Pazar, Ağustos 31, 2008

Sevdiğimin Yollarını Gözlerken



İçimde bir özlem var uzaklara doğru diyerek giriyor ya Dilek Türkan, Son Osmanlı'da. Ne zaman dinlesem çok etkiliyor bu şarkı beni zaten içimde bir özlem de yok değil hani şu aralar. Her yurt dışına gidip gelen Türk gencinde gözlemlediğim üzre insanın gezdikçe gezesi geliyor, sürekli oralardan konuşası geliyor. Acaba diyorum ilk kez bir başka diyara gittim diye mi bu kadar hoşuma gitti ama sonra düşünüyorum hâlâ Finlandiya bir çok Avrupa ülkesinden daha cazip geliyor, yaşam standartları ve refah devleti özelliklerinden değil -onlar zaten en iyi- doğası olsun ne bileyim insanı olsun hem farklı hem de cazip gelmiştir hep gözüme. Düşünüyorum lisede azıcık dünya coğrafyasını keşfedince hemen demiştim arkadaşlara Finlandiya'da yaşayacağım diye, o dönemlerdeki yüksek motor sporları hayranlığımın ve hormonlara yenik oluşumun etkisi de olabilir bu tabi ama nedense bu yaşıma kadar gelecekte ne yapmak istediysem -en mantıklısından en saçmasına hatta en olasısından en imkansızına dek- bir şekilde yaptım bunları. Allah'ım bu şansımı sonsuza dek sürdürsün, isteklerimi madde madde de belirtirim gerekirse ama maneviyatım da maddiyatım kadar kuvvetlidir. Kendi cümlelerimden yoruluyorum, gülmeye üşeniyorum.

Ne diyorduk evet bir hayat düşünün öncelikle sizi el üstünde tutan ve sizle nasıl daha iyi anlaşırım diye düşünen bir aile. Kocaman bir ev her anlamda donanımlı, çok şeker bir anne, çok komik bir baba, daha da komik ve kafa dengi bir oğul ve cana yakın bir kız ile bu çocukların sevgilileri. Bunların hepsinden daha mühim ve güzeli ise sizin gibi bu ortama çok yeni ve sizin kadar hevesli bir yabancı arkadaş, zamanla kardeş. O kadar keyifli vakit geçirdik ki evde, kampa gitmesek de mükemmel bir tatil geçirmiş olarak dönecektik, kamptan sonra da hiç üzülmedik bir gece daha eve dönüyoruz diye hatta kendi evimize dönmenin rahatlığını hissettik resmen. Kampa gelince diyecek pek bir şey bulamıyorum aslında. Size hayalinizdeki hayatı sunuyorlar, hayatınızı sizin için muhteşem eğlenceli bir şekilde programlıyorlar ve yanınıza farklı yerlerden 20 kadar birbirinden müthiş ve mükemmel insan veriyorlar, o da yetmiyor 10 kadar da Fin genç katıyorlar yanınıza sırf daha iyi eğlenin daha kaliteli müzik yapın daha çok kaynaşın diye ve stres olmayan, dert, tasa, ödev, görev olmayan sadece hayatta en keyif alarak yaptığın işi yaparak, aralara da başka mutlu edici aktiviteler deneyerek keyif almanı sağlıyorlar. Geziyorsun, tozuyorsun, sohbet ediyorsun, şarkı söylüyorsun, gitar çalıyorsun, müzik dinliyorsun, yüzüyorsun, kamp ateşi yakıyorsun, saunaya giriyorsun, çıkıp koşup göle atlıyorsun, ren geyiği eti yiyorsun, ... En sonunda dönüp baktığında da o kadar çok özlüyorsun ki içten içe üzerinden zaman geçsin de unutayım diyorsun. Her birini bir daha görmek istiyorsun, Finlandiya'yı bir daha görmek istiyorsun. Sonra bakıyorsun İstanbul da güzel şehir, yoksa üzüntüden ölür insan, arkadaşlar, dostlar da güzel. Hem kim bilir Finlandiya'ya gidersin yine belki, kamptakilerle de bir şekil görüşürsün ayrı ayrı da olsa. Hem demezler mi insana zaman her şeyin ilacı diye, belki onlar da gelir buraya, belki seneye para biriktirip ayarlayabildiğimiz gençlerle bir başka kampa gideriz beraber. Bunlar hoş planlar tabi umarım yine şansım yaver gider isteklerim yerine gelir de görüşürüz hepsiyle bir şekilde, öyle bir his ki sanki sevgilinden ayrılmışsın -Allah korusun- bir yandan unutmak istiyorsun bir yandan da zaman geçtikçe kendine hatırlatıp kederleniyorsun. Ama büyü gibiydi, Korcan  dedi ya sen rüya görmüşsün bence diye, Tuhaffiye de sordu: Özledin mi?


Cumartesi, Ağustos 30, 2008

Begonvil Geldi İçimden, Attım Başlığa *




Başkası yazsa tiksinilecek, ben yazmayınca da özlenen tipte bir yazı yazayım dedim ne zamandan sonra, efendim bugüne yine öğlen ikiye doğru İstanbul Radyosu'na giderek başladım. Program yapımcılarından Zeynur Hanım ile "Solistler Geçidi" isimli muhtemelen Radyo 4'te yayınlanacak programın yılbaşına kadar olan son dört bölümünü bitirerek başladık işe. Önce spiker anonsları alındı -ki 3. programa başlanmışken şaka gibi kesilen elektriklerle baştan başlandı- sonrasında da şarkı ve anons montajları yapıldı. Osman Ağabey'in verdiği polisiye konulu pazartesi mühletli araştırma ödevinin ardından radyodan ayrıldım ve İstiklal'e geçtim. Danışman'da Hazal Hanım ve kalabalık bir arkadaş grubuna dahil oldum, kendisiyle milenyumlardır görüşmüyorduk, hoş erken ayrıldı ama Yasin Paşa ve ardından Ilgın Hanım ve Gökşin Bey gibi değerli transferlerle bu açığı hiç hissettirmeden kapadım kendi içimde. En ardından ise Can Efendi -efendi diyorum bir dönmelik seziyorum tavırlarından- katıldı bize. Sonra Merve Hanım da gelince çaycı bize dar oldu, dürümcü bize yer oldu. (Halk ozanı olayore) Sonra da Urban adlı bir yere gidildi, Merve Hanım'a fal bakıldı yok efendim Emre Bey uğradı ayaküstü ve benim külkedirme vaktim yaklaştığında ötürü yola çıkıldı. Yolda ilkin Erhan Bey ardından Kıvılcım Hanım ile karşılaşıldı ama naçar yol uzun vakit azdı. Eve döneldikten sonra toplum bilogırı olarak bu tip bir bugün bunu yaptım yazısını kendime görev size de "okumalık" bir ödev bildim. Hayli = Highly bağlamından ötürü Can Bey' e teşekkür ediyorum içimden kafamda sürekli hayli recomendedimsi kalıplar döner oldu, dürüm oldu mideme oturdu. Hasılı kelam içimden -li yapım ekiyle ilgili bir yazı yazmak ve değerli Fin ailemle ilgili bir çizim yapmak geliyor, ilki az ikincisi pek çok vakit alır, dünya malı dünyada kalır. Selametle.

* Şair ruhluyum bu aralar.



Salı, Ağustos 26, 2008

İstanbul Radyosu Yeniden

Efendiler, baktım dünyayı ve ülkeyi gezdim geldim hâlâ tatil bitmemiş, yaklaşık dört hafta vaktim var aylakça yaşanacak; ben de dedim ki kendime bir hayrım olsun, bölümden ne çıkacağımız belli değil bari farklı alanlarda gelişelim ve kendimi İstanbul Radyosu'na attım. Radyonun program müdürü Osman Ağabey'i ben kendimi bildim bileli bilirim. Billy. Neyse Osman Ağabey sordu, ne yaparsın, ne istersin, ben de dedim ki ne iş olsa yaparım, evet klişe bir cevap ama olsun. Sonrasında bir cihaz vardı ses kayıt cihazı, azıcık onu çözmek ve içinde boş yer açmakla başladık işe. O kadar güzel bir makine ki. Ebatları Kralın Dönüşü cildi kadar ve stüdyo kalitesinde stereo kayıt yapıyor, gayet şaka gibi ama kim bilir kaç liradır. Neyse bugün de öğleden sonra bir program montajını izlemeye gittim, şarkıların arasındaki anonsların kesilip monte edilişini gördüm, ses kayıt programı kullandığım için (çok amatörü de olsa) çok aşırı bir şaşkınlık yaşamadım, vay anasını analar neler doğuruyor demedim. Neticede böyle her gün ufak tefek işler izlemeye gideceğim okullar açılana kadar. Gönüllü radyo stajyeriyim şu saatten itibaren. Çıkıncada Mustafa Amca'ya kadar yürüyüp bir çay ya da meyveli soda -bundan sonra sadece çay- içip sonra da Karaköy'den vapura biniyorum. Bir kez Galatasaray'ın yanından bir kez de Tünel'den gittim, iyi bir yürüyüş oluyor havalar da güzel gayet. Bu aralar hayatım bu şekilde bakalım hayırlısı.

Pazar, Ağustos 24, 2008

Antalya'da İnsan Tingirder*

Gezimizin en büyük kahramanı pek değerli aile otomobilimizdi. Gelişte de gidişte de ağabeyim ile altışar saatten toplam 12 saat araba kullandık. Molalarımızı çok kısa tutmadığımız için normal otobüs yolculuğundan biraz daha uzun sürüyor tabi ama olsun. Dönüş yolunda çok yorulduk, ayrıca bana yol vermek için neredeyse şarampolden yuvarlanacak kadar sağa yanaşan bir traktörü kendi şeridimi dahi ihlal etmeden solladığım için ilk trafik cezamı yedim 115 Lira.
Gezimizin en normal kısımları köy kısmıydı keza yaşanılabilecek tek serinlik buradaydı. Antalya'nın Korkuteli ilçesi ya da kasabasının Yeleme köyü burası. Çerkez köyüdür Başpınar olarak da geçer ama Yeleme ismini çok severim ben. Çerkezce sanardım halbuki içinde yel geçiyor değil mi.
Amcam ve yengem de eskiden babaannem ve dedemin yaptığı gibi yazları artık Yeleme'ye çıkıyorlar. Başhekim (aynı zamanda amcaoğlu) Mehmet Ağabey ve diğer bir aile doktorumuz olan eşi Aylin Abla da yemekte bize eşlik ettiler. Annem çok havalı bir insan olduğundan makinaya bakmaya tenezzül etmemiş dahi. Bu arada Turkcell hatlı telefonumun ekranında ben Yeleme'deyken "yayla" yazıyordu. Antalya'da da "şehir" yazar diye bekledim ama olmadı.
Pek değerli, pek sevdiğim insan Merve ile de görüşmüş olduk Antalya vesilesiyle. Yakında kendisini de İstanbul'da görmek istiyoruz ne diyelim. Merve deyip geçmeyin bugüne bugün eli ekmek tutan, para kazanan bir arkadaşımız kendisi.
Fotoğrafa baktıkça gülüyorum, Orçun'daki "halaybaşıyken hesabı isterim" pozu mu Emre'nin muhteşem "Antalyalı teyze" pozu mu yoksa Uraz'ın bir kaç sayfada ancak anlatılabilecek pozu mu buna sebep bilmem ama çok mutluyum bu gençlerle çok bol görüşebildik oralarda.
Sanatsal fotoğraf çekmeye çalışan bir insanım ben de her insan gibi, tabi ki genellikle çekemiyorum ama olsun, Antalya şüphesiz dünyanın en güzel şehri olduğundan (bknz. Atatürk) ben ne kadar kötü çeksem de sorun değil.
Orçun'da akape ilçe teşkilatına girdi, basın açıklamasında da "nabacan başka siyazete gircen tabe" dedi, boş vakitlerinde de dolmuş kullanıyor hız yapıyor, rus turislerle ingilizcesini geliştiriyor.

* İlişkiniz tingirder diye maksimum Antalyalı bir cümleyi, Emre isimli insan kurdu, kendisi senelerdir İstanbul'da yaşar ama iki haftalık bir Antalya yaşamı ona yetmiş anlaşılan.

Not : Hayat tempom mu yükseldi ne doğru düzgün bilok takip edemez oldum artık ne yapalım olur böyle arada gönüller bir olsun yeter ki.

Pazartesi, Ağustos 11, 2008

Camp Musica - Finlandiya

Hayatımın en güzel günlerinden bir kısmını yaşadım geçtiğimiz üç haftada bu aşikâr. İlk on gün evinde kaldığımız mükemmel insanlar vardı. Öncelikle bize kendi evimizi aratmayan Susa vardı evin annesi. Sonra Emil vardı en süper dostlarımızdan. Çok delikanlı adamdı vesselam beraber bir ton film izledik (Epic Movie, Super Hero Movie, Borat, ...) ve her gece ailecek South Park izledik. Bol bol müzik konuştuk ve sipeniş gitar yaptık. Yer yer space metal de yaptık. Ahahah. Bir de Stefan Bey vardı (bey diyorum çünkü adam baya Türk gibiydi ehehe) ki kendisiyle yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi üç hafta boyunca. Aynı ailede misafir kaldık, kampta da aynı odada kaldık ve her şey mükemmeldi. Makedonya buraya çok uzak değil ama bir ara onu organize edeceğiz. Neyse aileden devam edelim Janni vardı ailenin kızı, pek hoş sohbet bir insandı kendisi de, tüm aileyle beklediğimizden çok daha fazla yakın olduk, gece üçlere dörtlere kadar oturdup sohbet ettik. Neticede her sabah yaklaşık 13'te kalktık ki kahvaltımızı 14'te ettik falan. 10 gün o kadar çabuk geçti ki aileyle hiç sıkılmadan bir baktık Susa bizi kampa getiriyor. Kamp ise on küsür ülkeden gelen 20 kadar 16-20 yaş arası mükemmel ve sıcak kanlı gençten oluşuyordu. Bunların yanısıra bizimle hep beraber olan yine aynı yaşlardaki Finlandiyalı kamp liderlerimiz ve genç müzik hocalarımız da birbirinden mükemmelerdi. Hem karakter hem müzik açısından. Bu kadar güzel insanla bu kadar hayal gibi bir hafta, müzik ve eğlence ve yepyeni aktiviteler yapmak o kadar mutlu etti ki beni, hayatımda ilk kez bir yerden birilerinden ayrılırken kendimi tutamayıp ağladım, elim ayağım boşaldı ve kalbimin sıkıştığını hissettim. Her güzel şey bir gün bitiyormuş ama en acısı herhalde bu insanları hep birlikte bir daha toparlayamayacağımız bilmek. Yine de birileriyle bile arada görüşmek çok muazzam mutluluk olur benim için. Finlandiya notları şeklinde daha ciddi ve detaylı bir şeyler de yazacağım ama yarın Antalya'ya gideceğiz annem ve ağabeyle on günlüğüne, dönüşe kadar kafamı toparlar her şeyi hatırlayabilirsem güzel olur. Hayatımın en güzel günlerini bana yaşatan herkese en güzel dileklerimi gönderiyorum. Umarım herbirine hatırlayınca azıcık gülümseyebilecekleri bir şeyler katmışımdır.
dipnot : tek kötü yanı
hayatımda müzik kadar severek yapacağım bir iş daha olmayacağını
bir daha idrak etmem oldu herhalde
...

Pazar, Ağustos 10, 2008

1980

o kadar cok insan var ki su an
sigaramin dumanina sarip saklamak istedigim
ve hepsi o kadar uzaklar ki simdi...
Stefan'la ayrildik az önce
bu kadar aci cok geliyor bazen
bir daha gormeyecegini (kuvvetle muhtemel)
bilmek cogunu...
hayat zormus birazcik