Çarşamba, Ocak 19, 2022

Geleneksel Blogger Yıl Sonu Değerlendirmesi | 2021'in Ardından

Bir yılı daha geride bıraktık ve sırf bu kıymetli bloğun hatrına geçen yıla dair birkaç not almazsam ayıp olacak gibi hissediyorum. Az buz şey de yaşamadık hani 2021'de! E madem bunca şey gördük, geçirdik, bari bunları kendi kişisel tarihime, kendi elimden/dilimden not düşeyim ki belki gelecekte bir bakan olur veya döner ben bakarım, iş burada bir zaman yolculuğ kapsülümüz bâki kalsın.

Yıla okulum ve hatta yuvam diyebileceğim Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör diye Melih Bulu adlı bir adamın atanması saçmalığıyla başladık. Zaten geçen yılın yıl sonu değerlendirmesi hariç tek yazısını da bununla ilgili olarak yazmışım, artık nasıl içim sıkıştıysa bu konuda! Yıl ilerledi, bu tepeden inme çapsızların absürt uygulamaları devam etti ancak çok daha kıymetlisi bunun karşısında müthiş kararlı ve istikrarlı bir direniş duvarı örüldü. Öğrencisi, akademisyeni, mezunu, toplumun aydınlık kesmi öyle güzel bir araya geldi ve öyle etkili bir duruş gösterdi ki bu çapsızlar kudurdu, kudurdukça saldırganlaştı, saldırganlaştıkça daha da çapsızlaştı ve kendilerini bir kısır döngüye mahkum etti. Ardından Melih Adam tıpkı görevine atandığı gibi bir geceyarısı kararıyla o görevden alındı, yerine daha sinsisi olan Naci Adam geldi. Daha sinsi diyorum çünkü okulun içinden gelip de bir kültüre bu kadar ihanet etmek bence çok daha korkunç bir karakterin göstergesi. Tabii ne bu şanlı direniş bitti, ne Naci tüm hukuksuzluğuna rağmen orada elini kolunu sallaya sallaya at koşturabildi ama misal Berke ve Perit adlı pırıl pırıl iki genç üç aylarını hapishanede geçirdi sırf bu ahmak adamların hırsından. Neyse ki ay başında tahliye edildiler -yurt dışı yasağı vb. başka saçmalıklarla da olsa. Bu yılın başında minik bir güzel haberi hak etmiştik çünkü. İktidarın ve çetesinin rant ve hırs uğruna göz göre göre ne kadar yanlış işler yapabileceğinin bir kanıtı olan bu süreç belli ki bu yıl da devam edecek.

Geçen yılın diğer bir kötü yanı da ülkenin hiçbir şekilde yönetilememesinin artık iyice ayyuka çıkmasıydı. Bunu bir yönetememe değil de kasıtla yağmalama olarak değerlendirmek daha doğru ve gerçekçi olacak sanırım. Yılın başındaki döviz kuru ile sonundaki arasında korkunç bir uçurum var, haliyle ülkece inanılmaz fakirleştik ve yıllardır zorla elimizde avucumuzda tuttuğumuz şeyler yine bir avuç niteliksiz vasıfsızın cebine akarak onları zenginleştirmeye devam etti. 2021'i sonsuz zamlar yılı olarak da değerlendirebiliriz sanırım. Yılın başında benzin kaç liraydı şimdi kaç lira, yumurta kaç liraydı şimdi kaç lira baktığımızda "vallahi iyi ölmemişiz" diyorum, pek çoklarının öldüğünü veya giderek ölüme daha da yaklaştığını görerek. Bu korkunç yağmayı açıp yıl boyunca yaşadığımız tüm kötülükleri tek tek irdeleyemeyeceğim, hem artık bunu gönlüm kaldırmıyor, hem de geriye dönüp bakınca bu yıla dair güzel şeyleri hatırlamak istiyorum, o yüzden bu paragrafla birlikte iç karartımızı da sonlandıralım. Ülkemi gasp edenlere aşağıdaki şekilde bakıyorum.

Gelelim şahsi haberlere ve güzelliklere, 2021'in benim açımdan en önemli noktaları nelerdi bir bakalım. En büyük haberden başlıyorum tabii ki çünkü diğer tüm konular bu çılgınlığın yanında gölgede kalıyor. Bu yıl baba oldum! Merveciğim ile ikiz oğlumuz oldu, bebek beylere Deniz ve Yaz isimlerini koyduk ki hep ruhumuzun en hafif, en keyifli anlarını hatırlayalım isimlerini duydukça. Kendileri Ağustos'ta ailemize katılsalar da aslında hamilelik sürecini de düşünürsek senenin ilk yarısı hazırlık, ikinci yarısı da uygulama ile geçti diyebiliriz. Tahmin edebileceğiniz üzere hayatımızın rutini kökünden değişti, yeni bir düzene geçtik, ilk bir iki aylık şokun ardından buna da alıştığımızı ve bu yeni düzende giderek daha iyi bir seviyeye geldiğimizi düşünüyorum. Şanslıyız ki desteğimiz çok, ilk ay annem bizde kaldı sonrasında da ara ara desteğe geldi, ikinci aydan itibaren yıl sonuna kadar biz Merve'nin ailesinde kaldık, Hatice Abla hep bizleydi, ablam ve Meziyet Teyze gibi ilk aylardaki en zorlu dönemlerde bize düzenli destek sağlayan joker oyuncularımız oldu. Yeni yılla birlikte kendi evimize geçtik, hâlâ güçlü bir destek ekibiyle beraber bebek beyleri elimizden geldiğnice büyütmeye çalışıyoruz. Beş ayları bitti altıya koşuyorlar bile ağabeyleri ablaları, teyzeleri, amcaları! Neyse ki artık onlar da bizi tanıyor ve bize gülüyorlar da öyle sonsuz bir karşılıksız hizmet veriyormuşuz hissi kayboldu, hahah. Şaka gibi ama çekirdek aile nüfusumuz bir gecede iki katına çıktı!

Yılın iki bebek haberinden sonraki en büyük haberi ise 678 yıl sonunda kendi şarkılarımdan ikisini resmi olarak dijital kanallar üzerinden yayınlayabilmem oldu. Salgın koşullarında geçmişteki kayıtların izlerini takip etmek daha kolay olacağı için ilk iki şarkı olarak Tanışma ve Toz'u seçtik. Tanışma'da Levo'nun güzel şiirine yaptığım besteyi Emre Malikler 2021 hisleriyle yeniden tarif etti. Onun ses dünyasına Elif Dikeç tuşlulardaki dokunuşları, Nilipek. ise yardımcı vokalleriyle kendi örgülerini kattı. Yashica ile çektiğim bir fotoğrafı da kapağına koyarak 11 Haziran'da Tanışma'yı kendimden çıkarıp kamuya mâl edebildim. Akabinde sıra Toz'a geldi. Toz'da ise Berat'ın güzel şiirine yaptığım besteyi Yiğit Yemez'in ilk versiyonunun izlerinden giderek Emre yeniden kurguladı. Çok kıymetli iki müzisyen dostum Canberk ve Berkay ise bas ve davullarıyla Toz'a dokundular. Nil İpekciğim bu kez sadece yardımcı vokal olarak değil solist olarak benimle düet yaptı Toz için, şarkıyı o sonlandırdı. Hayranı olduğum Can Güngör ise şarkının sonundaki üflemeli dokunuşunu klarnetiyle yeniledi, bir yıldız daha eklemiş oldu bu projeye. Şarkının kapağı yine Yashica arşivinden, benim elimden çıktı. Her iki şarkımın da vokal kayıtlarını Kadıköy Yeldeğirmeni'ndeki Şen Bakkal Stüdyoları'nda aldık ki hem bunun için hem de şarkının dijital dünyaya girişindeki desteğinden ötürü Nil İpek'e bir kez daha teşekkür etmeliyim. Bu süreçte kullandığım tüm sanatçı fotoğraflarımı ise sevgili Holly Fabienne çekti. Bu insanlık için küçük ama benim için büyük adım bana sevdiğim şeylerle uğraşmayı ve ilmik ilmik bir projeyi planlamayı ne kadar özlediğimi hatırlattı. Umarım bu yılın sonuna kadar yeni bir veya birkaç kayıt daha yapabilmiş olurum sandıktakilerden.

Müzikten konu açılmışken biraz da Karşı Müzik'e değineyim, yılın ilk yarısında elimden geldiğince çılgın bir performansla karşılaştığım çoğu müziği dinleyip beğendiklerimi paylaşmaya ve arşivlemeye devam ettim. Tabii yılın ikinci yarısında bebek beylerin gelmeye çok yaklaşmaları ve sonra da aramıza katılmaları ile Karşı Müzik'e ara vermiş oldum. Kendime bu projeme bir yıl sonu değerlendirmesi ile geri dönme hedefi koymuştum, bir şekilde bunu da yapabildim. Aferin bana: Karşı Müzik 2021 Değerlendirmesi

Yılın bir diğer çılgınlığı ise yılın ilk günlerinde giriştiğim 15 ciltlik ve her cildi bin sayfaya yakın Zaman Çarkı serisine girişmek oldu. Yine yılın ilk yarısında şahane bir hızla ilerledim, ikinci yarıda yavaşladım ama son ciltteyim, yorumlarımı son cildin ardından herhalde Instagram'da uzu uzadıya paylaşırım. Değişik bir deneyim oldu bir yılı bir kitaba ayırmak. Bakınız aşağıdaki paylaşımda bir işe başlamanın her zaman onu bitirmenin yarısı olmadığını anlatmışım.

Geçen yılın bir diğer çılgınlığı ise yılın başında Ziya Baba'nın da katkılarıyla hayatımıza giren piyano oldu. Yıllardır Merve de ben de bir piyanomuz olsun çok istiyorduk, sonunda kendisine kavuşmuş olduk. Sevgili Caner Başbuğa'nın inanılmaz YouTube kanalı sağ olsun her ikimiz de kendimizce bu yolculukta bayağı bir yol aldık piyanoyu anlamak adına. Tabii yine bebek beylerin hayatımıza girişine kadar. Ama piyanoyu bir an önce almak istememizin en büyük sebeplerinden biri de gençlerin büyürken zorlanmadan doğru sesler çıkartabilecekleri bir enstrüman ile tanışmış olmalarıydı. Şimdilik pek ilgi göstermiyorlar ama bakalım gelecek aylardan umutluyuz, hem onlar adına hem de vakit yaratıp tekrar piyanonun başına ara ara oturabilme ihtimalim adına.

Yılın yine beybilerden önceki döneminde bolca bisiklet sürdüm, fırsat buldukça denize gittim, bunları 2022'de düzenli olmasa da tekrar hayatıma sokmayı deneyeceğim. Bir de çok havalı bir VTEC Honda Civic'imiz vardı, çocuk isterken Clio'cuğumuza sığmayız diyerek bir ön hazırlık niyetine almıştık. Sonra ikiz çocuklarımız olacağını öğrenince acaba buna sığacak mıyız soruları başladı, akabinde çocuklar doğdu ve hayatımıza izofix, ana kucağı, ikiz bebek arabası gibi kavramlar girdi. Hemen Google'a girip "arka koltuğuna üç izofix sığan arabalar" şeklinde bir arama yaptım keza iki bebeğin yanında yolculuk sırasında benim ya da Merve'nin de oturabilmesi şarttı. Hızlı bir araştırma ve değerlendirme sürecinin ardından Civic'ciğimiz hayatımızdan çıktı yerine ilk kamyonetimiz Citröen Berlingo girdi. Artık biz de bir Doblolu enişteydik. Üstelik isminde de gizli bir mesaj/anlam var. Berlin-go, kıps. Şu an dingilli aracımızla Merve de ben de KOBİ gibi takılıyoruz. Aile büyüğümüz sevgili emektar Megane da bize geldi tekrar bu süreçte, sağ olsun beni işe götürüp getiriyor, onun da hakkı ödenmez. İnşallah kamyonetle başladığımız bu büyük araç sevdası yolculuğunda gelecek hedeflerim arasında ilk olarak Vitovari bir araç, ardından da tır kamyonu var, Tanrı utandırmasın. Hemen aşağıya mide bulandırma garantili bir bisiklet videosu bırakayım.

Son olarak geçen yılı iş hayatı gözünden de değerlendireyim. Uzaktan çalışmanın, arada bir ofise gitmenin normalleştiği bir yıl oldu 2021. Ancak bebek beylerin gelişiyle ve ona paralel yıl sonuna doğru giderek artan iş yoğunluğu sağ olsun, daha çok ofise gidip gelmeye başladım yılın ikinci yarısında. Şu an bu yılın başından beri yine yükselen vakalar ile üç gün evden iki gün ofisten çalışma sistemine döndük. Bebekli bir evden çalışmanın (bizim durumda bebeklerle dolu bir ev desem daha doğru olacak) kendine göre güzellikleri ve zorlukları var, bizim "bebeklerle ilgilenme takımımız" kalabalık olduğu için ben çok büyük bir zorluk çekmiyorum ama sadece Merve ile ikimiz olsaydık hakikaten evden çalışmak bir hayale dönüşebilirdi. Nedense çok fazla çalıştığımı hissettim geçen yılın son çeyreğinde, bunda belki uzun süren evden çalışma ve göreceli olarak daha düşük tempolu iş yapma rutinine girmemizin de payı vardır. Şimdi tekrar her şey rayına oturuyor gibi hissediyorum. Ara ara Frankfurt seyahatleri ve kariyer etkinlikleri sebepli yurt içi gezileri de başladı tekrar, vesileyle dostlar da görülüyor. Bakalım bu yıl ve önümüzdeki yıllar bize neler gösterecek.

Yılın benim için güzel anlarından biri yayınladığım teklilerin ardından sevgili Tuğçe'nin beni pek sevdiğim Sonsuz Çilek Tarlaları programına davet etmesiydi. Böyle sohbetleri dönüp kendi yaptıklarımı değerlendirmek ve kendimi sorgulamak açısından da çok kıymetli buluyorum. Bölümün şarkısız kaydını da şuraya iliştireyim, şarkılar yukarıda var zaten. :) Bu güzel fırsat ve keyifli sohbet için bir kez daha teşekkür ederim Tuğçe. Kendi hayatımı ve müzikal yolculuğumu baştan sona tekrar hatırlamama sebep olan bir diğer etkinlik ise sevgili Safa Canalp'in doktora tezi için alternatif müzik sahnesinden pek çok insanla yaptığı röportajlar arasında bana da yer vermesiydi. Dört saatlik dolu dolu bir sohbet ile doğduğumdan bu yana müziğin hayatımdaki yerini, müziğin ve hayatlarımızın bu yıllar içinde nasıl değiştiğini adım adım inceledik, çok da güzel oldu. Sonuçlarını da görmeyi/okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Kendimizi ülkenin gerçeklerinden sıyırdığımızda her şeye rağmen güzelliklerle dolu geçirebildiğimizi görüyorum 2021'i. Belki de artık kendimiz ülkemizden tamamen sıyırmanın vakti gelmiştir de geçiyordur, kim bilir. Bakalım bu yıl ve önümüzdeki yıllar bizlere neler gösterecek. Yıkılmadık, ayaktayız. 2022 beklentilerimi de şuraya ekleyip geleneksel blogger yıl sonu değerlendirmesi yazımı tamamlamak isterim.

2022'de en az bir, mümkünse birkaç şarkı daha yayınlamak isterim tabii yine resmi olarak ve dijital kanallardan. Bebek beyleri güzelce büyütmek isterim Merveciğim ile beraber. Kendisi içindeki bebek sevgisinden de beklenildiği üzere şahane bir anne oldu bu arada, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hayatımda en çok vakit alan şeylerden ikisi olan kitap okumayı ve Karşı Müzik'i 2021 bitmeden tekrar rutin akışıma dahil edebildim, yeni yılda da bisikleti ve arada bir denize gitmeyi bebekli hayat rutinlerime ekleyebilmeyi hedefliyorum. Şu lanet Korona'nın ve tüm artçı versiyonlarının hayatımızdan çıkmasını çok istiyorum bu yıl. Sevdiklerimle daha çok görüşmek, insanlara sarılmak, onlarla öpüşmek, korkmadan sohbet edebilmek, yüzlerine karşı "tü allah belanı vermesin" diye az da olsa tükürebilmek, kapalı alanlarda buluşabilmek, endişesizce bir yerleri tutabilmek ve elceğizlerime artık kolonya püskürtmemek, kulaklarımı maske ile germemek istiyorum. Dilerim 2022 hepimiz için 2021'den çok daha güzel olur!

Not: Bu arada farkında olmadan şu yazısıyla bu yazıyı yazmam gerektiğini bana hatırlatan, memleketimizdeki blogger'ların anası sevgili Elif'e de bir selam göndermiş olayım.

Salı, Ocak 05, 2021

Sevgili Boğaziçi

Uzun yıllardır ülkemizin gerçeklerinden biri de şu: Fikir ve ifade özgürlüğümüz kesin ve net bir şekilde yok. "Olur mu hiç canım öyle şey" diyenleri kendi otokontrol mekanizmalarıyla yüzleşmeye davet ediyorum. 15-16 yıldır bu blog var, her yıl geçmişe doğru bakıp daha çok yazıyı yayından kaldırdım, keza bazı sosyal medya paylaşımlarımı da. Neden mi? Çünkü hiçbir küfür ve hakaret içermeyen ancak iktidarın emrettiklerine paralel olmayan bazı paylaşımlarım sebebiyle iş bulamamaktan, işten atılmaktan, hedef gösterilmekten, gözlatına alınmaktan, hapis yatmaktan veya fiziksel olarak saldırıya uğramaktan korkuyorum. Düşünen ve bundan korkmayan tek bir insan kalmadı ülkede, enkaz gibi enkaz.

Okulumla ilgili de kaç gündür benzer şeyler düşünüyorum: Yazsam mı yazmasam mı, ne yapsam, bir şey desem bu bir işe yarar mı, insanların dikkatini çekebilir mi dediklerim...

Öncelikle yeni yılın yüzü suyu hürmetine bizi bu hale sokan herkesin bir kez daha allah belasını versin.

Boğaziçi en çok değiştiğim yerdir. Eminim ki öğrencilerinin çok büyük kısmı da benim gibi bu değişimi yaşamış, hissetmiştir. Çünkü akıl almaz seviyede demokrat bir kültürü vardır okulun. Kimse kendinden farklı düşüneni doğramaya kalkmaz, insanlar birbirini dinler, anlamaya çalışır, ortak çözümler üretilir. İsterseniz böyle bir atmosferin en uzağında, en tutucu, en sabit fikirli ortamlarda yetişmiş olun, ilk şoku atlattıktan sonra bu kültürden etkilenir, zamanla da bu kültürün bir parçası olursunuz. Hayatınızın o en kıymetli yaşlarında olabileceğiniz en iyi yerlerden biridir Boğaziçi, çünkü sizi ütopik bir topluma inandırır, dönüştürür. Okula dair hatırladığım en kötü anım efendi hazretlerinin başbakanlığı sırasında bilmem ne açılışı sebebiyle okula gelmesiydi. Ben o gün okulda değildim ama öyle bir işgal edilmişlik ve şiddet yaşattılar ki o birkaç saatte bizlere, bir grup mafya kapıyı kırıp evime girse ve her tarafı dağıtıp beni de darp etse ancak öyle hissederdim. Bu hissi o günü yaşayan herkes paylaşacaktır. Yine de o zamanlar okul kendi rektörlerini seçebiliyordu. Sonra bir gün okulun gönderdiği rektör olasılıklarından sondan birinci olan bir adamı getirdiler rektör yaptılar. Akademisyenler ciddi tartışmıştı bu konuyu o zaman, en azından okuldan/kültürden biriydi diyenler de vardı, bu iş burada bitmez diyenler de. Tabii ülkede üniversiteler ve akademinin üzerinde öyle bir siyasi baskı kurulmuştu ki, ben o an orada olsam ne yapardım bilemiyorum açıkçası. Barış Akademisyenleri, terör soruşturmaları, görevden almalar, tutuklamalar, yurt dışına kaçanlar, bedel ödeyenler, köşesine sinenler, ikbal kaygısı güdenler derken o günden bu yana gerek hem ülkenin baskıcı düzeni katlanarak arttı, hem de her şey gibi tüm bu olanlar da sıradanlaştı.

Tüm bunlar olurken yok olan şey sadece iyi bir üniversite ve iyi bir kurum kültürü değildi tabii. Ülkenin gençlerinin geleceğe, ülkelerine, liyakata, adalete, kendilerine dair sahip oldukları umutlar da yok olup gitti. Sistem öyle güzel bir evrim geçirdi ki sonuç itibariyle azıcık okumuş, kendini geliştirmiş, başarılı herkes elitist ilan edilmekle kalmadı cahil, aptal, hırsız, kanunsuz, beceriksiz, ehliyetsiz kimselerin ödüllendirildiği bir Türkiye kuruldu. Ha bizim zamanımızda veya bizden önceki zamanlarda bunlar yok muydu, bu kurumlara sızamıyorlar mıydı, soruları çalmıyorlar, sahte diplomalar üretip bağlantılarını kullanarak istedikleri konumlara gelmiyorlar mıydı? Tabii ki yolsuzluk hep vardı, her siyasi görüşün kılıfına girip çıkar, her zaman sinir bozardı ama ortaya çıkartıldığında yargılanır ve cezalandırılırdı. Şimdiki gibi ayakta alkışlanmaz, cesaretlendirilmezdi. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim, ülkemizin akademisinin ben diyeyim son 20 yılı, siz deyin son 30-40 yılını ele alsak, alınan ünvanlar, yapılan atamalar, çizilen kariyer yolları hayali tarafsız uluslararası bir kurumca değerlendirilse misal, bugün sahip olunan ünvanların yarısı yürürlükten kalkar, tabii o ünvanlarla kazanılan paralar, imajlar, makamlar, çalınan hayatlar, verilen kararlar her zaman olduğu gibi hepimizin hayatından çalınmış olduğuyla kalır.

Şimdi bu damdan düşen yeni "rektörün" kariyerine de bir baksak okula girişi, üniversitedeki notları, hocaları, danışmanları, yüksek lisans ve doktora dönemleri, tezleri hepsi tek tek incelense çıkacak sonuçtaki şaşırtıcılıklardan o kadar eminim ki. Başka türlüsü mümkün değil, beyninin hakkıyla alamadıklarını zor kullanarak alabilenlerin çağında yaşıyoruz çünkü. Sırtını bir yere dayayan bu adam da diyor ki ne olacak birkaç haftaya unuturlar, zaten emrimdeki troller gerekli çalışmayı yapıyor günlerdir. Dijital akıncılar mıydı isimleri, siber atlılar mı, her ne haltsa. Bizim gibi "insan olan utanır" şiarıyla yetiştirilmiş bu ülkenin hâlâ büyük kesimi olan insanlar ise umutsuz ve üzgün bir şekilde olanları izliyor. Çünkü ben utanmazım diyene ne cevap vereceğimizi tam olarak bilmiyoruz sanırım. Ancak yıllardır süren bu düzenin de her yönünden tıkandığını, tıkandıkça da uygulamarının sertleştiğini, vahşileştiğini hepimiz gördük, görmeye de devam ediyoruz. Uyarılar çok haklı; adaleti, demokrasiyi yani meşru yolları tıkamak çok daha büyük, çok daha tehlikeli sonuçlar doğurur, doğuracak da. Herkese sopa göstererek gidilecek yolun da bir sonu var ve öyle sanıyorum ki bu yolun sonuna çok yakınız artık. Yolun sonundan sağ çıkar mıyız, sonrasında bir şeyler değişir mi düzelir mi bilemiyorum, bir öneki 2020 değerlendirmesi yazımda da dediğim gibi benim bir umudum yok artık ama istesek de istemesek de tüm bu süreci de yine hep birlikte yaşayacağız.


Melis ile çimlerdeyiz, bu kareyi de Meltem çekmiş, "eski günlerdeki gibi" diyerek paylaşmış Facebook'ta, 2013'te.

Yazının beni tek mutlu eden yanı olan Güney Meydan'da çekilmiş bu kareyle yazdıklarımı sonlandırayım. Tekrar hoş geldin 2021, sana da hazırız.

Pazartesi, Ocak 04, 2021

2020'nin Ardından

Yıllık değerlendirme yazısı yazmak blogger olmanın şanındandır diyor, 2021 yılının ilk yazısını 2020'deki şahsi deneyimlerim üzerine bir denemeye ayırıyorum.


Önce olumsuzdan başlayalım:

Geçtiğimiz yıl yapmaya çok heves edip de salgın sağ olsun yapamadığım en önemli şey ilk resmi kısa çalar albümümü yayınlamaktı. Hatta bunla ilgili planlamaları yapmış tam uygulamaya geçecektik ki Korona hayatımıza girdi; benim İstanbul'a gidiş gelişlerim çok  azaldı, stüdyo, kayıt, kapalı bir ortamda maskesiz şarkı söyleme, başkalarıyla birlikte bir şeyler üretme hayali de belki bu yıla, belki biraz daha ileri bir zamana kaldı. Hoş şarkılarını on on beş yıldır kaydetmeyen ve artık bu "hayalet şarkıcı" imajından içten içe hoşlanmaya başlayan bir insan olarak resmi yayınsız bir süre daha yola devam etme durumu çok dert değil ama yine de hayal etmişken başlayamamak biraz heves kırıcı oldu. Ne yapalım, en kötü ukdemiz böyle olsun. Bu hastalık, parasızlık, hukuksuzluk, akılsızlık silsilesi içinde geçen yılı büyük bir kayıp yaşamadan sağ salim atlatmak bile büyük başarıydı, darısı bu yılın ve memleketimizde yaşayacağımız giderek sertleşen her yeni yılın başına.

Şimdi de olumlulara veya benim olumlu gördüklerime geçelim:

Önce evden çalışma, bir süre sonra da kısa zamanlı çalışmanın hayatımıza girmesiyle (benim örneğimde haftada üç gün çalışmak) uzun yıllardır olmadığı kadar kendime ve yapmak isteyip de yapamadıklarıma vakit ayırabildiğim bir yıl oldu 2020. Tabii bunda doğru düzgün dışarı çıkamama, sosyalleşememe ve zamanımızı kısıtlı sayıda insanla genellikle de sadece evde geçirmemizin payı büyük.

Bol bol kitap okudum, özellikle iş yoğunluğu ve seyahat düzenim okuma alışkanlığımı kötü etkiler olmuştu, bu ev süreci, öncesindeki dönemi telafi etme fırsatı sundu bana. Kendimi ve çevremi daha çok okumaya teşvik etmek için okuduklarımın çoğunu Instagram'da da paylaştım hatta. Okumaya devam ederim ama bu paylaşımlara devam eder miyim bilmiyorum, birlikte göreceğiz.

Bol bol bisiklete bindim bir de bu yıl. Özellikle eve kapandığımız ilk süreçte böyle bir hareket lüksü (Antalya'da yaşamamız sağ olsun) bana çok iyi geldi. Hatta Merve ile de bisiklete bindik beraber bu yıl ilk kez. Sonunda bacanağım Hartwig'in bana emanet ettiği bisikleti içime sinen bir bakıma sokabildim. Neredeyse beş tamirci gezip nice kazık yedikten sonra tabii. Yine de tahminlerime göre 1000-1500 kilometre bisiklet sürmüşümdür bu yıl. 2021'de de her fırsatta bisiklete devam etmek istiyorum, yeni yılın ilk sürüşünü bugün yaptım bile. Üstüne denize de girdim, artık çok paylaşmasam da nerdeyse her güneşli gün deniz girmeye devam ettim geçen yıl.

Çok müzik dinledim, dinlediğim çoğu müziği Karşı Müzik için dinledim, müthiş işlere de denk geldim dinlediklerim arasında. Karşı Müzik'i de elimden geldiğince canlı tuttum ve bununla gurur duyuyorum. Bir de şu trtdinle.com sayesinde bol bol Radyo 3 dinledim evde, dinlemeye de devam ederim herhalde.

Sonunda yaptığım bir diğer şey ise Game of Thrones'u baştan sona izleyebilmek oldu bu yıl. Çok memnunum bundan. Merve ile başka diziler de izledik tabii. Modern Family'yi bitirdik mesela duygulana duygulana, sonra daha yeni Borgen'i bitirdik, kendimize acıyıp Danimarka siyasetinin naifliğine gülerek.

Merve ile hayatımızda hiç geçirmediğimiz kadar çok birlikte vakit geçirmiş olduk, çok da iyi oldu bu, ev arkadaşımı çok doğru seçmişim. Onun dışında bu yıl düzenli görüştüğümüz az ama öz isimler ise Fatma Annem, Ziya Babam ve Ilgın oldu.

Başka şeyler de oldu tabii 2020 boyunca ama bu yılı kafamda tarttığım zaman ve gelecekte buraya bakıp bu yılı hatırlamak istediğimde sanıyorum bu özet bana yeterli olur.

Son olarak ülkemin gidişatına baktığım zaman diyebilirim ki iğrenç bir tablo içinde yaşatıldığımız bir yılı daha geride bıraktık. Ne kadar uğraşsam da bu korkunç gerçeklerden kaçamıyorum, kulaklarımı tıkıyorum, gözümü kapıyorum ama yolsuzluklar, hırsızlıklar, ahlaksızlıklar, haksızlıklar yine bir delik bulup beynime işliyor. Çok zamandır her yaşadığımız yıl bir öncekini aratıyor memleketimizde, bu süreç dibe doğru daha böyle gidecek ta ki hep birlikte çakılına kadar, sonra tekrar seker yükselir miyiz, sanmıyorum artık. Konuşasım, yorum yapasım, doğruları anlatasım, umursayasım bile yok. Her neyse nelere alışmadık ki diyeyim tekrar. Tanrı sonumuzu hayır etsin.

Bu yıldan geriye kalan bazı kayıtlar:

Yağmurlar, İncelikler Yüzünden, Kimseye Anlatmadım, Kanatları Gümüş

Karşı Müzik'ten kıymetli birkaç içerik:

Karşı Müzik 2020 Değerlendirmesi Bölüm 1, Bölüm 2, Bölüm 3

Merve'den inciler:

Mimarlık 101 ve Mimar Merve Tosun Aksoy

En son ülkenin gidişatından bahsettim diye depresif bir ruh halindeyim sanmayın. Alıştım artık. Önemli olan giderek kararan bu günlerde kendime (ve yapabiliyorsam çevreme) bir şeyler katmak ve sevdiklerimle güzel zaman geçirebilmek. 2021'den ve muhtemelen gelecek diğer yıllardan bşaka bir beklentim, umudum yok. Herkese mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl diliyorum.