Perşembe, Aralık 22, 2016

İç Dökümü



Giriş:


Şimdi bu yazı eminim çevremdeki pek çok insana sitemkâr gelecektir (ki öyle algılanmasında hiçbir beis görmediğimi de en baştan açıkça ifade edeyim) veya bu yazdıklarım üzerinden arkadaşlarım belli başlı çıkarımlar yapacak ve adam işsizlikten, sıkıntıdan depresyona girdi sağa sola sardı diyeceklerdir (bu tahmini de işsizlikten doğan vaktini düşünüp değerlendirmeye ayırdı diye düzelteyim) ancak hepsinin üzerinde, şu an başlamakta olduğum yazının içeriğini çok uzun yıllardır belki 10 yıldan fazla zamandır biriktiriyorum, deneyimliyorum ve anlamamaya devam ediyorum. İşte bu anlamayış da beni bu konuyu tartışmaya açmaya ve tespitlerimi paylaşmaya itiyor. Belki şu kısa ömrümde nadiren karşılaştığım üzere yapıcı, yol gösterici, aydınlatıcı, açıklayıcı bir tepki gelir bu yazıma da ben de "demek böyle" der kendimi yemekten vazgeçerim.

Baştan uyarayım ne kadar uzun olur, sonu nereye varır pek kestiremediğim bir yazı bu. 3-5 satırın veya dakikanın hesabını yapan, "çok uzun ya" diyen varsa daha hiç başlamadan bu yazıdan, bloğumdan ve (hatta abartılı tınlasa da) hayatımdan çıkıp gidebilir, keza yakınındaki insanın fikrine, dediklerine, derdine, ürettiklerine değer veriyormuş gibi yapanlardan sıkıldım.

Üretmek, paylaşmak ve beklemek başlıklarına bölebilirim sanırım bu yazıyı.


Üretmekten giriyoruz.


Şimdi efendim ben üzerinize afiyet kendimi bildim bileli bir şeyler üretmeye gayret ederim, çocukken bu üretimi Lego'larım K'nex'lerim ile yapardım, hiç de fena yapmazdım hani, biraz büyüdüm kağıt kalemle bir şeyler çizmeye başladım, biraz daha büyüdüm ilk gitarımı elime aldım ve onunla neler yapabilirim sorusunu kendimi sordum. Hasılı kelam 1999 yılıydı, ilk grubumuzu (Zebani) kurmuş, ilk bestelerimizi (genelde sözleri Orçun'a müzikleri bana ait olmak üzere) yapmış ve ilk albümümüzü kaydetmiştik. Kasetin altına bant yapıştırıp REC ve PLAY tuşuna birlikte basarak. Lisede de müzikal üretim artarak devam etti, sonrasında üniversiteye geldim. Üniversitede hem farklı türlerde müzikler yapmaya, hem kendi şarkılarımı oluşturmaya, hem de düzenli olarak yazmaya başladım. İşbu gördüğünüz blogun geçmişi 10 yıllıktır, ondan önce de zayi olan bir blog var. Üniversitenin bitmesi ile hem iş hayatımda hem iş dışı hayatımda elimden geldiğince bir şeyler üretmeye devam ettim. Bazen işim bir şeyler üretmek oldu, iş olarak yazdım, projeler geliştirdim, yürüttüm, fikirler buldum, deneyler yaptım; bazen de işten artan vaktimi üretmeye ayırdım bu blog gibi, senelerdir aralıksız mesai ayırdığım müzik çalışmaları gibi, yine senelerimi adadığım sivil toplum projeleri gibi, buraya ve yurt dışına müzik yazıları yazmak gibi, son olarak da Merve ile birlikte mesai harcadığımız Abur Cubur Center gibi...

Hasılı kelâm geriye dönüp baktığımda üzerinde emek harcadığım pek çok iş var. Bunların bir kısmını yaparken maddi olarak bir karşılık alsam da ve bu durum beni mutlu etse de yaptığım istisnasız her işte manevi motivasyonu birinci sıraya koymuşum. ListeList'te yazdığım yazılar, Pürtelaş 3+1 projesi, beehy.pe'a yazdığım müzikler, Abur Cubur Center, konserler, kayıtlar... Daha açık konuşayım yaptığım ve beni mutlu eden bu yukarıda adı geçen veya geçmeyen işlerin bir ikisi hariç tamamına yakınından hiçbir para kazanmadığım gibi üzerine de bu işleri yapabilmek ve ilerletebilmek adına nice paralar, vakitler harcamışım. Bu arada manevi motivasyon derken yanlış anlaşılmasın yaptığım hiçbir işi de milyonlara ulaşayım, herkes beni takdir etsin, şânım yürüsün diye yapmadım. Sevdiğim, yapmaktan keyif aldığım ve o işi yapmanın bana bir şeyler kazandırdığına inandığım için yaptım. Tekrar ediyorum maaşımdan, uykumdan, sevdiklerime ayıracağım vakitlerden kısarak ve çoğu zaman da çevremdeki pek çok tek işi işine gidip gelmek olan insanın 2-3 katı yorulmayı ve yıpranmayı göze alarak. Neden? Birkaç satır yukarıda dedim ya, yaptıklarım beni motive ettiği için, daha basiti bu işleri yapmayı sevdiğim ve bu işleri yapınca mutlu olduğum için.

Buraya kadar tamam mıyız? Merak etmeyin tüm bunları "ay adam kendini övmelere doyamamış" deyin diye yazmıyorum, başka bir yere varmaya çalışacağım.


Gelelim ikinci başlığımıza: Paylaşmak.


Üretmenin bir sonraki adımına geldik. Şimdi insan bir şeyler üretince ve ürettiği şey içine sinince bunu paylaşmak ister. Her insan istemez ama en azından benim mekanizmam böyle çalışıyor. Yaptığım şey iş ile ilgili de olsa iş dışı bir ekstra emek ürünü de olsa ortaya çıkan şeyi değerli buluyorsam bunu paylaşmak ve çevremi bu üretimden haberdar etmek istiyorum. Bunun için de gücümün yettiği alanları kullanıyorum. Kendi sosyal medya hesaplarımdan bu üretimi paylaşıyorum, bazen bu üretime dair bu veya öbür blogumda bir yazı yayınlıyorum, bazen mail listemdeki arkadaşlarıma yaptığım işi anlatan bir mail gönderiyorum ya da sokakta tanıdıklarımla karşılaşınca onlara ürettiğim şeyden bahsediyorum gibi gibi. Bu, işin kendi ürettiğim boyutu, gelelim çevremde gördüklerime. Yukarıda saydığım tüm bu mecraları yani blogu, sosyal medya hesaplarımı, tavsiye eden ağzımı işte neyim varsa artık sadece kendi üretimimi duyurmak için değil çevremde gördüğüm ve daha çok insana ulaşmasını istediğim diğer üretimleri de paylaşmak için kullanıyorum. Karşılaştığım Müzikler serisi buna iyi bir örnek olabilir mesela. Müzik çevresinin içinde olduğum için çevremden önüme ulaşan ve beni etkileyen müzikleri daha çok insana ulaşsın ve hatta onları da etkilesin diye yazıp, listeleyip paylaşıyorum. Benim şu anki paylaşım kapasitem ve elimin altındaki paylaşım araçlarım bunlar ve bunların hiçbiri tabii ki bir televizyon kanalı ile, gazete/dergi ile, tanınmış bir internet yayını ile falan boy ölçüşemez. Peki bu benim paylaşım kanallarımı değersiz mi yapıyor? Hayır. Aksine teknik olarak baktığımız zaman benim çevremdeki insanlar (yani sosyal medyadaki arkadaşlarım, takipçilerim, blogumu okuyan kişiler, yüz yüze görüştüğüm insanlar artık her ne derseniz) beni tanıdıkları (bu gerçek) ve beni sevdikleri (bu varsayım) için benim paylaştığım bir şeye tepki vermeye, o paylaşımı benimsemeye hatta o paylaşımı farklı dürtülerle (beğenmek, destek olmak vb.) paylaşmaya dünya üzerindeki herhangi bir grup insana oranla en ama en meyilli kişiler. Doğru mu? Bu kitlenin içinde ailem var, dostlarım var, yakın arkadaşlarım var, akrabalarım var, uzak arkadaşlarım var, tanıdıklarım var ve hatta bazen tanımadıklarım da var. Yani herhangi bir ulusal kanalda veya gazetede bir şeyler yapsam beni hiç tanımayan belki çok daha kalabalık bir kitleye hitap ederim ama doğrudan yaptığımla bu kadar ilgilenen bir kitleye ulaşmam mümkün değil. Bu da doğru mu? Peki tamam o halde, şimdi buyurun teoride olan ile gerçekte olanı kıyasladığımız ve benim esrarına bir türlü vâkıf olamadığım son konumuza geçelim: Tepkiler.


Ürettik, paylaştık ve geldik son kısma: Beklemek.


Evet, zurnanın zart dediği yere geldik sevgili okuyanlar. Şimdi üretimimizi kendi mecralarımızdan duyurduk, artık ne bekliyoruz? Ürettiğimizin onu tüketecek kişilere ulaşmasını ve bu tüketimin sonucunda bir enerji ortaya çıkmasını. Basit fizik. Yoktan bir şey var etmeye de gayret etmiyoruz. Ancak genelde olan şu ki tüketici, o paylaştığım üründen ziyade beni tüketmeyi tercih ediyor. Bu arada sadece denklemi daha basit anlatmak için ürün, üretici, tüketici gibi kelimeler kullanıyorum. Neyse konumuza geri dönersek ben genellikle üzerinde ciddi bir şekilde yoğun bir mesai harcayarak bir şeyler üretiyorum ancak bunu samimi olarak en büyük heyecanla ilettiğim tanıdık kitleden duvardan hallice bir tepki görüyorum. Şimdi ben de biliyorum ki her sosyal medya mecrasının ayrı bir erişim gücü ve mekanizması var. Örnek olarak Facebook'u ele alalım, ben kendi Facebook profilimden bir şey paylaştığım zaman Facebook bunu benim arkadaş listemin yüzde üçü ile beşine gösteriyor. Yani diyelim ki 1000 arkadaşınız var, yaptığınız paylaşımı gören kişi sayısı 30-50. Ama merak etmeyin o 30-50 kişi dış kapının mandalı değil pek, sizin son zamanlarda en çok etkileşim içinde olduğunuz kişiler de bu ilk grubun içinde. Şayet bu ilk 30-50 kişiden bir kısım insan bu paylaşıma tepki verirse, yani diyelim bunu 25 kişi beğendi, 5 kişi altına yorum yazdı, 2 kişi de kendi hesaplarından paylaştı, hoooop Facebook reis size bir yüzde üç/beş daha veriyor, artık paylaşımınız 60-100 kişiye görünür halde, paylaştığınız şeye bir tepki gelmezse ne oluyor? O ilk 30 kişi onu bir an için akışında görüyor sonra çöp, sizin "sosyal" medya gücünüz bir saniyede çöp oldu yani. Bunu biliyorum, Facebook'un, Twitter'ın, Instagram'ın ve daha nicesinin buna benzer kendi karmaşık iç dinamikleri olduğunun da farkındayım ama bu farkındalık benim çevremdeki insanın bana ve yaptıklarıma karşı geliştirdiği tepkisizliği anlamama, açıklamama yetmiyor.

Müzik özelinde uzun yıllar acaba çok mu değersiz, dandik müzikler üretiyor ya da çok mu kötü yazılar yazıyorum diye düşündüm. Bu da düşünmesi kolay bir süreç değil açıkçası, insan kendinden şüphe ediyor, kendisine ve yaptığı işe saygısını ve inancını yitirmeye başlıyor falan filan. Ancak sonra gördüm ki ürettiğim müzik her ne kadar kendi çevremde bir tepkisizlikle ödüllendirilse de, bu çevrenin dışına, tanımadığın sınırlara çıkınca ya da belli ego duvarlarını aşınca aynı müzik olması gerektiğine inandığım özgül ağırlığına gayet de sahip olabiliyor. Özgül ağırlık dedim de Bülent Arınç beni andı herhalde. Yani beni hiç tanımayan ama yaptığım müziği dinleyen, seven hatta duygularını benle paylaşan insanlar var, dahası o müziği paylaşıp, çalıp, yayınlayıp, üzerine konuşan, fikir yürüten başka müzik insanları, müzisyenler, müzik yazarları da var. Ben yaptığım müziğin milyonlara ulaşacağına inanmıyorum, bu düşünce gereği de milyonlara ulaşacak yöntemlerin hemen hemen tamamını reddettim bugüne dek ama bu yaptığım müziğin de bir dinleyicisi olduğunu biliyor ve o müziği arayan insanın önüne çıkabilmek adına paylaşmaya, konser vermeye ve yeni bir şeyler üretmeye gayrete devam ediyorum. Bu arada çevremdeki insanların (ki onları sevip tanıdığım için aslında en çok onların bildirimlerine değer veriyorum) tepkisizliği teoride belirttiğimin tam aksi bir sonuca sebep oluyor. Değersiz hissetme, moralsizlik, üretmeme, vazgeçme. Müzik konusunda çevremdeki bu destek (ya da desteksizlik diyeyim) durumunun yarattığı sanrıyı sonunda kafamda kırdım ama bu bana çok uzun yıllara, hâlâ yapılamamış onlarca kayda ve yaptığım işi beğendiğini ya da beğenmediğini asla ifade etmeyecek insanlardan bir bildirim almak için harcanan sonsuz çabaya mâl oldu. Yakınım dediğim kitleden zorla cımbızla aldığım nadir bildirimlerin ise onda dokuzu olumsuzdu, bunu da belirtmeden geçmemek gerek. Bu süreçten çıkartabildiğim tek olumlu kazanım ise bir şeye inanıyorsam o konuda daima kafamın dikine gideceğim gerçeği oldu.

Şimdi ise Abur Cubur Center'da veya yaptığım diğer işlerde bazen bu aynı motivasyonsuzluğu yaşamaya devam ediyorum. Her ne kadar geçmişte aldığım dersler beni daha güçlü kılsa da, ben de insanım, benim de duygularım var, kafamı taktığım cümleler, canımı sıkan insanlar, çevremi saran kibir dağları var. Ve evet bazen ben de bunlardan yorulup her şeyi sorguluyorum. Misal önünüze düşen, izlediğiniz ve izlerken keyif aldığınız bir videoyu beğenmekten sizi alıkoyan nedir? Bu sorunun cevabını bulamıyorum. Bakın beğen tuşuna basmak diyorum, yorum yazmak, paylaşmak falan değil. Ve şayet o videoyu izleyip his olarak beğendiyseniz diyorum, beğenmediğiniz bir şey için de değil. Ya da daha talepkâr olayım, onlarca dostum veya yakın arkadaşımın sadece yaptığım işe destek olma amaçlı (değer vermek bile demiyorum bakın destek olmak diyorum) yaptığım bir tane paylaşımı kendi hesaplarından paylaşmayı kendilerine yakıştıramamalarını anlamıyorum. Hatta birkaç arkadaşıma doğrudan böyle bir ricada bulundum da ama sonuç değişmedi. Benim emeğim, heyecanımdan veya ortaya çıkan işin samimiyetinden ziyade o içeriğin ulaştığı istatistikler sizin için değerliyse hem beni hem de yaptığım ve yapmaya çalıştığım işleri anlamıyorsunuz demektir. Yaptığım şeyleri ne tür bir motivasyonla yapmaya gayret ettiğimi yukarıda yazdım zaten.

Hâl böyle olunca ne oluyor biliyor musunuz? Çevrenizdeki o dostlar, arkadaşlar, tanıdıklar dediğiniz ve yaptığınız işlere heyecanlanır sandığınız kitle, sizin yaptığınız işin gerçek alıcısına ulaşmasına aracı değil engel olmaya başlıyor. Bu engeli bazen tepkisizliğiyle, bazen kesinlikle bir değer katma amacı gütmeyen mânâsız yorumlarıyla, bazen de alenen yüzünüze sizle dalga geçercesine söylediği cümleleriyle yapıyor. Ben her bu tip viraja gelişimde hayatımı, dostlarımı, arkadaşlarımı sorguluyor ve çoğu zaman o virajı alamıyorum. Bu "cool olan" ve "cool olmayan" kalıplarından biraz size de gına gelmedi mi? Geçen 10 Kasım'daydı galiba Hemi adlı arkadaşım, Atatürk'ün bir fotoğrafını paylaşmış ve "Hiç cool olmaya gerek yok... Bugün 10 Kasım." yazmıştı. Çok doğru. Misal beehy.pe adlı uluslararası müzik sitesinde de alternatif Türkiye sahnesine dair yazılar yazıp tavsiyeler veriyorum, kendi blogumda da. İkisi de genelde aşırı tepkisizlikle karşılanıyor da, beehy.pe'ı daha havalı tınladığı için paylaşmaya layık bulanlar oluyor! Yani işte o kafalarındaki "cool" tanımına uyuyor demek. Halbuki yeri geliyor blogda aynı müziğe dair daha detaylı bir yazı yazabiliyorum, hem de Türkçe! Enteresan işler. Binali'nin dediği gibi "çok düşünürsen sıyırırsın".

Abur Cubur Center'a dönelim. Örneklerle anlatım daha kolay çünkü, biz bu kanala Mart'tan beri her Pazar bir video yüklüyoruz, son birkaç aydır eski bölümlerin cingıl kısımlarını keserek Cingıl Center başlığı altında bir video da hafta içinde yüklüyoruz. Bunun çekimleri, montajı, paylaşımı Merve için de benim için de ciddi bir vakit alıyor ve biz bu işi kendi tam zamanlı işlerimizin yanında başka nice sevdiğimiz şeyden zaman çalarak sadece yazının başında belirttiğim manevi motivasyonlarımızla yapıyoruz. Üstelik bizim birincil etrafa dağılma yardımcımız diye düşündüğümüz "dostumuz, arkadaşımız, tanıdıklarımız" kitlesinin yüzde 95'inin bu işi değersiz görmesine ve bu işe tepkisiz kalmasına rağmen, yaptığımız şey hiç tanımadığımız yüzlerce insana bir şey ifade etmeye başlıyor, bunu da "tanımadığımız" insanlardan aldığımız "samimi" tepkilere dayanarak söylüyorum. Ne bileyim Eskişehir'e bile davet edildik, canavar gibi işler yapan insanların arasında kendimizi anlattık. Yani bu işin "rakam ve istatistiksel" değerin haricinde "emek ve samimiyet" ölçeğinde değerli olduğunu düşünen tek kişi ben değilim.

Ben kendi tarzımı üslubumu düşünüyorum. Ailem zaten ayrı da dostum, yakınım, arkadaşım, tanıdığım insanlar herhangi bir şey yaptıkları vakit, bu akademik bir başarı olur, kariyerlerinde bir sıçrama olur, kendi işini kurmak olur, kendi dükkanını açmak olur, kendi albümünü yapmak olur yani irili ufaklı o kişi için önemli olan bir şey yaşadığını düşündüğüm vakit bununla gurur duyuyor, bundan heyecanlanıyor, bunu paylaşabildiğim kadar çok kişiyle paylaşıp, duyurabildiğim tüm mecralardan duyurmaya gayret ediyorum. Bunu da "bir gün ben de bir şey yaparsam onlar paylaşır" dürtüsüyle falan yapmıyorum, gerçekten de o yapılan iş başka birilerinin de hoşuna gider, başka birilerine de ilham olur umuduyla yapıyorum. Belki de bu yüzden eşin dostun bu "cool" olma mevhumunu anlamıyorum. Ha bu "cool" olma durumu ne kadar gerçek derseniz o konudaki görüşüm ve genellemem şöyle. Bir şeyler üreten ya da bir şeyler üretenlerle yakın temas eden kitle daha "cool". Büyük kentlerde yaşayan kitle daha "cool". İyi okullarda okumuş ve okumaya devam eden kitle aynı şekilde daha "cool". Elinde belli güçlere sahip (mesela ulaştırma kanallarına) olanlar daha "cool". Bizim nesil yani bu sosyal mecraları ilk çözen ve sözde en iyi kullanan nesil daha "cool". İşte bu "cool" olma durumu bu saydığım kitlenin çok büyük kısmını da içine çeken, ideal paylaşım ekonomisini ve üretimi yok eden girdap şeklinde bir illüzyon.


Sonuç:


Ben genelde kendimi ve yaptığım işleri o girdabın dışında tutarak, üretmeye olan inancımla, yaptığım işleri yapmaya devam ediyorum ama adı üstünde girdap işte. Bazen beni de içine çekiyor ve kafamdaki deli sorular böyle uzun yazılar olarak dışa vuruluveriyor. Bu yazıda ben eksikleriyle birlikte kafama takılan, içimi sıkan, anlamlandıramadığım ve hatta bazen üzüldüğüm pek çok şeyi yazdım, bunlara elimden geldiğince örnekler vermeye çalıştım, bazı tespitlerde bulundum. Benim göremediğim, anlamadığım ya da fark etmediğim bir şey varsa bildiğiniz; bu yazıdaki ve kafamdaki deli sorulara bazı cevaplarınız varsa ve bunları benle paylaşırsanız çok berhudar olurum, ciddiyim. Bu yazıyı eşim, dostum okusun da benim için üzülüp bundan sonra yaptığım tüm paylaşımları etkileşim manyağı yapsınlar diye de yazmadım. Bu soruları siz de kendinize ve çevrenize sorun, belki bazı cevaplar buluruz diye yazdım. Çünkü bu tarz bir kullanım bence "sosyal" medyanın sosyalliğine aykırı. Ben yaptığım paylaşımla anneme, abime, Merve'nin ablası Ayşe'ye ulaşmak için Facebook'a muhtaç değilim ki zaten.

Ayrıca kendi üretimime ve çevremdeki üretimlere bakışım, onları paylaşmaktaki amacım konusunda da bir nebze düşündüklerimi size anlatabildiysem kendimi başarılı sayacağım. Hayatın size dayattıkları dışında bir şey üretmek için fazladan bir çaba harcıyor musunuz? Karşınıza çıkan şeylere "kaç para eder" değerlemesi dışında bir gözle bakabiliyor musunuz? İşte bunlar benim için önemli, ben de önem verdiğim alanlarda kendimi geliştirmek için çaba harcamaya devam ediyorum.


Bakın bu da Merve'nin Zenit ile çektiği "düşünceler içindeki Emir" adlı portre çalışması. 

5 yorum:

Vaykorus dedi ki...

Doğrular..
10 Yıldır ychorus.blogspot.com adlı bloğumu düşündüğüm de ve bunca zaman yaptığım, hayal ettiğim, gerçekleştirdiğim ve kıyısından döndüğüm; aldırış ettiğim, full iyi niyetle yaklaştığım; aradığım, sorduğum ve sırf bunun için bile "çıkar" okyanusunda olduğumu düşünenler ve düşünmeyenler; sonuç hiç değişmedi ve sanırım değişmeyecekte.. Devam edeyim;
Buna benzer yazıları bloğumda yer verip, onlarca farklı örnek ile smzlü ve yazılı olarak dillendirmem de hiç bir işe yaramadı.. ..ve evet; en acısı, "yakınlarım" dediğim(iz) kişilerin umarsızlıklarından ya da herhangi "anlamlı" bir şeye sığındıklarından kuma eğildim ve bir avuç alıp, tenime serpttim..
Peki, yurt dışında da durum böyle miydi? Ne yazık ki koca bir HAYIR.. 10 yıldan fazla zamandır blog dünyasını takip eden bir ben varken, gözlemlerim sonucu, yurt dışında ki insanlar, hangi alan da yazılar-paylaşımlar yaparlarsa yapsınlar, al bölümde bhep bir teşekkür yazıları yada o ele alınan konuya-alana dair hep bir yazılar, çiziktirmeler, anılar, tavsiyeler, bilgisel dökümanlar ve uzaklıklara aldırmadan, samimi arkadaşlıklar kurduklarını gördüm, görüyorum.

..ve ne yazık ki konu yine dönüp dolaşıp oraya gelecek; Türk insanı.. Sen, ben, o, bu, şu, bizim oğlan ve öteki kız; ne yazık ki bunlarla yetinecek ya da yaptığımız, düşlediğimiz, hayal ettiğimiz şeyleri yarıda bırakıp, bambaşka "düşünürler" olarak yolumuza devam edeceğiz..
Kelimeler, cümleler, yorumlar ve sayfalar uzatılabilir, paylaşmak adına güzel de olabilir, olacaktır lakin sonucun değişmeyeceğine dair (sıkı bir gözlemci olduğumu var sayarak) bu sonuca ulaştım son 10 yıldır. "Umarım yanılıyorumdur.."lu polyannacılıkları da oynamadım değil elbette. 10 küçük bir sayı olarak görünse de, yıla vurduğumuzda...
Son olarak yaptığın işlere dair minik bir şeyler yazmak isterim ki; seni hiç tanımıyorum, tanımadım ve hiç karşılaşmayacağız muhtemelen de. "Abur Cubur Center"ın ilk videolarından beri takip ediyorum ve üretkenliğinde ki doluluk oranını da Facebook denilen illet ile de iyice farkına varmıştım. Bu yazını okuduğum için bu cümleyi kurduğumu lütfen sanma.. sanabilirsin sonuçta da "Adam ne güzel işler yapıp, düşüncesel anlamda da gayet dolu ve bana göre örnek fikirli" temalı düşüncelere girip "bunları düşünüyorsun da, sen neden başka şeyler üretmiyorsunuz? Kimden ya da neyden korkuyorsun"a kadar gittim, geldim.. O tıkanıklık var ya hani; kör olasıca! İşte onu bir türlü yenemiyorum.. belki de(belki de si fazla sanırım) tıkanıklığın alt yapısı, yazdığın "yakın" çevre ile alakalıydı.. tamamen olmasada, yüzdesi gayet yüksek bir oranla. Hayatta ki tez konum bu ve sürekli level atladığımı tekrar, tekrar farketmek ile sonunu tam kestiremediğim ve yıllarımı alacak bir "Yalan Rüzgarı" tadında dizimi gülümseyerek izlemeye devam ediyorum ve edeceğiz de..

Her ne ise! Sona dair ne yazarsam yazayım, sana bir şekilde ulaşıp, yorum yazanlardan hiç bir farkım olmayacak; biliyorum..
İnat ve inanmak. Biri ekşi, biri tatlı gibi görünsede, bu 2 şey bizi biz yapan yegane olgumuz olarak varlığımızı sonsuza kadar götürmesi adına; "Yalnızlık zor, sokaklar çıkmaz. Tepeden tırnağa sırılsıklam oldum, içim ürperiyor; ya sanal da yoksan.."

Ödemiş'den sevgiler!

ege özgür dedi ki...

Emirciğim kendi adıma beğeniyor ve paylaşıyorum diyebilirim,sevgiler..

Emre KARAYAZGAN dedi ki...

Belki de bütün bu yazdıklarınızı düşünmediklerindendir.

En son söylemem gereken şeyi en başta söyleyim dedim. Ben sizin gibi "üretici" olamasam da "ürün"üne inandığım tüm üreticilerin ürünlerini paylaşmaya çalışıyor ve daha çok ürün vermeleri için zorluyorum/motive etmeye çalışıyorum. Artık desteklemek için ne gerekiyorsa kendi algım çerçevesinde yapmaya çalışıyorum. Yani kameranın hem önünde hem de arkasında bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Sonuç ne mi? Sonuç tabii ki sizin bu "yazı"nız.

Peki bana ne oldu, ben ne yaptım, ne düşündüm bu tepkisizlikte? Çok özür dileyerek, ama bence en doğru mesajı vereceğini düşündüğüm cümleyi yazayım: "F*ck you all!" dedim ve bıraktım.

Bu arada yazdıklarınıza tamamen katıldığımı, sizi çok iyi anladığımı, sizin gibi üretici olamayarak ama yapıcı tüketici olarak bir şeyler yapmaya çalıştığımı belirtmek isterim. Artık, ben paylaşırken "paylaşmaktan mutlu olacağım" şeyleri paylaşıyorum. Böylece ürünleri her zaman bulma, izleme, dinleme şansım oluyor. Yani artık kendim için paylaşıyorum ( :

Adsız dedi ki...

Emir, etrafındaki kitle birşeyler üretmediği için yerel kaldığın sürece +10 puandasın. Bunun tadını çıkarabilirsin. Ama eğer kendini üreten kişilerle kıyaslamak istiyorsan youtube'da 6 yaşında mendelsohn'un keman konçertolarını çalabilen insanlarla, ve bunların bir dolusuyla, ve bir de türkçe olarak yarıştığını bil. Epey geriden geliyorsun yani.

Üretme konusu, eğer bundan para kazanmak istiyorsan, fail etme ve bundan birşeyler öğrenmeyle ilgili. abur cubur bir fail, bunda da bir sorun yok. sen ise fail etmeyi kabul edemediğin için aynı plak bir gelişme olmadan tatsız bir biçimde dönüp duruyor. senin emek sarfetmen ya da saatlerini harcaman value olduğu anlamına gelmiyor, ona karar verecek olan seyredenler. ries'den lean startup'ı okumanı tavsiye ederim. generic olsa da üretim sürecinde neleri dikkat etmen gerektiği konusunda bir fikir verebilir.

Adsız dedi ki...

Merhaba, aslında yazınızda bahsettiğiniz ''tanımadığım insanlar'' kategorisine giriyorum. Ancak sizle birebir olmasa da bir görüp karşılaşmışlığımız var. Sesinizle üniversitede üyesi olduğunuz koroda birkaç konserinizi izleyerek tanışmıştım. Sonradan sosyal medya aracılığı ile paylaştığınız videolar aracılığıyla düzensiz bir şekilde takip ettim. Ben şöyle diyeyim; siz de söylemişsiniz. Yaptığınız şeyleri milyonlara ulaşsın diye yapmıyor ve o kanallardan yürümüyorsunuz. İcra ettiğiniz müziğin bir alıcısı var. Yakın çevre, eş, dost, akraba vs. nin bu tür şeylerde desteği tarif edilemez. Bahsettiğiniz tepkisizlik ve desteksizlik beni şaşırtmakla birlikte kendi bakış açımı size anlatırsam eğer, artık insanlardan bir şey beklemiyorum ve çok uzun bir süredir bu şekilde yaşıyorum. Ben bilimle uğraşmaya çalışan biriyim ve derdimizi anlatmak istediğimiz alanlar farklı ama inanın derdimiz aynı. Açıkçası bu çevredeki tepkisizlik ve diğer olumsuz şeylerin sizi bu kadar derin düşüncelere itebileceğini düşünmemiştim. Dediğim gibi sizi iyi tanımadığım için olabilir ama dışarıdan benim gördüğüm öyle. Yaptıklarınız, ortaya koyduklarınız çok değerli ve harcanan emek ve zamanla hakkı açıklanamayacak şeyler. Sadece insanlar değil, hayat böyle. Yaptığım işi, bir yerlere getirmeye çalıştığım kariyerim için verdiğim emekleri birilerine anlatmayalı o kadar çok oldu ki, karşıdakinin vereceği tepkisizlik ya da olumsuzluğu ben unuttum. Diyeceğim odur ki; siz size göre iyi gelen şeyi yapmaya devam edin. Bazen bir şeyin en iyi değerini bilen maalesef insandan gelmiyor. Şunu dediğinizi duyar gibiyim; '' e insan dinliyor bunları, olumlu ya da olumsuz geri dönüş almazsam ne anlamı kalır? '' Temel düşünce bu ama bazen insan kendi için bu kadar emek verip vakit harcadığı şeyi yapıyor. Yani yazınn başında da anlattığınız kendiniz için ve sevdiğiniz için yapıyor oluşunuz hepsinden değerli. Bilmem derdimi anlatabildim mi ve yaptığınız şeyin kıymetini bildiğimi aktarabildim mi amma velakin devam edin. Güzel ve daha bol üretimli günler dilerim.