi Adamlar'ın "Utan, utan, utanmayan insan olur mu lan? Altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan!" dediği Utanmazsan Unutmam * adlı parçaları. Üçüncüsü de on yıllardır yaşadıklarımıza sessiz sitemsiz şahitliğimizi anlatan, içinde Zülfü Livaneli, Yağmur Atsız ve Tülay German'ın parmağı olan bir eserin benim tarafımdan geçtiğimiz konserlerden birinde yorumlanışı: Günlerimiz.

#SuruçtaKatliamVar #Suruç

Pazar, Temmuz 19, 2015

Dilekler: İyi Bayramlar ve Daha Çok Yazılar


Eski dost Onor Bumbum'un "Aynı Yollar" diye bir şarkısı vardı. Şu şekilde giriyordu bu şarkının sözleri:

not kağıtlarını yaza yaza
bağlantılar kura kura

Kısaca hayatımı özetleyen bir girizgâh bu. Şu ana kadar olan ömrümün çok büyük kısmı notlar alarak ve onları tamamlayıp üstlerini çizerek geçti açıkçası.

Öncelikle burayı okuyan insanlardan özür dileyerek başlamak istiyorum yazıma. Blog yazmaya başladığımdan bu yana -ki bu cümleyi hiç hafife almayın 10 seneden uzun bir zamandan bahsediyorum- ilk kez 2 yazı arasındaki zamanı bu kadar açtım ve hatta bir ayı arada komple yazısız geçirdim.

Bunun sebeplerini saysam buradan köye yol olur lakin özetle "Yoğundum!" diyebilirim. Bir grup eş dost da durur mu yapıştırır cevabı "Peki sen ne zaman yoğun değildin ki?" diye. Ben de samimi bir şekilde eklerim "Vallahi bu sefer aşırı bir yoğunluk oldu." diye.

Peki bu geçen yaklaşık 2 aylık süreçte benim hayatımda ve benim hayatımı etkileyen dış dünyada neler oldu sorusuna gelirsek, ki bu soru da dünya için küçük ama benim için büyük bir soru, bu yazının konusuna da gelmiş bulunuruz.

Öncelikle gerçekleşen güzelliklerden biri Elif Çağlar'ın ikinci albümünü yayınlaması oldu. Misfit adındaki bu albüm için hatırlarsanız bir kampanya yapmıştı Elif Çağlar, istediği paranın tamamını toplayamadı ama yine hayallerinin sanırım büyükçe bir kısmını gerçekleştirecek bir bütçesi oldu ve bunun sonucunu artık yeni albüm dinlenebilir bir şekilde her tarafta mevcut. Online olarak dinlemek isteyenleri şuraya alalım:


Bu arada 1 Temmuz itibariyle yeni dönem başladı ve bir kaç ay evvel gerçekleştirdiğimiz genel kurul sonucu seçildiğim başkanlık görevime de fiilen başlamış oldum. Aslında resmi dönem Temmuz'da başlasa da bizim devir teslim törenimiz Haziran ayı toplantısında gerçekleşti. Çok güzel ve kalabalık bir toplantıydı. Dilerim benim dönemimde de Beykoz Leo Kulübü bugüne dek her dönem olduğu gibi daha başarılı, daha güçlü, daha mutlu bir kulüp olma yolunda ilerler. Ben de ikinci aileme bir dönem liderlik etmenin gururunu yaşayacağım inşallah. Mutluluğu gururu bir yana bırakırsak bayağı zorlu ve yoğun bir süreç beni bekliyor hatta Haziran'dan bu yana yoğunluk başladı, Allah utandırmasın diyelim artık. Leo nedir, Beykoz Leo Kulübü ne iş yapar konulu yazılar da yazmayı planlıyorum bu dönem ara ara.

Dün gece bir diğer ailem, kıymetlimiz Beykoz Leo Kulübü'nün başkanlığını muhteşem bir başkandan anlamlı bir törenle devraldım. Dilerim kulübüme layık ve kendimiz dışında birilerine faydalı olabileceğimiz bir dönem yaşar, zamanı gelince benden daha başarılı olacak bir dostuma bu görevi teslim edebilirim. Dün yanımda olup bu geceye şahitlik eden aileme, cânım kulübüme, bugüne dek yolumuzun bir şekilde kesiştiği tüm Leo dostlarıma ve "Lions Ailem" kavramının içini dolduran tüm Lion büyüklerime sonsuz teşekkürler. Güzel anlar o anı paylaşan kişilerce unutulmaz kılınır. Var olun! Allah utandırmasın diyerek hep birlikte çıktığımız bu yolda dilerim sevgimiz, saygımız ve hizmetlerimiz daima pekişir! #BeykozLeo #BeykozLeoKulübü ❤
A photo posted by Emir Aksoy (@aksoyemir) on

Bu arada fırsat buldukça İstanbul'ın dışına mini kaçamaklar yapmaya da gayret ediyoruz ki bu yaz yaptığımız ilk kaçamakta Merve ve bana pek değerli dostlarımız Aslı ve Umut eşlik etti, daha doğrusu biz onların planlarına dahil olduk. Ölüdeniz'i hep birlikte keşfe çıktık. Bu süreçte Kaputaş'tan Dalaman'a kadar olan bir hatta hem denizsel hem de lezzetsel keşifler yaptık. Yolu düşenler Ölüdeniz'e muhakkak gitsinler çok güzel bir deniz, koyun girişini kapatan bir kara parçasından mütevellit gerçekten de dalgalanma/bozulma ihtimali yok. Tekne turuna çıkarsanız çevre koyları da göreceksiniz tüm bölge deniz olarak pek güzel, Kabak olsun Kelebekler olsun işte hepsi bu civarlarda. Bu arada Kaputaş'a gittiğimiz gün resmen fırtınalı bir hava vardı ve biz Antalyalı ağırlıklı korkusuz bir grup olduğumuz için tabii ki dalgalara atladık ama cankurtaranlar sürekli tetikteydi. Dalgalarla boğuşup oynaşmanın keyfi yine de düz denizde yüzmekten çok daha fazla benim için.

A photo posted by Emir Aksoy (@aksoyemir) on

Lezzetsel keşiflerimize gelirsek bahsedeceğim mekanların ikisi de Fethiye'nin merkezinde. Biri Hilmi ki kendisi bir balıkçı ancak biz iki kez gitmemize rağmen sanıyorum hiç balık yemedik, sadece mezelere abandık, efsaneler çünkü! İki kez gitmemizin sebebi de Hilmi'nin şehirde iki ayrı dükkanı olması. Biri Balıkçılar Hali denilen ve ortada taze deniz ürünleri satılan ve etrafı restoranlarla çevrili bir avluda yer alıyor, enteresan bir yer, balığını seçiyorsun, hangi restorana oturduysan onlar pişiriyor falan. Diğer mekan ise efsane manzaralı deniz kıyısı bir yer, lezzetleri aynı, hizmetleri şahane. Deniz kıyısı demişken oradan Mancero'ya geçeyim. Burası daha et ağırlıklı bir yer, aynı kalite burada da var hem tasarımda, hem menüde, hem lezzette, hem hizmette. Zaten Hilmi'nin deniz kıyısındaki dükkanı ile Mancero komşu. Sonradan tatlı dilli garsonlardan öğrendik ki bu iki güzel işletmenin sahipleri ortakmış. Neyse giderseniz birine değil muhakkak ikisine de uğrayın. Bir de Camialtı Dondurmacısı var ki aklımızı çıkarttı, her gece gidip ikişer tur uzun uzun sırada bekledik, pişman değiliz. 

Konudan konuya atlamak gibi olmasın ama bir başka değinmek istediğim gelişme ise Karga'nın yeni derlemesinin yayınlanması! "Kompile Karga 5: Canlı" adındaki derleme isminden de anlayabileceğiniz üzere Karga sahnesinde gerçekleşmiş birbirinden güzel konserlerden derlenmiş farklı performanslardan oluşuyor. İçindeki tanıdık isimler bile heyecanlanmaya sebep: Bknz. Şirin Soysal, Hediye Güven, Nilipek, Hay Bin Kunduz, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Sattas...


Daha yazacak milyar tane başlığım var bu geçtiğimiz iki ay içinde olan, ancak sanıyorum bunların hepsini yazacak vakit 3-4 güne tekabül ediyor. Ben de bu sebeple bu yazıyı burada kesiyor, önümüzdeki günlerde daha sık yazılar yazarak, bu yazıda değinmediğim konuları gelecek yazıların içine eritirim diye ümit ediyorum.

A photo posted by Emir Aksoy (@aksoyemir) on

Herkese iyi bayramlar! Söz daha sık yazacağım!