Pazartesi, Haziran 11, 2018

Tişörtlerin Kaderine Dair Bir Deneme


Tişört deyip geçmeyin ya da tişört deyip geçin, çünkü söylemesi eğlenceli bir kelime tişört. Dilimize İngilizce'den (Orijinali: T-shirt) geçtiği için içine "ş" girmiş "ö" girmiş, tonton dünya tatlısı bir hâl almış.

Peki acaba bir tişörtünüzü satın aldığınız ilk andan yani doğumundan onu çöpe attığınız son ana yani ölümüne kadar geçen süreci detaylıca incelediniz mi, o tişört neler yaşıyor, hangi aşamalardan geçiyor, hayatın ne gibi sillelerini yiyor, bu konuları düşündünüz mü? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Yazık tabii, ağzı var dili yok, tişört kim ki oturup da onu düşünesiniz.

Halbuki o size öyle mi yaptı? Yeri geldi terinizi emdi, yeri geldi göbeğinizi gizledi, yeri geldi üzerinize giydiğiniz kötü kumaşlı bir gömlek, kazak veya ceketle teniniz arasında siper oldu... Siz de en iyisi ona nankörlük etmeyin ve gelin en azından bu yazıyı okuyarak sevgili tişört kardeşlerimizin bizler için yaptıkları fedakârlıkları idrâk edip az da olsa gönlünüzü ferahlatın.

1. Evre: Raksıtar (rockstar) yılları


Tişörtü görüp, beğenip, deneyip aldığınız o ilk âna gidelim. İçiniz kıpır kıpır, sanki her gün o tişörtü giyecekmişsiniz gibi bir heyecan yaşıyorsunuz. Tişört azıcık düzgünse 2-3 sene giyilir, tabii giydiğiniz şehrin havasına, sizin terleyim kapasitenize göre bu vakit uzar da kısalır da. Bunlar özenli ilk günlerdir çünkü bu kısımda aldığınız tişörtü hep normalden biraz daha fazla güzel günlerinize ya da güzel görünmek istediğiniz günlere saklarsınız. Bu böyle bir mevsim gider aşağı yukarı, sonra normalleşme sürecine girilir.

2. Evre: Haftanın herhangibir gününün kostümü olma


İlk yedi giyimden falan sonra -ki bu da nereden baksanız iki aya yayılır- artık tişörtünüz normalleşmiştir. Yani misal bir salı günü o tişörtü giyip işe gidebilir veya bir cumartesi günü azıcık hava almaya çıkarken, üzerinde uzun süre düşünmeden o tişörtü seçebilirsiniz. Zaten dolabınızda böyle bir kategori de vardır. Bu kategoride genelde beş ile on arasında tişört hep üst üste durur ve renksel bir kriz olmazsa en üstte hangisi varsa o sırayla giyilir. Bu ikinci evre ilk evreden daha uzundur tabii, tişörtün de giyim sıklığı bu süreçte artabilir.

Önemli Ara Not: Buradan itibaren aşağıdaki evrelerde, tişörtler ütülenme haklarını kaybederler. Sadece yıkanır, asılıp kurutulur ve en fazla elle düzeltilmek suretiyle katlanırlar. Bazen üçüncü evre yanlışlıkla ütülenebilir.

3. Evre: Deniz tişörtlüğü


Malum ben Antalyalı olduğum için bu tanımı deniz tişörtü olarak yaptım ama siz deniz yerine bakkal, bisiklet, sokakta spor gibi başka tanımlar da koyabilirsiniz. Tişört bu evrede o ilk aşkınızı kaybetmiş, ardından gelen normalleşme sürecini de tamamlamış ancak tam olarak da unutulmamıştır. Belki biraz solmuş, belki biraz yakası falan kaymıştır ama hâlâ insan içine çıkacak durumdadır ve o ilk zamanlardaki "özel günler" veya "gündelik kullanım" yerine artık "kirlenebilir" ve "daha sık yıkanabilir" etiketlerine sahip olmuştur. Deniz dememin sebebi bu tişört artık tuzlanma ve tuz izine dayanıklıdır, spor ve bisiklet konusunda da aynı konu ter izi için geçerlidir. Bakkal konusunda hiçbiri geçmez, çünkü bakkala gidişin günahı olmaz. Uykusuzluk, ayılamama, açlık... Bakkala gitme böyle bir şeydir, bu konuya ayrı bir makalede değinmek lazım.

4. Evre: Ev tişörtlüğü veya pijama üstlüğü


Ev tişörtlüğü aslında bir tişörtün artık insan içine çıkamaz hâle gelişinin ilanıdır. Ciddi oranda yaka kaymaları, sökük ve delikler, çamaşır suyu lekeleri, aşırı solma gibi farklı coğrafyalarda farklı sebepleri olur ev tişörtlüğüne geçişin. Ama sahip ile tişörtün arasındaki en samimi ilişki de bu sürece denk gelir. Öyle ki dolabı açar hiç düşünmeden bu tişörtü giyersiniz. Banyodan çıkan temiz vücut da bu tişörtü sever, ikinci banyosuz günündeki terli olan da. Açık renkli olan tişörtler bu noktada pijama üstü olarak kullanılmaya daha teşnedir. Ev tişörtü diyorum ama aile dışında eve biri gelince de bunlar giyilmez, yanlış anlaşılmasın.

Önemli Ara Not 2: Değerli dostlar buradan yukarıdaki evrelerde, yani ilkini geçiyorum, ikinci, üçüncü ve dördüncü evrelerde daima bir acil durum olursa tişörtünüz bir üst evre için de kullanılabilir. Misal ev tişörtü var acele yumurta gerekti, onla bakkala gidilir. Bir diğer örnek bisiklet tişörtünü giydiniz sokaktayken bir arkadaşınız aradı "gel şurada bir kahve içelim" dedi, bunlar olabilir. Veyahut önemli bir buluşmaya gideceksiniz ama geç kaldınız raksıtar tişörtü yerine haftanın herhangibir günü tişörtünü hızlıca geçirip çıkabilirsiniz. Ama şimdi geçeceğimiz evre beş, dönüşü olmayan yolun başıdır, oradan sonra bir üst evreye yükseliş olmaz, sadece bir alta düşüş olur.

5. Evre: Toz bezliği


Hepimiz bu travmayı en az bir kere yaşamışızdır. Annemiz eskiyen ama bizim hâlâ bir sonraki evreye geçmesine kıyamadığımız tişörtü bir gün beklenmedik bir anda bir şafak operasyonuyla önce ortadan yok eder. Biz bir iki sorarız, sonra zaten biraz da gözden düşmüş olan bu tişörtü unutur, peşini bırakırız. Aradan bir mevsim falan geçer, bir gün yere dökülen bir suyu silmek için "oğlum koş bez getir" denmesiyle ve bizim koşup bezlerin olduğu dolabı açmamızın takip ettiği sürecin sonunda o acı gerçeği görürüz. Artık o tişörtümüz toz bezleri ile beraber ve hatta onlardan biridir. Şanslıysa kesilip biçilmemiş, orijinal hâlini korumuştur; değilse önünden arkasından iki ayrı kare / dikdörtgen parça olarak kariyerine devam ediyordur. O saatten sonra anneye karşı gelmek anlamsızdır, maç kaybedilmiştir. Tişörtün bu evredeki ömrü yine kumaş kalitesi, su emebilirliği ve nemliyken kokma tarzına göre belirlenir.

6. Evre: Vefat


Toz bezliği de bir yere kadar, Âl-i imran suresinde bahsedildiği üzere nasıl her canlı ölümü tadacaksa, bazı cansızlar da ölümü tadar. İşte sevgili tişörtümüz de onlardan biridir. Toz bezliği seviyesinde çileler çeken; deterjanlara, su akıntılarına göğüs geren o zarif tişört sonunda şişer, kabarır, sertleşir, tahta bezi hâline evrilir. Artık neredeyse kolalanmış bir hâl almış bu arkadaşımız bu saatten sonra toz almak, yer silmek için de işlevsiz bir durumdadır. Önce esneklik, sonra emilgenlik, en son da dayanıklılığı yok olur gider ve bir gün ona da çöp poşetinin yolu görünür. İşte o gün oturup o tişört ile geçirdiğimiz güzel günleri yâd etmek biz insan ırkının, tekstil dostlarımıza bir borcudur. Bari bu borcu kapayalım.

Sözün özü, tişörtler bizim her şeyimiz, onlarsız çıplağız. Bunun bilincinde olalım, çok geç olmadan tişört dostlarımıza gereken önemi verelim.

Perşembe, Mayıs 17, 2018

1. Akra Caz Festivali Veya Başka Bir Deyişle Şehirde Caz Var!


Antalya'ya tekrar yerleşeli tam bir yıl oldu. (Bu da güzel konuymuş, bununla ilgili de ayrıca yazarım.) Bu geride bıraktığımız bir yıl boyunca buradaki bazı yazılara da yansıttığım üzere Merve ile elimizden geldiğince farklı farklı mekanlarda pek çok konsere gitmeye gayret ettik. Buradaki en büyük amacımız da kendimize gönül rahatlığıyla müdavimi olacağımız, oradaki her etkinliğe endişe duymadan gideceğimiz mekanlar tespit etmekti.


Gelin görün ki, birkaç tane istisnai durumu bir yana koyarak söylüyorum, her gittiğimiz konserden hüsranla döndük. Keyfimiz yerine gelsin hayalleriyle evden çıktık; sinirimiz burnumuzda, kavga etmeye yer arayarak eve geri girdik. Kimi zaman mekanların basıklığı, kimi zaman ses sisteminin kötülüğü, çoğu zaman seyircilerin müzik dinleme adabından bihaber oluşu, kimi zaman saatlerce ayakta bekletilmek gibi tadımızı kaçıran nice sebep oldu. Artık tanıdıklarımızın konserleri değilse veya konser bugüne kadar gitmediğimiz (henüz bir şans verebileceğimiz) bir mekanda olmuyorsa, konsere gitmez olmuştuk son aylarda. Sevdiğimiz veya merak ettiğimiz müzisyenler Antalya'ya gelmeye devam ediyor ama biz konserlerin yapılacağı mekanları öğrendikçe dinlemeye gitmeme kararı alıyorduk.


Sonra geçtiğimiz ay sanırım bir anda Akra Caz Festivali'nin tanıtımlarıyla karşılaşmaya başladım. Festivalde sahne alacak müzisyenlerin isimleri Merve'yi de beni de hayli heyecanlandırdı, Merve'nin o tarihlere denk gelen doğum gününü de fırsat bilip bir çılgınlık yapıp henüz olmamış çocuğumuzun rızkını yatırdık kombineye. İkimizde de bir gerginlik var ama "ya bu da iyi bir etkinlik olmazsa", "ya yine sinirlerimizin bozulduğuyla kalırsak" diye. Bir de milyon dolar yatırdık biletlere, sürekli dua ediyoruz, ne olur güzel olsun diye. Buradan sonrasını önce genel etkinliğe dair yorumlarımı sıralayıp ardından konser konser anlatacağım.


2 Mayıs Çarşamba günü oldu, Merve ile heyecanımız ve gerginliğimiz elle tutulur boyuttaydı, neyse otele geldik. Her virajda karşımıza çıkan mavi tişörtlü ve yapmacık değil, gerçekten güler yüzlü görevliler bizi otelin yanından arkadaki etkinlik alanına yönlendirdiler. Otelin bahçesinde ve etkinlik alanına giden yolun kenarında da "Şehirde Caz Var" tabelaları bir başka yönlendirme görevi görüyordu. Zaten Akra'nın arkasına dönünce şehrin en güzel manzaralarından biri önünüze seriliyor. Bey Dağları, Antalya Körfezi, kocaman güzel bir Türk Bayrağı, biraz daha yola devam edince de etkinlik alanının girişine geliyorsunuz. Girişin sağında hayli muntazam bir bilet, davetli, basın bölümü, yine girişte kalabalığın birikmesini engelleyecek sayıda şerit ve güler yüzlü kontrol görevlisi ile içeriye girdik. Alanın düzeninden de bahsedeyim çünkü gelişi güzel çimlere dikilsinler veya armutlara yayılsınlar tarzı bir açık hava festivalinden çok daha hoş, biraz daha misafirleri otelci gözüyle ağırlamaya yönelik bir düzenleme ile karşılaştık.


Sahne sırtını Erdal İnönü Parkı tarafına vermiş, arkasında palmiye ve hurma ağaçları var, konser alanında da birkaç tane var bu güzel insana tatilde hissi veren ağaçlardan. Sahnedeki müzisyenler hem dağ, hem deniz, hem de gün batımı manzarasını tam olarak görebilecek bir açıdalar. Bu da çok güzel, önceden de belirttiğim gibi Antalya'ya konuk olan onlar, biz değiliz. Sadece seyircinin konforu ve keyfini düşünen pek çok organizasyon umarım bu örnekten ders çıkartır kendine. Sahneye doğru diklemesine uzanan, uzun hafif S kıvrımlı masalar var sahne önünde iki sıra kadar. Bu masalar hem elinizdeki eşyaları, hem de aldığınız içecekleri koymanız için müthiş, ayrıca aynı etkinliğe gelen onlarca insanla da samimi bir aile ortamına sokuyor sizi, aynı masayı paylaşıveriyorsunuz. Bu arada her etkinliğin girişinde bir içecek kuponu veriyorlar, ayrıca su olsun, kuruyemiş olsun bunlar ikrâm. Yine otelcilik deneyimi ya da kaliteli organizasyonculuk hareketleri bunlar hep. Uzun masa sıralarında sonra ufak stantlar var, ondan sonra da ihtiyar veya hasta konuklar için oturma alanları düşünülmüş ki bizim de işimize yaradı burası bir gece. Sahne de güzel, boyutları tam ideal. Ne sanatçılar minicik kalacak, ne de sıkış tepiş olacaklar, sahne önüne güzel çiçekler konulmuş. Barlar, karınca gibi yorulmaksızın masaların arasında gezen ve sürekli etrafı toplayan görevliler, aydınlatmalar, masalardaki broşürler, her detay gerçekten titizce düşünülmüş. Sahne ışıkları ve sesler de ayrıca çok çok iyiydi. Hiçbir konserde sesle ilgili bir bulanıklık, karmaşa, uğultu, kısıklık, açıklık yaşamadık. Etkinliğin bence kalitesini en çok artıran kısmı da bu ses güzelliğini yakalamaları ve sürdürmeleriydi. Genel bilgilendirmeyi yapabildiysem şimdi de tek tek konserlere geçmek isterim.



Ne diyorduk 2 Mayıs Çarşamba, mekana girişimizi yaptık, konserleri beklemeye başladık. İlk olarak saat 20.05'te Akra Jazz Band sahneye çıktı. (Bu arada bu dakiklik etkinlik boyu devam etti, muzzam bir detay daha!) Antalya'da yaşayan müzisyenlerden oluşan bu ekip Akra'da düzenli olarak da sahne alıyor sanırım. Akra Jazz Band sahneye çıkmakla kalmadı, adeta altmışların yetmişlerin Amerikan cazcılarını andıran büyük trompetçi İmer Demirer ve Motel ATM albümünü çevire çevire dinlediğim saksafoncu Serhan Erkol'u da sahnelerine konuk etti. Altı yedi şarkı çaldılar, içinde Serhan Erkol'un albümünden de bir şeyler vardı, klasiklerden de. Gerçekten böyle dolu dolu güzel güzel caz duymak kulaklarımıza ve ruhumuza o kadar iyi geldi ki. Bir de acaba ses nasıl olacak, her şey yolunda olacak mı gerginliğimiz vardı dediğim gibi. Bu gerginlik ilk şarkının ardından "her şey çok güzel" olacak rahatlığına bıraktı yerini. Akra Jazz Band'i de isim isim sunmak ve festivali caza yakışır şekilde başlatmalarından ötürü kendilerini bir kez de buradan tebrik etmek isterim. Grup trombonda Ozan Çelikel, gitarda Çağlayan Yıldız, piyanoda Thomas Lewicki, basta Barış Kıratlı ve davulda Burak Yavaş'tan oluşuyor. İlk konserin ardından sahneye Yekta Kopan çıktı ve festivalin açılış konuşmasını yaptı. Kendisini zaten Motto Müzik ve Noktalı Virgül'den ötürü çok severiz ailece, bir de tam olarak aklımızdan geçenleri ifade etti. Bu etkinliğin Antalya, İstanbul değil dünya standartlarında iyi bir etkinlik olduğunu söyledi ve bu gecenin 20-25 sene sonra dönüp "biz bu festivalin başlangıç gecesinde oradaydık" denilecek bir gece olduğuna inandığını belirtti.



Kısa bir sahne toparlanması ve yeniden kurulum arasından sonra sahnede önce ekibi, ardından Yasmin Levy belirdi. Uzun yıllardır canlı olarak dinlemeyi en çok istediğim isimlerden biridir kendisi, İstanbul'da bir ya da iki defa teğet geçmiştim konserlerini. Benim için de, yıllardır bolca dinlettiğim Merve için de büyüleyici bir deneyimdi kendisini sahnede izlemek ve dinlemek. Çok karizmatik bir insan, icrâ ettiği müzik ve icrâ ediş tarzı zaten şahane. Sahnede Levy'ye vurmalılarda Ishay Amir, gitarda Yechiel Hasson, üflemelilerde Amir Shazar, tuşlularda Nadav Biton, davulda Matanel Ephrat ve elektrik gitarda Adam Ben Amitai eşlik etti. Bilemiyorum, ömrüm boyunca en büyülenmiş olarak dinlediğim konserlerden birini yaşadım sanırım. Sona doğru Levy'nin bizlere "haydi artık gidin uyuyun" demesini ayrıca takdir ettim, konserin bitiminde alkışlara iknâ olup bize bir iki şarkı daha lütfetmesini de. İlk gün böyle şahane geçti ve bizi sonraki günlere karşı daha da heyecanlandırdı.



4 Mayıs Cuma akşamı ise Antalya'da dinlemenin bayağı inanılmaz olduğu bir başka ekip vardı karşımızda: Electro Deluxe! Bu konserde Merve'nin annesi ve babasının yanı sıra pek çok lise arkadaşımız da bizleydi, hatta Ebru da zaman zaman bize katıldı. Tek kelimeyle muhteşem bir konserdi! Canavar gibi müzik, canavar gibi enerji, yakışıklı abimiz James Copley bir de üstüne tıraş da olmuş mu, muazzam geceydi vallahi. Bir de konsere favori şarkımız K.O. ile girdiler, bizi içten fethettiler. Klasik bir Fransız olarak konserin bir yerinden sonra "sahnenin önü hep erkek dolu, biraz da kadınlar buraya gelsin" anonsunu da geçti yakışıklı abimiz. Hoş bunu deyip onca kadını sahnenin önüne doldurmasa bile, kadınlı erkekli hepimiz kendisine vurulmuştuk hâli hazırda. Konser sonrası fotoğraf çektirmek için sahnenin yanına gelen ekibi de kaçırmadık, liseli dostlar ve Ebru ile etraflarını sardık. Funk'ı hücrelerimizde hissettiren ve "canlı müziğe inanın" diyen bu canavar ekibi isim isim de yazmak isterim. Solist James Abimiz ile birlikte, Electro Deluxe saksafonda Thomas Faure, basta Jeremie Coke, klavyede Gael Cadoux, davulda Arnaud Renaville, trompette Vincent Payen ve trombonda Bertrand Luzignant'tan oluşuyor. Evet ikinci gecenin sonunda tam anlamıyla bir "ikide iki" yaşıyorduk ve Antalya'daki konserler için "evet sonunda şeytanın bacağını kırdık" diye bağırıp birbirimize sarılıyorduk Merve ile. Gözlerimizden mutluluk gözyaşları süzülüyordu. Hayır süzülmüyordu, burayı abarttım.



5 Mayıs akşamı biz bir düğüne gittik, biletlerimizi Merve'nin annesi ve babasına emanet ettik onlar da Çıplak Ayaklı Diva olarak da bilinen Cesaria Évora'ya saygı için kurulan ve divayla birlikte çalışan müzisyenlerden oluşan Cesaria Évora Tribute grubunu dinleyip bize aktardılar. Güzel bir konser olduğunu vurguladılar, böylece etkinliğin en Latinli gecesini kaçırmış olduk, umarım kendilerine başka bir zamanda, başka bir yerde denk gelir, kendimizi affettiririz. Festivaldeki tek firemiz (fayır) bu geceydi. Ah durun, bir diğer firemiz de 3 Mayıs akşamüzeri Yekta Kopan'ın moderatörlüğünde gerçekleşen Şehir, Caz, Festival söyleşisiydi. İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, caz sanatçısı Şenay Lambaoğlu ve tiyatrocu Selçuk Yöntem'in eminim pek keyifli geçen sohbetlerine işle ilgili bir saçmalıktan ötürü gidemedik.



Derken sonraki haftanın Çarşamba akşamı geldi çattı yani 9 Mayıs. "Merve ne olur erken gidelim, tıklım tıklım olur!" diye yalvarmamla normalden biraz daha erken gittiğimiz konser Fazıl Say konseriydi. İyi ki de öyle yapmışız. İlk olarak sahneye Fazıl Say çıktı ve Türkiye'nin en güzel sesli kadınlarından biri olan Serenad Bağcan ile birlikte İlk Şarkılar'dan eserler seslendirdiler. İki ayrı devi, hatta hayal kahramanı gibi insanı sahnede görmek muazzamdı. Fazıl Say'ın birbirinden büyük Türk şairlerinin eserlerini bestelemesi ve bunları şarkı formatında insanlara sunmasındaki idealizm beni hep etkiliyor ve etkileyecek belli ki. Son şarkıdan önce Serenad Bağcan birkaç kelam ederken dünyanın en havalı böcekten korkuşunu yaşadı, tam bir operacı sesi çıkartarak. Böcek de büyük korkmuştur eminim, Serenad Hanım da tüm dinleyenler de koptu, unutulmaz bir an oldu hepimiz için, umarım kaydı da vardır. Ardından Fazıl Say tek başına bazı klasik eserlerin caz düzenlemelerini çaldı, sonrasında sahneyi son projesini seslendirmek üzere Ece Dağıstan, Güvenç Dağüstün, Hakan Güngör, Volkan Hürsever, Gürtuğ Gök, Derya Türkan ve Ediz Hafızoğlu'na bıraktı. İkinci kısım yani Güz Şarkıları faslı da böylece başladı ve müthiş bir etkileyicilikle sürüp bitti. Antalya Fazıl Say'ı hayli özlemiş, bunu bitmeyen alkışlardan kolaylıkla anlayabilirdiniz. Bir gece daha şahane geçmişti.



11 Mayıs Cuma gecesine geldiğimizde sevdiğimiz ve bolca dinlediğimiz iki ayrı ekip vardı sahnede. Önce Elif Çağlar Quartet sahne aldı. Elif Çağlar'a sahnesinde, piyanoda Çağrı Sertel, kontrbasta Volkan Hürsever ve davulda Ediz Hafızoğlu eşlik ediyordu. Kesinlikle muazzam bir caz solisti Elif Çağlar, bir de üzerine dünyanın en sevimli insanlarından biri, şarkılarının ve düzenlemelerinin kalitesi ise bambaşka bir seviyede. Çok keyifli bir konser yaşattı dinleyicilerine, iyi ki kendisini Antalya'da böyle güzel bir sahnede ağırlayabildik. Ardından Ediz Hafızoğlu'nun Nazdrave & Friends projesi sahneye çıktı. Ediz Hafızoğlu'na sahnede birbirinden iyi müzisyenler eşlik ediyordu. Barış Doğukan Yazıcı'nın trompette, Engin Recepoğulları ve Serhan Erkol'un saksafonda, Ercüment Orkut'un tuşlularda, Cem Tuncer'in elektrik gitarda ve Orhan Deniz'in basta olduğu ekibi yer yer Ülkü Aybala Sunat ve Jülide Özçelik güzel sesleri ve şarkılarıyla taçlandırdılar. Kulağımızın yine caza, daha doğrusu güzel müziğe doyduğu bir gece oldu. Üstelik Türk müzisyenlerden oluşan böyle canavar ekipler beni ayrıca heyecanlandırıyor, dünya standardında işler yapabildiğimize kanıt niteliğinde. Nazdrave'yi oturarak dinleyebildik, günlerdir ayakta dikilmenin verdiği bel ağrılarımız sağ olsun ama oturma yerleri de hem güzel hem sahneyi gören açıdaydı neyse ki! İşte bunlar hep "yaşlılıque".



Derken geldik son geceye yani 12 Mayıs Cumartesi gecesine. Bu kez Ayşe bizle birlikteydi, önce Akra Jazz Band sahneye çıktı tekrar, bu kez üstat Neşet Ruacan'ı konuk ettiler sahnelerinde, yine hayli güzeldi konserleri. Ardından festivalin son konseri yani Dany Brillant konseri başladı. Bu Fransızlarda ayrı bir hava var gerçekten de, o kadar yüksek bir sahne enerjisi vardı ki adamın anlatamam. Biraz daha Akdeniz apaçisi tarzındaydı tabii abimiz, şarkıları da aynı çizgide kıpır kıpır. Sonra salsa yapmak üzere sahneye bir kadın dinleyici davet etti, adeta kareografi hazırlamışçasına sahneye çıkan bir abla izleyen herkesi büyüledi. Zaten iş ondan sonra koptu, bizim zampara Dany (Türkçe bilmiyor ya ne desem olur artık) her şarkıda sahneye 5-10 tane daha kadın dinleyici davet edip hepsiyle dans etti, ortamı iyice ateşledi. Yerimizde hiç duramadığımız bu şahane konserle festivali bitirdik hasılı kelam.



Özetle Akra Caz Festivali'nin ilki yani başlangıcı her yönüyle muazzam geçti. Bir Antalyalı olarak bu tip organizasyonlarda kendimi ev sahibi gibi hissediyorum genelde ve ilk kez konuk edilen müzisyenlere karşı kendimi mahcup hissetmedim, aksine etkinliğin kalitesinden gurur duydum. Bu işte emeği geçen herkese ve sahnede edilen teşekkürlerden duyduğumuz kadarıyla bu etkinliğin mimarı Kadir Dursun'a, güzel kentimize bu denli vizyonlu bir iş kattıkları için minnettarım. Akra zaten yaptığı birbirinden inanılmaz etkinliklerle bana sorarsanız bir otel gibi değil, şehrin en aktif kültür sanat kurumu gibi çalışıyor, nazar değmesin, çok vizyonlu işlere imza atıyorlar. Seneye Haziran'daki festivale biletler satışa sunulduğu an yine kombine almakla kalmayıp tanıdığım Antalyalı olsun olmasın herkesi bu etkinliğe gelmeye ikna edeceğim. Seneye beklediğim sanatçılar arasında Sade ve Haris Alexiou da var; tamam belki çok cazcı isimler değiller ama beklentim arşa çıkmış durumda. Bir de Kültür Bakanı olduğum zaman bu tip vizyonlu etkinliklere Turizm Bakanlığını da ikna ederek dev bütçeler ayıracağım, bunu da buraya not etmiş olayım.

Pazar, Mayıs 13, 2018

Tesadüfler Ne Büyüktüler, Ne Kadar Basit Göründüler *


* Aceleci ve meraklı okurlar için bir bilgilendirme yapayım, yıldızın açıklamasını yazının sonuna bırakacağım.

---

Bazı olaylar oluyor, bazı haberler geliyor, bazı şeyler görüyor ve sorguluyorum; her şey nasıl da bu kadar birbiriyle bağlantılı diye.

Ömrümün ciddi bir bölümünde şu soruyu kendime sordum, bu hayatta yaşadıklarımızdan veya olan olaylardan ne kadar sorumluyuz veya başka bir deyişle yaptığımız şeyler olayların akışını etkileyebilir mi?

Tabii bunlar binlerce hatta on binlerce yıllık sorular, cevabını kimsenin tam olarak veremediği ve herkesin zamanla kendine yakın bir açıklamanın arkasında pozisyon aldığı konular. Kimi zaman (hepimizin de ara ara hissettiği gibi) ne yaparsam yapayım yaşanılanları değiştiremiyormuşum hissi içinde kalıyorum, kimi zaman da tam aksine yahu yaptığım en ufak hareket bile ne kadar kritik ve ne kadar çok şeye sebep oluyor diye düşünüyorum. Bu iki düşünceden herhangi biri henüz diğerine karşı kesin bir zafer kazanmadı yine de...

Belki de tüm yaşanılan olayları geçmişe doğru düşünüp garip bağlantılar kurmayı sevmemden oluyordur her şey veya kendimi dünyanın merkeziymiş gibi değerlendirme tarzımdan. Yine de kendimi pek çok olayda, ilişkide, hikâyede farkında olarak veya olmayarak bir rol almışım gibi buluveriyorum işte. Bu roller iyi mi kötü mü, önceden iyiydi de sonra mı kötüleşti, önceden anlamsızdı da yarın mı anlama bürünecek, işte bu sorular içimi kemirmeye daima devam edecek sanırım.

Misal bir insanı başka bir insan ile tanıştırmak hem çok güzel hem çok tehlikeli aynı zamanda. O tanışmadan doğan ilişki, o iki kişinin birbirine tanıştırabileceği bilinmez sayıdaki başka insanlar, o ilişkilerin yaratabileceği etkiler falan derken bir anda kendinizi Hitler'in doğumuna sebep olmuş da bulabilirsiniz, Sezen Aksu'nun müziğe başlamasına ilham vermiş de...


Bu düşünme tarzı aklıma hep Bilbo'nun ve Frodo'nun yola ve yolculuğa bakış açısını getirir. Yola çıkmak tehlikeli iştir der Bilbo. Misal kapınızın önündeki patika ile Yalnız Dağ'a giden yol aynı nehrin kolları gibidir tarzı bir benzetme yaparlar kitapta. Eğer dikkatli olmazsanız su sizi hiç beklemediğiniz bir yere sürükleyebilir, tüm o kılcal damarlar birleşip bir büyük nehre dökülecektir illa ki.

İşte o yol ayrımlarının köşesindeki bu yana gidin tabelası gibi hissediyorum kendimi bazen; üzerimde garip bir sorumlulukla acaba bu yönlendirme iyi mi oldu diye düşünüp duran...


** Başlık açıklaması: Sevgili Vera'nın Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sından esinlenen ve aynı ismi taşıyan çok güzel bir şarkısı var, başlığımız da o şarkının nakaratının giriş sözlerinden. Vaktiyle beraber bir kayıt yapmıştık kendileriyle yukarıda göreceğiniz üzere, hatalarıyla sevaplarıyla güzel bir anı oldu, albümlü hâline ise buradan ulaşabilirsiniz.

Cumartesi, Ocak 13, 2018

Hızlı Bir 2017 Değerlendirmesi, Bir Konser, Bir Yazı Duyurusu ve Nice Müzikli Bağlantı


Önce dedim ki oturayım eski günlerdeki gibi bir sene sonu değerlendirmesi yapayım burada, sonra yazdım yazdım sildim. 2017'ye dönüp bakınca değerlendirilecek tek bir olay görüyorum o da Antalya'ya yerleşmemiz. Değerlendirmemin sonucu da şöyle: Çok iyi oldu. Artık önümüzdeki yıllara bakmanın zamanı geldi. Hahah.

İki tane önemli duyurum var, onlarla başlayayım sonra pek çok müzikli bağlantı bırakacağım aşağıya, isteyenler dinlesin diye.

1.

25 Ocak Perşembe akşamı saat tam 19.30'da Antalya Kültür Sanat'ta Antalya'daki ikinci resmi konserimi gerçekleştiriyorum, mühim dostlar olacak yanımda, 19.00'da orada olmalısınız, açıklama yazısını da şöylece iliştireyim:

---


Baharın geçmesi ve kışın gelmesi, 2017’nin bitmesi ve 2018’in başlamasıyla Antalya Kültür Sanat’ın kapıları ikinci kez Emir Aksoy’un müziğine açılıyor. AKS’ta gerçekleşecek ikinci konserinde bu kez Aksoy’a sahnede değerli müzisyen Fethi Can Köse de gitarıyla eşlik edecek. Konserin bir diğer sürprizi ise birkaç şarkılığına güzel sesiyle ikilinin konuğu olacak Gözde Çerkez. Dinleyenlere ilk konserden farklı bir deneyim sunma niyetindeki Aksoy, bu konserin repertuvarını oluştururken ağırlığı ilk konserde icra etmediği bestelerine ve yine ilk konserde yorumladıklarından farklı şarkılara veriyor. Antalyalı müzikseverlere ise ondan fazla yıl, birçok şehir ve bambaşka deneyimlerin ardından yolları tekrar aynı sahnede kesişen bu lise arkadaşlarının anlatacakları hikayeleri dinlemek kalıyor.

Biletler AKS gişelerinden temin edilebilir.

Emir Aksoy: 1988 yılında Antalya'da doğdu. İlk ve orta öğretiminin ardından liseyi de Antalya'da tamamlayan Aksoy, 2005 senesinde üniversite eğitimi için İstanbul'a yerleşti. Üniversite, iş hayatı ve müzikle dolu dolu geçen 12 yılın ardından geçtiğimiz Mayıs ayında tekrar Antalya'ya yerleşen Aksoy, bu uzunca aradan sonra Antalya'daki dinleyicileriyle tekrar buluşacak olmanın heyecanını yaşıyor.

1998 yılında kurulan ilk grubu Zebani'den bu yana Aksoy sırasıyla Adem Tolunay Anadolu Lisesi Okul Orkestrası, Kallavi, TRT İstanbul Radyosu Türk Sanat Müziği Gençlik Korosu, Emir Bey, Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü Korosu ve Sakareller başta olmak üzere pek çok müzik projesi ve topluluğunda kurucu, solist, korist veya gitarist olarak yer aldı. Emir Bey'in ardından 2014'ten bu yana müzikal yolculuğuna kendi adı altında "Emir Aksoy" olarak devam eden sanatçı on yıldan fazla zamandır biriktirdiği bestelerini, sevdiği diğer şarkılarla birlikte bazen tek başına bazen de değerli müzisyen dostlarıyla beraber icrâ etmekten büyük mutluluk duyuyor.

Fethi Can Köse: 1989 yılında Antalya’da doğdu. Müzikal yolculuğu 12 yaşında klasik gitarla tanışmasıyla başladı. Lise yıllarında yakın arkadaşlarından oluşan ve ağırlıklı olarak 80’ler rock müziği icra eden Keşke adlı grupta elektrik gitar çaldı. Üniversitede müzik çalışmalarına ağırlık veren müzisyen uzun bir süre Turgay Öztoplu ile müzik teorisi, caz armonisi ve gitar teknikleri üzerine çalıştı. 18. ve 19. İzmir Avrupa Caz Festivali atölyelerine katılıp, festivalde sahne alan sanatçı daha sonra İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) desteğiyle İtalya Siena National Academy of Jazz’da düzenlenen "Kind of Blue" atölye çalışmalarına burslu olarak katılmaya hak kazandı. İtalya dönüşü Klasik Türk Müziği’ne ilgi ve merakı artan sanatçı ud, cümbüş ve perdesiz gitarla ilgilenmeye başladı. Halen Mevlüt Mutlu ile ud çalışmalarına devam eden Köse müzik türünden bağımsız olarak icrasında sade, doğal ve yöresel tınılar yaratmayı amaçlıyor.

&

---

2.

beehy.pe için yazdığım ve uzun zamandır üzerinde mesai harcadığım Türkiye'den 2017 albümleri yazım yayınlandı. Konuyla ilgili sosyal medya hesaplarımda şöyle bir duyuru metni yazdım, hem yazıyı hem de paylaştığım metni buraya da iliştirmek isterim:

---


Yılın en sevdiğim zamanı geldi ve beehy.pe'ın dünyanın dört bucağındaki müzik yazarları kendi ülkelerinin yıl sonu dökümlerini yaptılar, yapıyorlar. Bu da bu platformu takip eden yine dünyanın her yerindeki müzik dinleyicileri ve kâşifleri için güvenilir kaynaklar tarafından önlerine sunulmuş kaliteli tavsiyeler demek. Ben ülke ülke gezmeye başladım bile, siz de buyurun gezin derim: http://beehy.pe Daha gelecek olanlar da var. 

Gelelim benim Türkiye listeme, yazının formatı gereği bir giriş kısmı yok ben de bari buraya yazayım girişimi dedim. Öncelikle belirteyim ki bu liste her şeyden çok benim denk geldiğim müziklerden oluşuyor, haliyle şahsi zevklerime göre şekillendi. Zevkim dışında birkaç unsura daha dikkat ettim, ilki liste kısa veya uzun fark etmeksizin sadece albümlerden oluşuyor, yani teklilere bu listede yer veremedim. Bir yandan iyi de oldu yoksa liste dünyanın sonuna kadar uzardı, kendi bloğumda zaten "Karşılaştığım Müzikler" başlığı altında tekli, albüm ayırt etmeksizin neredeyse tüm sene boyunca karşıma çıkan her şeye değinmiştim. İkinci kriter ise sayfanın yavaşlamamasıydı, bu sebeple beğendiğim albümlerin bir kısmını da listenin altına açıklamalar yapmaksızın yerleştirdim. Bu liste senelik bir dökümdür iddiasında değilim haliyle ama içinde bu sene Türkiye'de meydana gelmiş ve pek çoğuyla hiçbir popüler mecrada karşılaşmadığınızı düşündüğüm muhteşem işler var. Okuyun, dinleyin, yeni müzikler keşfetmeyi seven veya Türkiye sahnesine merakı olan Türk veya yabancı arkadaşlarınıza ulaştırın, böylece güzel müzikler de kendi çabalarımızla bir tık daha yollarını bulmuş olsun. Sevgiler, saygılar ve herkese müzik dolu, mutlu, huzurlu, apaydınlık yıllar!

---

2018'in ilk haftalarından duyurularım bu şekilde. Şimdi aşağıya pek çok müzikli bağlantı bırakacağım, ilk fırsatta da bu şarkıları YouTube ve Spotify'daki #KarşılaştığımMüzikler listelerime ekleme niyetindeyim, dinleyin, keşfedin, fark edin, beğenirseniz başka beğenebileceklerle bu müzikleri paylaşın ve yayın diye. 2018'in ikinci yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın!


Bunlar ise sadece son günlerin işleri değil daha zamansız müzikli bağlantılar. Aynı zamanda sadece yerli sahneden değil, dünyanın farklı diyarlarından da bir şekilde karşıma gelenler:

Cumartesi, Aralık 09, 2017

Aşağı Yukarı Bir Son Çeyrek Dökümü


Uzun yılların ardından bu yazıda burayı yine biraz günlük gibi kullanmak istiyorum. Blogun adı zaten Gözümün Seyir Defteri, haliyle o seyir defteri özelliğini istediğim an tekrar hayata geçirmek de bu sayfanın tek yazarı olarak benim tekelimde. Karşılaştığım Müzikler serisini bitirmemle beraber geçtiğimiz bir koca ayı yazısız atlamış size de kendime de ayıp etmişim, aslında not almak ve not alırken sizlerle de paylaşmak istediğim irili ufaklı nice olaylar yaşadım görüşmeyeli. Sevgili muhtar ajandamın da yardımıyla geçtiğimiz bir ay zarfında yazmaya değer neler olmuş bir bakalım.

fotoğraf: Ebru Günel

Öncelikle Ekim'in son Perşembesi Antalya Kültür Sanat'taki -ve Antalya'daki- ilk konserimi gerçekleştirdim, çok da güzel geçti, hatta erkenden söyleyeyim şimdiden takvimlerinize not alın ikinci konserim de 25 Ocak 2018 Perşembe günü, hatta bu kez tek de olmayacağım, provalar devam ediyor, detaylar şimdilik sürpriz kalsın, yaklaştıkça açıklarım. Ne diyorduk, evet ilk konser, hayatımdaki ilk otobiyografik konserimdi, şarkıların arasına müzikal hikâyemi de serpiştirdim, hem ben keyif aldım, hem duyduğuma göre dinleyicilerim de sevmişler bu tarzı. Bakalım ikinci konserin tarzı ne olacak.


Merve'yle taşındığımızdan beri Antalya'daki konser mekanlarına dair incelemelerimizi sürdürüyoruz, sevdiğimiz müzisyenlerin buradaki konserlerini kaçırmamaya çalışıyoruz ama şu ana dek gittiğimiz konserlerin büyük kısmı ne yazık ki bizim açımızdan hüsranla sonuçlandı. Bu hüsranın açık ara en büyük sebebi de dinleyicilerin tavırları ve müzikle/konserle alakasız oluşları. Jehan Barbur konserinin ardından uzun uzun yazmıştım zaten, o konserin olduğu aynı mekana (Holly Stone) bir şans daha verelim dedik ve Evrencan Gündüz konserine gittik orada geçtiğimiz hafta. Bir önceki konserden daha da kötüsüyle karşılaştık bu kez. Kitle daha kalabalıktı ve o kalabalıktan hiç kimse böyle bir ortamda müzik nasıl dinlenmeli konusuna kafa yormamıştı. Bayram namazında gibi tıkış tıkış bir ortamda atlaya zıplaya dans etmenin veya yanındaki tanımadığın adamın kulağına sürekli son ses bağırmanın başka türlü bir izahı yok sanırım. Konserden önce tıpkı geçen sefer olduğu gibi konserdeki müzikle taban tabana zıt gece kulübü müziklerini son ses çalmaya devam ettiler, üstelik bu kez Evrencan ve ekibi sahneye neredeyse bir saat geç çıktı, yani bu enteresan kalabalığa ve kötü müziğe çok daha fazla katlanmak zorunda kaldık. Mekandaki çalışanların gerek girişte gerek içerideki abuk subuk üsluplarını saymıyorum bile. Konsere gelirsek benim için bir saatlik bir sahneye geç çıkma pek affedilir bir şey değildi, bunu büyük bir saygısızlık olarak kabul ediyorum daima, Jehan Barbur'un tam saatinde sahne almasından hesap edersem sanırım bu sanatçının kararına göre oluyor. Merve'yi de beni de hayal kırıklığına uğratan ikinci bir mevzu ise Evrencan ve ekibinin ilk yarı boyunca bir tane bile kendi şarkılarını çalmayışları oldu! Çaldıkları şarkıları güzel çalıyor olabilirler ama biz o konsere bunun için gitmemiştik açıkçası, zaten yukarıda saydığım tüm olumsuzluklar ve kalabalığın gitgide tahammül edilemez hâle gelmesiyle ilk yarının bitimine yakın konseri terk ettik. Bu sanırım Holly Stone'a son gidişimdi aynı zamanda.

Gelelim bizi şaşırtan bir diğer konsere, sanırım bir ay kadar önce Chateau de Marine'de gerçekleşen Elif Çağlar konseri. Baştan açıkça belirteyim bizi bu konserde bizi üzen tek şey kitlenin büyük kısmının müzik dinlemekten hayli uzak oluşuydu. Mekan Liman'da Setur Marina'nın içinde gayet şık havalı bir yer. 15-20 kadar masadan ve bir köşedeki ufak tatlı bir sahneden ibaret içerisi. Dolu dolu bir şarap menüleri var, hizmet kalitesi de bu şıklığa uygun, yani mekandan yana hiçbir sıkıntımız yok. Elif Çağlar'a zaten hayranız Merve de ben de, şarkılarının büyük kısmını ezbere biliyor, sözlerini tam ezberleyemediğimiz yerleri de sallıyoruz, yani iyi dinleyicileriz, üstelik konserde Elif Çağlar'a Çağrı Sertel eşlik ediyordu ki ülkemizin sayılı piyanistlerindendir, konseri dinleyen herkes de eminim bunu anlamıştır. Repertuvarda Elif Çağlar kendi şarkılarının yanı sıra sevdiğimiz pek güzel şarkılara da yer vermişti, müzikal anlamda gerçekten doyurucu bir konserdi özetle. Gelelim gayri müzikal kısma, sevgili dinleyici arkadaş, Antalya'nın bu denli dışında, bunca yağmurlu bir havada kalkıp bu geceki programı bu konser olan bu mekana geldin de neden müziği dinlemezsin? Nasıl olur da konser boyunca yer yer sanatçıları bastıracak bir seviyede konuşur, kahkaha atarsın? Amacın müzik dinlemek değil kendini göstermekse neden bu etkinliği seçersin? Kafamda yanıtlayamadığım sorulardan bazıları bunlar. Özetle mekandaki kitlenin genç, öğrenci veya zengin, orta yaşlı olması hiçbir şey değiştirmiyor ben bunu anladım, müzik dinlemeyi bilmeyen insanlar her türlü ortamı mahvedebiliyorlar. Neyse biz yine de Elif Çağlar'ı ve Çağrı Sertel'i dinlemekten büyük keyif aldık, umarım bir sonraki konserde daha müzik dinlemeyi bilen insanlara denk geliriz.


Bu kötü deneyimlerin ardından Merve ile bir durup düşündük Antalya'da nerede konser dinlenir acaba diye. Gittiğimiz konserleri gözden geçirdik, ben Tudors Arena'yı beğenmiştim, Cihan Mürtezoğlu konserine gittiğimde. Tabii mekanın tıklım tıklım olmaması da önemli bir faktördü. Ses net, tane tane ve dengeli geliyordu. Peyk konserini de sevdik, Bademaltı adlı mekandaydı o da, bana kalırsa mekan çok konsere uygun bir yer değil ama yine tıklım tıklım olmayan bir kitle ve Peyk'in müziği, mekanın açıklarını kapatıp bizi mutlu etmeye yetti. Özetle öyle doyumsuz, beklentileri tavan yapmış dinleyiciler değiliz, buna rağmen şu geçtiğimiz altı ayda gittiğimiz on konserin beşinden anca keyif alabilmişizdir. Ah az daha unutuyordum iki tane önemli ismi daha dinledik Antalya'da bu geride bıraktığımız haftalarda, ilki Ahmet Kanneci ikincisi de genç kuşağın en canavar gitaristlerinden Eren Süalp. Muratpaşa Belediyesi'nin ODTÜ Mezunlar Derneği ile düzenlediği Antalya Gitar Festivali'nin altıncısında sahne alan bu isimleri dinlemek gerçekten keyif vericiydi. Ahmet Kanneci'nin Anatolian Pieces albümü zaten uzun yıllar başucu albümlerimden olmuştur, Eren Süalp ise o gece tanıştığım ve tanıştığıma da hayli memnun kaldığım, genç yaşına inanılmaz başarılar sığdırmış bir müzisyen, onun albümlerini de dinliyorum artık, siz de buyurun buradan dinleyin. En sonunda ben de sadece belediyelerin ve kültür merkezlerinin etkinliklerine gidip başka konserlere katılamaz olacağım diye korkuyorum. 

Müzik ile alakalı bir konudan daha bahsetmeden geçmeyeyim. Yazının girişinde Antalya'daki ilk konserimden bahsettim, işbu konsere gelen ve Mervelerin aile dostu olan bir bey vardı, konserde de şarkı aralarında samimi bir coşkuyla alkışladığını hissettim beni, kendisini tanımıyordum, çıkışta ayaküstü denk geldik beni tebrik edip şarkılarımı çok özgün bulduğunu söyledi, ben de haliyle çok mutlu oldum, bir ara müzik konuşmak üzere buluşalım diye sözleştik ve ayrıldık. Merve'ye sorup isminin Murat Kemaloğlu olduğunu öğrendiğim bu beyin geçmişte müzikle ilgilendiğinden de bahsedilmişti diye hatırlıyorum bir ara. Tabii benim hafızam olayın üzerine bir süre örttü, sonra kaderin bir cilvesi Murat Bey'in kızı Zeynep Yoga hocamız oldu ve bize gelip gitmeye başladı. Ben de bu vesileyle Murat Bey'i tekrar gündemime alıp Facebook'tan kendisiyle bağlantı kurdum. O gece Levent'in "Sen bu adamı nereden tanıyorsun?" sorusuyla başlayan sohbetimizin sonunda öğrendim ki Murat Kemaloğlu Türk rock tarihindeki mihenk taşı sayılan albümlerden biri olan Kaplumbağaların Uykusuna Dek'i yapan kişiymiş. Sonraki hafta Murat Bey ile buluşup müziğe dair uzun uzun sohbet ettik, bir sonraki buluşmanın gitarlı olmasına karar verip ayrıldık. Antalya gerçekten de sürprizlerle dolu! Evet bu arada doğru duydunuz Merve ile Yoga'ya başladık, mutluyuz, gururluyuz. İlgilenenleri, yoga ile ciddi düşünenleri de şöyle yönlendirelim.


Bir diğer bahsetmek istediğim konu da Ayberk'in yeni kanalı Meqhan Guru. Antalya'daki lezzet duraklarını keşfetmek amacıyla hayata geçirilen bu kanalda, ilk üç bölümdeki çekimleri öğlen aralarında gerçekleştirdiğimiz için Ayberk'e genelde Ebru ve ben de eşlik etmiş bulunduk. Gitgide çekim, ses ve kurgu kalitesi artan, bana kalırsa Antalya'daki önemli bir açığı kapatmaya aday keyifli bir proje. Ben buraya bir bölümünü bırakıyorum, siz diğerlerini de izleyin. Antalya'da yaşıyor ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız veya Antalya'ya gelmişken nerede ne yenir sorusuna doğru yanıt bulmak istiyorsanız Meqhan Guru işinize yarayacaktır: youtube & instagram


Antalya'ya geldiğimden kendimi buraya adapte edecek önemli adımları da yavaş yavaş atıyorum. Bunlar nedir, işte yeni bir berber bulmak -ki bu konuda muhafazakâr biri hiç olmadım- efendime söyleyeyim arabayı düzgün yıkayan bir yer bulmak, iyi bir gitar yapımcısı/tamircisi bulmak, iyi bir diş hekimi bulmak ilk aklıma gelen bazı yerleşik hayata geçiş adımları. Bu yazıyı bitirmeden yerleşik düzenimin olmazsa olmazı bu unsurlardan ikisinden daha bahsedeceğim.

Lise arkadaşım sevgili Mustafa Yıldırım geçtiğimiz ay muayenehanesini açtı! Az daha açmasaydı zaten İstanbul'a gittiğimde yıllardır dişlerimin nazını çeken sevgili Kübra ile halledecektim işimi ama bir yandan da Antalya'da da güvendiğim bir diş hekimimin olması elzemdi. Bu sebeple zaten buraya taşındığımızdan beri kendisini her fırsatta sıkıştırıyordum. Muayenehane taptaze, mis gibi, tasarım ve ekipman şahane, keza ilgi ve muamele de şahaneydi. Bir dişimi daha dolgu yaptırmak durumunda kalmanın hüznünü yaşasam da o dişe Hande Yener'den Kelepçe şarkısını armağan ettim ve acımı içime gömdüm. Özetle ben Turuncu Özel Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği'nden hayli memnun kaldım, size de tavsiye ederim, bir de benden duymuş olmayın ama yeni açılmaları sebebiyle ücretlerde bir süreliğine kampanya yapmışlar.

Buraya geldiğimden beri aklımdaki bir diğer soru da gitarlarımın bakımını kime yaptıracağımdı. Çünkü "abi hemen hallederiz" diye enstrümana girişen insanlara güvenmek en son isteyeceğim şeydi ve bir enstrümanı ancak bir enstrüman yapımcısının anlayacağına inanıyor ve güveniyordum. İstanbul'dayken uzun yıllardır gitarlarımı Hasanpaşa'daki Feridun Bey'e emanet ediyordum, dedim en iyisi ben yine ona sorayım belki beni birilerine yönlendirir. Kendisi doğrudan birini bilmediğini ama bilecek birilerini tanıdığını söyleyerek beni Kara Kedi Müzik Stüdyosu'ndan Yiğit Ergün'e yönlendirdi, Yiğit Bey de bana Yasin Candemir adlı Antalya'ya yeni taşınmış bir gitar yapımcısının telefonunu verdi. Gitarları yükledim, Fethi'nin tavsiyesiyle telleri de aldım -Euro/Dolar fırlayınca maşallah tel fiyatları da arşa değmiş- bastım gittim Hurma'ya. Böylece Yasin ile tanıştık, gitarları kendisine emanet ettim, sonraki gün gidip aldım, bu esnada havadan sudan, müzikten, Antalya'dan konuştuk biraz. Ben gitarların üçünden de çok memnun kaldım, gitarist dostlarıma Yasin'i şiddetle tavsiye ediyorum, kendisi aynı zamanda çok güzel görünen gitarlar da yapıyor esas mesleği itibariyle, o konuya daha sonra eğileceğim. Buyurun buradan Yasin Candemir'i takip edin, ihtiyaç halinde irtibata geçin.

Son bir tavsiyem daha var yine Antalya özelinde. Ofiste her gün dışarıda öğle yemeği yiyoruz ve yaşayanlar bilir bir yerden sonra doğru düzgün yemek bulmak çok büyük bir kriz hâline dönüşüyor. Geçtiğimiz haftalarda keşke düzgün ev yemekleri yapan bir yer bulsak diye araştırmalarımızı sürdürürken Ebru, Nadire'n Ev Yemekleri adlı bir öneriyle geldi ve hemen o gün gidip şansımızı denedik. Klasik ev yemekçilerine göre daha fazla ve kesinlikle çok daha orijinal çeşitlere sahip bu lokantada fiyatlar da hizmet de gayet güzel. Artık haftanın yarıdan fazlasını burada geçiriyoruz, sizlere de şiddetle tavsiye ediyorum, Laura'dan Dedeman yönüne doğru giderken sağdan ikinci sokağa giriyorsunuz, köşede Komşu Fırın var, girdiğiniz yolu kesen üçüncü sokağın sol üst köşesinde kalıyor mekanımız. Buyurun buradan da takip edin: facebook & instagram


Son olarak geçenlerde yaşadığım ve bu çağda bunu yaşadığıma hayret ettiğim iki benzer olayla yazımı noktalayacağım. Yukarıda bahsettiğim Evrencan Gündüz konseri için Biletix'in internet sitesinden bilet almaya karar verdim. Şimdi bu kurum zaten online alışverişte her bilet için hizmet bedeli kesen bir enteresan kurum, bu da saçma ama diyelim bu duruma alıştık, bir de bunun üstüne bileti bana mail veya mesaj yoluyla göndermek için bir kere daha ücret talep ediyor sistem. İnanılır gibi değil! Online alışverişin ne mantığı kaldı gerçekten de? Düşünün uçak bileti alıyorsunuz, size QR kodunu ayrıca bir para karşılığında gönderiyor firma, böyle bir şey olabilir mi? Tam bir yamyamlık örneği. Sonraki gün Aile Arasında filmine gidecektik -muhakkak gidin- ben de biletleri Fırsat Bu Fırsat adlı bir siteden kampanyalı olarak aldım. Bu kez Cinemaximum'un sitesine girdim, kampanya kodlarımı girdim ve biletleri ayırttım, benden sadece online olarak bu işlemi yaptığım için hizmet bedeli kestiler, hem de satın aldığım biletleri sadece online olarak ayırttığım için. Gerçekten bu sitelerin bu çağda bu kafayla e-ticaret yapıp ayakta durabilmeleri inanılmaz. Hepsi hem tekel olmalarına hem de tüketicinin bu tip konuları önemsemeyişine güveniyor anladığım kadarıyla. Ancak ticari olarak da etik olarak ahlaksızlık yapıyorlar. Umarım kendilerine bir çekidüzen verirler bir an önce.

Şuraya birkaç müzikli bağlantı bırakıp yavaştan müsaadenizi isteyeyim: