Salı, Ocak 05, 2021

Sevgili Boğaziçi

Uzun yıllardır ülkemizin gerçeklerinden biri de şu: Fikir ve ifade özgürlüğümüz kesin ve net bir şekilde yok. "Olur mu hiç canım öyle şey" diyenleri kendi otokontrol mekanizmalarıyla yüzleşmeye davet ediyorum. 15-16 yıldır bu blog var, her yıl geçmişe doğru bakıp daha çok yazıyı yayından kaldırdım, keza bazı sosyal medya paylaşımlarımı da. Neden mi? Çünkü hiçbir küfür ve hakaret içermeyen ancak iktidarın emrettiklerine paralel olmayan bazı paylaşımlarım sebebiyle iş bulamamaktan, işten atılmaktan, hedef gösterilmekten, gözlatına alınmaktan, hapis yatmaktan veya fiziksel olarak saldırıya uğramaktan korkuyorum. Düşünen ve bundan korkmayan tek bir insan kalmadı ülkede, enkaz gibi enkaz.

Okulumla ilgili de kaç gündür benzer şeyler düşünüyorum: Yazsam mı yazmasam mı, ne yapsam, bir şey desem bu bir işe yarar mı, insanların dikkatini çekebilir mi dediklerim...

Öncelikle yeni yılın yüzü suyu hürmetine bizi bu hale sokan herkesin bir kez daha allah belasını versin.

Boğaziçi en çok değiştiğim yerdir. Eminim ki öğrencilerinin çok büyük kısmı da benim gibi bu değişimi yaşamış, hissetmiştir. Çünkü akıl almaz seviyede demokrat bir kültürü vardır okulun. Kimse kendinden farklı düşüneni doğramaya kalkmaz, insanlar birbirini dinler, anlamaya çalışır, ortak çözümler üretilir. İsterseniz böyle bir atmosferin en uzağında, en tutucu, en sabit fikirli ortamlarda yetişmiş olun, ilk şoku atlattıktan sonra bu kültürden etkilenir, zamanla da bu kültürün bir parçası olursunuz. Hayatınızın o en kıymetli yaşlarında olabileceğiniz en iyi yerlerden biridir Boğaziçi, çünkü sizi ütopik bir topluma inandırır, dönüştürür. Okula dair hatırladığım en kötü anım efendi hazretlerinin başbakanlığı sırasında bilmem ne açılışı sebebiyle okula gelmesiydi. Ben o gün okulda değildim ama öyle bir işgal edilmişlik ve şiddet yaşattılar ki o birkaç saatte bizlere, bir grup mafya kapıyı kırıp evime girse ve her tarafı dağıtıp beni de darp etse ancak öyle hissederdim. Bu hissi o günü yaşayan herkes paylaşacaktır. Yine de o zamanlar okul kendi rektörlerini seçebiliyordu. Sonra bir gün okulun gönderdiği rektör olasılıklarından sondan birinci olan bir adamı getirdiler rektör yaptılar. Akademisyenler ciddi tartışmıştı bu konuyu o zaman, en azından okuldan/kültürden biriydi diyenler de vardı, bu iş burada bitmez diyenler de. Tabii ülkede üniversiteler ve akademinin üzerinde öyle bir siyasi baskı kurulmuştu ki, ben o an orada olsam ne yapardım bilemiyorum açıkçası. Barış Akademisyenleri, terör soruşturmaları, görevden almalar, tutuklamalar, yurt dışına kaçanlar, bedel ödeyenler, köşesine sinenler, ikbal kaygısı güdenler derken o günden bu yana gerek hem ülkenin baskıcı düzeni katlanarak arttı, hem de her şey gibi tüm bu olanlar da sıradanlaştı.

Tüm bunlar olurken yok olan şey sadece iyi bir üniversite ve iyi bir kurum kültürü değildi tabii. Ülkenin gençlerinin geleceğe, ülkelerine, liyakata, adalete, kendilerine dair sahip oldukları umutlar da yok olup gitti. Sistem öyle güzel bir evrim geçirdi ki sonuç itibariyle azıcık okumuş, kendini geliştirmiş, başarılı herkes elitist ilan edilmekle kalmadı cahil, aptal, hırsız, kanunsuz, beceriksiz, ehliyetsiz kimselerin ödüllendirildiği bir Türkiye kuruldu. Ha bizim zamanımızda veya bizden önceki zamanlarda bunlar yok muydu, bu kurumlara sızamıyorlar mıydı, soruları çalmıyorlar, sahte diplomalar üretip bağlantılarını kullanarak istedikleri konumlara gelmiyorlar mıydı? Tabii ki yolsuzluk hep vardı, her siyasi görüşün kılıfına girip çıkar, her zaman sinir bozardı ama ortaya çıkartıldığında yargılanır ve cezalandırılırdı. Şimdiki gibi ayakta alkışlanmaz, cesaretlendirilmezdi. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim, ülkemizin akademisinin ben diyeyim son 20 yılı, siz deyin son 30-40 yılını ele alsak, alınan ünvanlar, yapılan atamalar, çizilen kariyer yolları hayali tarafsız uluslararası bir kurumca değerlendirilse misal, bugün sahip olunan ünvanların yarısı yürürlükten kalkar, tabii o ünvanlarla kazanılan paralar, imajlar, makamlar, çalınan hayatlar, verilen kararlar her zaman olduğu gibi hepimizin hayatından çalınmış olduğuyla kalır.

Şimdi bu damdan düşen yeni "rektörün" kariyerine de bir baksak okula girişi, üniversitedeki notları, hocaları, danışmanları, yüksek lisans ve doktora dönemleri, tezleri hepsi tek tek incelense çıkacak sonuçtaki şaşırtıcılıklardan o kadar eminim ki. Başka türlüsü mümkün değil, beyninin hakkıyla alamadıklarını zor kullanarak alabilenlerin çağında yaşıyoruz çünkü. Sırtını bir yere dayayan bu adam da diyor ki ne olacak birkaç haftaya unuturlar, zaten emrimdeki troller gerekli çalışmayı yapıyor günlerdir. Dijital akıncılar mıydı isimleri, siber atlılar mı, her ne haltsa. Bizim gibi "insan olan utanır" şiarıyla yetiştirilmiş bu ülkenin hâlâ büyük kesimi olan insanlar ise umutsuz ve üzgün bir şekilde olanları izliyor. Çünkü ben utanmazım diyene ne cevap vereceğimizi tam olarak bilmiyoruz sanırım. Ancak yıllardır süren bu düzenin de her yönünden tıkandığını, tıkandıkça da uygulamarının sertleştiğini, vahşileştiğini hepimiz gördük, görmeye de devam ediyoruz. Uyarılar çok haklı; adaleti, demokrasiyi yani meşru yolları tıkamak çok daha büyük, çok daha tehlikeli sonuçlar doğurur, doğuracak da. Herkese sopa göstererek gidilecek yolun da bir sonu var ve öyle sanıyorum ki bu yolun sonuna çok yakınız artık. Yolun sonundan sağ çıkar mıyız, sonrasında bir şeyler değişir mi düzelir mi bilemiyorum, bir öneki 2020 değerlendirmesi yazımda da dediğim gibi benim bir umudum yok artık ama istesek de istemesek de tüm bu süreci de yine hep birlikte yaşayacağız.


Melis ile çimlerdeyiz, bu kareyi de Meltem çekmiş, "eski günlerdeki gibi" diyerek paylaşmış Facebook'ta, 2013'te.

Yazının beni tek mutlu eden yanı olan Güney Meydan'da çekilmiş bu kareyle yazdıklarımı sonlandırayım. Tekrar hoş geldin 2021, sana da hazırız.

Pazartesi, Ocak 04, 2021

2020'nin Ardından

Yıllık değerlendirme yazısı yazmak blogger olmanın şanındandır diyor, 2021 yılının ilk yazısını 2020'deki şahsi deneyimlerim üzerine bir denemeye ayırıyorum.


Önce olumsuzdan başlayalım:

Geçtiğimiz yıl yapmaya çok heves edip de salgın sağ olsun yapamadığım en önemli şey ilk resmi kısa çalar albümümü yayınlamaktı. Hatta bunla ilgili planlamaları yapmış tam uygulamaya geçecektik ki Korona hayatımıza girdi; benim İstanbul'a gidiş gelişlerim çok  azaldı, stüdyo, kayıt, kapalı bir ortamda maskesiz şarkı söyleme, başkalarıyla birlikte bir şeyler üretme hayali de belki bu yıla, belki biraz daha ileri bir zamana kaldı. Hoş şarkılarını on on beş yıldır kaydetmeyen ve artık bu "hayalet şarkıcı" imajından içten içe hoşlanmaya başlayan bir insan olarak resmi yayınsız bir süre daha yola devam etme durumu çok dert değil ama yine de hayal etmişken başlayamamak biraz heves kırıcı oldu. Ne yapalım, en kötü ukdemiz böyle olsun. Bu hastalık, parasızlık, hukuksuzluk, akılsızlık silsilesi içinde geçen yılı büyük bir kayıp yaşamadan sağ salim atlatmak bile büyük başarıydı, darısı bu yılın ve memleketimizde yaşayacağımız giderek sertleşen her yeni yılın başına.

Şimdi de olumlulara veya benim olumlu gördüklerime geçelim:

Önce evden çalışma, bir süre sonra da kısa zamanlı çalışmanın hayatımıza girmesiyle (benim örneğimde haftada üç gün çalışmak) uzun yıllardır olmadığı kadar kendime ve yapmak isteyip de yapamadıklarıma vakit ayırabildiğim bir yıl oldu 2020. Tabii bunda doğru düzgün dışarı çıkamama, sosyalleşememe ve zamanımızı kısıtlı sayıda insanla genellikle de sadece evde geçirmemizin payı büyük.

Bol bol kitap okudum, özellikle iş yoğunluğu ve seyahat düzenim okuma alışkanlığımı kötü etkiler olmuştu, bu ev süreci, öncesindeki dönemi telafi etme fırsatı sundu bana. Kendimi ve çevremi daha çok okumaya teşvik etmek için okuduklarımın çoğunu Instagram'da da paylaştım hatta. Okumaya devam ederim ama bu paylaşımlara devam eder miyim bilmiyorum, birlikte göreceğiz.

Bol bol bisiklete bindim bir de bu yıl. Özellikle eve kapandığımız ilk süreçte böyle bir hareket lüksü (Antalya'da yaşamamız sağ olsun) bana çok iyi geldi. Hatta Merve ile de bisiklete bindik beraber bu yıl ilk kez. Sonunda bacanağım Hartwig'in bana emanet ettiği bisikleti içime sinen bir bakıma sokabildim. Neredeyse beş tamirci gezip nice kazık yedikten sonra tabii. Yine de tahminlerime göre 1000-1500 kilometre bisiklet sürmüşümdür bu yıl. 2021'de de her fırsatta bisiklete devam etmek istiyorum, yeni yılın ilk sürüşünü bugün yaptım bile. Üstüne denize de girdim, artık çok paylaşmasam da nerdeyse her güneşli gün deniz girmeye devam ettim geçen yıl.

Çok müzik dinledim, dinlediğim çoğu müziği Karşı Müzik için dinledim, müthiş işlere de denk geldim dinlediklerim arasında. Karşı Müzik'i de elimden geldiğince canlı tuttum ve bununla gurur duyuyorum. Bir de şu trtdinle.com sayesinde bol bol Radyo 3 dinledim evde, dinlemeye de devam ederim herhalde.

Sonunda yaptığım bir diğer şey ise Game of Thrones'u baştan sona izleyebilmek oldu bu yıl. Çok memnunum bundan. Merve ile başka diziler de izledik tabii. Modern Family'yi bitirdik mesela duygulana duygulana, sonra daha yeni Borgen'i bitirdik, kendimize acıyıp Danimarka siyasetinin naifliğine gülerek.

Merve ile hayatımızda hiç geçirmediğimiz kadar çok birlikte vakit geçirmiş olduk, çok da iyi oldu bu, ev arkadaşımı çok doğru seçmişim. Onun dışında bu yıl düzenli görüştüğümüz az ama öz isimler ise Fatma Annem, Ziya Babam ve Ilgın oldu.

Başka şeyler de oldu tabii 2020 boyunca ama bu yılı kafamda tarttığım zaman ve gelecekte buraya bakıp bu yılı hatırlamak istediğimde sanıyorum bu özet bana yeterli olur.

Son olarak ülkemin gidişatına baktığım zaman diyebilirim ki iğrenç bir tablo içinde yaşatıldığımız bir yılı daha geride bıraktık. Ne kadar uğraşsam da bu korkunç gerçeklerden kaçamıyorum, kulaklarımı tıkıyorum, gözümü kapıyorum ama yolsuzluklar, hırsızlıklar, ahlaksızlıklar, haksızlıklar yine bir delik bulup beynime işliyor. Çok zamandır her yaşadığımız yıl bir öncekini aratıyor memleketimizde, bu süreç dibe doğru daha böyle gidecek ta ki hep birlikte çakılına kadar, sonra tekrar seker yükselir miyiz, sanmıyorum artık. Konuşasım, yorum yapasım, doğruları anlatasım, umursayasım bile yok. Her neyse nelere alışmadık ki diyeyim tekrar. Tanrı sonumuzu hayır etsin.

Bu yıldan geriye kalan bazı kayıtlar:

Yağmurlar, İncelikler Yüzünden, Kimseye Anlatmadım, Kanatları Gümüş

Karşı Müzik'ten kıymetli birkaç içerik:

Karşı Müzik 2020 Değerlendirmesi Bölüm 1, Bölüm 2, Bölüm 3

Merve'den inciler:

Mimarlık 101 ve Mimar Merve Tosun Aksoy

En son ülkenin gidişatından bahsettim diye depresif bir ruh halindeyim sanmayın. Alıştım artık. Önemli olan giderek kararan bu günlerde kendime (ve yapabiliyorsam çevreme) bir şeyler katmak ve sevdiklerimle güzel zaman geçirebilmek. 2021'den ve muhtemelen gelecek diğer yıllardan bşaka bir beklentim, umudum yok. Herkese mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl diliyorum.

Cumartesi, Temmuz 11, 2020

Ayasofya ve Muhalefete Muhalif Olmak


Uzun zamandır Gözümün Seyir Defteri'ne zaman ayıramıyorum, malum tüm yazınsal zamanımı karsimuzik.com alıyor. Ancak bugün tam da buraya bir şeyler yazmak istedim, malum esas günlük her zaman burasıydı, haliyle uç duyguları burada depolamakta fayda var. Arşive bir göz attığımda önceden -komik de olsa- burayı tam anlamıyla bir günlük gibi kullandığımı görüyorum, sonrasında 2010 döneminden itibaren ama özellikle 2013 ve sonrasında canımı sıkan gündeme dair içimi döktüğüm bir alana dönüşmüş bloğum daha çok. Sonrasında malum yokuş aşağı gidiş hızımız öyle yükseldi ki "tutuklanır mıyım, işten atılır mıyım, iş bulabilir miyim" gibi kaygılarla peyderpey yazdığım tüm "siyasi" yazıları kaldırdım gel zaman git zaman. Bu cümle bile ne kadar acı ve bir o kadar da memleketimin gerçeği değil mi?

Beni tanıyanlar veya burayı eskiden beri okuyanlar çok iyi bilecektir, sanmayın ki bu yazılarımda küfür veya dozu kaçırılmış bir eleştiri var. Sadece yıllar içinde ülkemizdeki ifade özgürlüğü kavramına yaklaşım değişti ve iktidara karşı en ufak bir farklı fikir sunan herkes terörist olarak etiketlenmeye başladı. Bu öyle sözde bir etiket de değil, bugün 10 sene önce bu topraklarda fikirlerini özgürce söyleyebilen ve toplamı yüz binleri, etki alanları ise on milyonları bulan aydın, akademisyen, siyasetçi, gazeteci, bürokrat, devlet memuru, asker ve daha nice bu toplumun içinden insan (özetle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları) bugün ya ülkeden kaçtı, ya tutuklandı, ya işinden ekmeğinden oldu, ya kumpaslara kurban edildi hapislere atıldı ya da doğrudan veya dolaylı olarak öldürüldü. Hâl böyle olunca insan ister istemez korkuyor, geri çekiliyor, ne de olsa normal "vatandaşız" en nihayetinde; sistem iki dudağın arasında olunca bunun karşısında etimiz ne budumuz ne değil mi?

2005-2008 arasında genç Emir Ayasofya'yı gezerken.

Bu korku, çaresizlik ve bunların altında biriken ve hiç dinmeyen öfkeyi düşünce "peki 2000'lerin başından bu güne gelişte benim gibi o yıllarda çocuk/genç yaştaki sıradan bir vatandaş değil de yetki/etki sahibi insanlar ne yaptılar" diye düşünüyorum ara ara. Bir kısmı daha kimse anlamadan gelmekte olan tehlikeyi öngördü, tüm gücüyle çarpıştı ve yukarıda yazdığım kaderlerden birini yaşadı. Diğer bir kısmı ise gelen tehlikeye uyumlanmayı, oradan nemalanmayı ve hatta onun parçası olmayı seçtiler. Zamanın ruhu bunu gerektiriyordu ne de olsa. Bu grubun bir kısmı alenen tarafını belli etti veya taraf değiştirdi, ancak çok daha tehlikeli olan bir kısım ise "muhalif" gibi görünerek ellerinde kalan ve benim gibi insanlardan sömürdükleri toplumsal gücü bu gidişin aktörlerinin attığı her adımı meşrulaştırmak ve bizleri sönümlemek için kullandı, kullanıyor.

Ben de moda olanı yapacağım, iktidara laf edersem sonum iyi olmaz, bari muhalefete giydireyim diyenlerin safını tutacağım bugün. Murat'ın Twitter'a yazdığı şu cümle gibi hissediyorum tam: "Muhalefetin görüş sığlığından o kadar nefret ediyorum ki, muhalefete muhalefetten AKP'li olacağım." Keza bu Ayasofya konusunda sözde muhalefetimizin hemen hemen her bir karakterinin çapsızlığı, beceriksizliği ve gizli/aleni görevleri olan iktidarı yüceltme amaçları tekrar bir kez daha ortaya çıktı. Toplumu oluşturan ve benim de bir parçası olduğum büyük bir grup "sıradan" vatandaş bu kararın anlamını en ince detayına kadar, alt metniyle üst metniyle görür, anlar ve buna dur diyemediği için kahrolurken; işi tam olarak bu ve benzeri olayların anlamını topluma açıklamak ve kitlesini örgütleyerek olmayacak işlere muhalefet edilecek alanlar oluşturmak olan sevgili muhalefetimiz "sandılar ki açamazsınız diyeceğiz, onlar da bize dinsiz diyecekler, bakın şimdi ne oldu keh keh" gevrekliğinden "ilk namaza ben de gideceğim" şuursuzluğuna, hatta "ne var canım bundan rahatsız olan da ne bileyim biraz Bizanslı, bu bizim meslemiz, bu karar milletimize hayırlı olsun" seviyesine bürünüverdi. Daha vizyonsuz olan bir kesim ise "iktidarın son kozunu bu kadar erken kullanacağını düşünmüyordum" gibi hiçbir şekilde yere basmayan ve boş vaatlerle yalandan güzel bir gelecek projeksiyonu sunan cümleler kurdu, kurmaya da devam ediyor.

Bakın ben size bu iktidarın daha iktidar olmadan önceki yükselişinden bugüne nasıl bu kadar rahat ve karşı tarafı eze eze ilerlediğini iki cümlede anlatayım. Sırayla bu gidişin karşısında durabilecek hemen hemen herkes bu gelenin ne olduğunu anlamadı daha da beteri aynı vizyonsuzlukla bu gelen dalgayı ciddiye de almadı, her ciddiye alınmayan adımda bu beylerin iktidar alanı genişlerken, muhalefet adeta hiç savaşmadan tek tek cephelerini, siperlerini kaybetti. Ülkenin son 10-15 yılına bakın, iktidarı yapacağından alıkoymuş veya vazgeçirebilmiş hiçbir hareket esas işi muhalefet olanların muhalefetiyle değil farklı güçlerin "eh artık yeter" demesiyle yaşandı. Bazen bir avuç aydın, gazeteci, akademisyen, yazar, siyasetçi gerçekleri haykırdı işler sarpa sardı, bazen birikmiş öfke toplumu ayaklandırdı Gezi oldu, bazen Paşalar bu böyle gitmez dedi, istifa etti, bazen iş insanları, esnaf odaları, birlikler, sendikalar yanlış yapıyorsunuz dedi, tavrını koymayı denedi. Peki toplumun farklı kesimleri artık dayanamayıp patlar ve her şeyi göze alıp gerçekleri söylerken esas işi muhalefet yapmak olanlar ne yaptı dersiniz? Birkaçı bu dalgalardan kendine pay çıkarttı, birkaçı ortamda oluşmuş bu enerjiyi nasıl çaktırmadan söndürürümü planladı, birkaçı ise duymazdan/görmezden gelmeyi seçti. Tıpkı bugün olduğu gibi. Muhalefet bu tutum içindeyken toplumun bu yukarıda saydığım tüm kesimleri ayrı ayrı en sert şekilde "muhalefet etmenin" bedelini ödedi. Çünkü onları temsil ettiğini düşündükleri bu insanlar, ne dertlerini sahiplenmişti, ne de bu öfkeyi örgütleyebilecek tıynetteydi. Kendilerine koruma kalkanı olması gereken muhalefet aradan kaçıverince bu kesimlerin hepsi üçüncü paragrafta da dediğim gibi en sert bedelleri ödedi, ödemeye devam ediyor.

En sevdiğim fotoğraflarımdan, 2012 olsa gerek, Yashica ile çekmişim.

Bugün bu güncel olayların siniriyle yazıyor ve ilan ediyorum ki mevcut muhalefetin lider kadroları ve genel olarak kendini köşeye sıkıştırma sevdası tamamen değişmedikçe bu sözde muhalifleri bir daha hiçbir şekilde desteklemeyeceğim. İktidar muhalefete bir kum havuzu inşa etmiş durumda -bilirsiniz severler inşa etmeyi, eşi dostu besleye besleye- üstelik bu kum havuzunun alanı da her geçen gün daralıyor ama sözde muhalefetin sözde liderleri kaflarını o kumdan çıkarıp "ne oluyor kardeşim" diyeceklerine, "havuzumuz küçük olsun ama bizim olsun" diyor. Kendi alanları daralırken gerçekte ülke vatandaşının ne kadar daraldığını, hayat kalitesini nasıl da gitgide kaybettiğini, her geçen gün daha kötüye ve daha büyük bir umutsuzluğa düştüğünü bilmiyor. Hatta az önce de bahsettiğim gibi yeri geliyor toplumun canhıraş verdiği haklı tepkiyi de yok ediyor, muhalefet etmemeyi normalleştiriyor. Artık yeter. Böyle bir muhalefeti besleyeceğime alenen iktidarı desteklerim daha iyi, belki bir faydasını görürüm hem.

Ayasofya konusundan yola çıktım, daha bir kelime buna değinmeden, neler neler yazdım. Ayasofya'nın camileştirilmesi vasızfız muhalefetimizin küçültmeye çalıştığı kadar küçük bir olay değil ne yazık. Bu ülkenin kurucu kadroları ve onların iradeleriyle yapılan ve on yıllardır farklı isimler altında ama aynı niyetle süregelen bir savaşın büyük bir intikam hamlesi. Bunu yaparkenki minik şark kurnazlıkları, Danıştay ile paslaşıp riski paylaşma hamleleri, 20.53'te tüm kanalları bağlayıp ülkenin kurucu kadrolarını alenen ve hakarete varan bir üslupla ihanetle suçlama cesareti, yarın öbür gün önünü bir türlü alamadıkları döviz kurunun sorumlusunun bunu içine sindiremeyen Hristiyan Batı'ya yıkılma planı ve daha nicesi ortada. Bu işin kültürel yanına girmiyorum bile, aklıma Hasankeyf geliyor çünkü ve tüylerim diken diken oluyor. Ama özetle Ayasofya genç Cumhuriyet'in laikliğe verdiği önemin bir sembolü olarak müzeleştirilmişti. Bu kararın altına imza atan bakanlar ve Atatürk bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilerek böyle bir karar verdi. Üzerinden bir asır geçmedi, hakaretler içinde bir karşı devrim ayiniyle camileştirildi. Fatih'in "ben yeni Roma İmparatoru'yum" vizyonundan, Abdülhamit'i Milli Mücadele'nin gerçek kahramanı, meczup torunlarını da ekran yüzü yapan kuşaklara geldik. Yazık.


Umudumu her geçen gün daha çok yitiriyorum ve görüyorum ki bunun gerçek sebebi artık iktidardan çok muhalefet ne yazık ki. Bunu mecliste canavar gibi düşündüklerimizi savunan bir avuç idealist vekili tenzih ederek söylüyorum tabii ama 10-20 kişinin çabasına değil, muhalefetin başından tabanına toplum iradesini örgütleyebilecek yetenekte olmasına ihtiyacımız vardı. Yakında ona da gerek kalmaz. Yine de bizim toplumdan, ülkemizdeki bizim gibi insanlardan, burada yaşamaktan ve burayı güzelleştirmekten vazgeçmeyenlerden yana olan umudumu asla kaybetmeyeceğim. Bu muhalefeti de bu ülkeyi de yeniden çekilebilir kılacağız bir gün muhakkak.

Yazdım, rahatladım.

Pazartesi, Mayıs 11, 2020

Turgay Bey'in Ardından


Bugün Turgay Bey'i kaybetmişiz, motorsikletliymiş ve tabii kasklı, ceketli ama yine de sadece motorsikletli deyince bile kötü olasıkların hepsi geçiyor hepimizin aklından çok normalmişçesine, ne acı. Sabah duyup da bir süre inanamadığım sonrasında ise aklıma aldırmakta zorlandığım için kitap okuyarak, bilgisayar ekranına bakarak üzerinde düşünmemeye çalıştığım bu konuyu tabii ki aklımdan atamadım, yine yazmaya sığınıyorum.

Turgay Bey ile aynı departmanda ama neredeyse hiç kesişmeyen işlerde çalışıyorduk. Yaklaşık iki senedir tanışıyorduk kendisiyle, işlerimizin kesişmemesi sebebiyle kendisiyle muhabbetimizin ilerlemesine müzik sebep oldu. Müzikle ilgilenen, müziğe vakit ayıran bir insandı Turgay Bey, hatta bir süredir gitar öğrenmeye başlamıştı. Bir konserime geldikten sonra benim müziklerimle de ilgilenmiş, yaptığımız kayıtlar ve şarkılar üzerine fikirlerini paylaşmıştı sağ olsun. -Anlamsız bir kullanım: Sağ olsun.- Birbirimizle sevdiğimiz müzikleri, birbirimizin seveceğini düşündüğümüz müzikleri paylaşırdık. Turgay Bey bazen bana "bu şarkıyı bence repertuvarınıza ekleyin, sizin sesinize yakışır" diyerek önerilerde de bulunurdu, soğukluğundan değil, kibarlığından hep sizli konuşurdu benimle.

Geçtiğimiz yıl Eylül'de iş yerinde yaptığımız müzik dinletisinde yeni öğrendiği enstrümanıyla sahne almaktan çekinmemiş, seslendirdiği parçaları da gayet de güzel çalıp söylemişti. Ofiste bazen bizim odaya gelir, gitarla ilgili bir şey sorar, karşı odada duran gitarı ödünç alıp o soruyu çözmeye çalışırdık kendisiyle birlikte. En son Karşı Müzik ve Pürtelaş 3+1 ile ilgili yazışmışız. Birkaç gün önce de gitar akorlarıyla alakalı bir şey danışmak üzere beni görüntülü aramış, ben de ona birkaç internet sitesi önermiştim, bir de Instagram'da paylaştığım müzik videolarına yorum yapmıştı.


İnsan tanımayı sevmenin, insanların fikirlerini merak etmenin, insanlarla birlikte vakit geçirmiş ve bir şeyler paylaşmış olmanın en büyük laneti de o kişiyle karşılıklı olarak birbirinin hayatında bir iz bırakmak belki de. Bu sizin tanımadığınız birinin kaybı veya yokluğu karşısındaki "hissizlik" lüksünüzü elinizden alıyor çünkü. Yine de iyi ki tanışmışız Turgay Bey ile, ışıklar içinde uyusun. Bu üzgünlük geçince şimdi lanet olarak tanımladığım bu şeyin belki de tek güzel gücümüz olduğunu hatırlayacağım yeniden. Sadece bazı bitişler öyle sert ki, buna hazır olmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Cumartesi, Eylül 14, 2019

Arhan'a Hoş Geldin Mektubu



13 Eylül 2019 Cuma


Sevgili Arhan, merhabalar!


Dünyamıza, Türkiye'ye, İstanbul'a ve ailemize hoş geldin! Bugün senin doğumun sebebiyle havalimanından hastaneye geçerken aklımda bu mektubu yazma ve bugünün dünyasını sana olduğu haliyle anlatma fikri oluştu. Çünkü tahminen sen yirmili veya otuzlu yaşlarına geldiğinde dünya bugünkünden çok daha farklı olacak ve bugün yaptığımız pek çok şey o zaman sizin kuşağa komik, saçma veya iyi ihtimalle nostaljik gelecektir. Neyse lafı daha uzatmadan bugünümü sana anlatmaya başlayayım.

Öncelikle Perşembe akşamı ağabeyimle telefonda konuştuğumda "bakın ben artık yarın ya da Cumartesi sabahı binip geliyorum, Arhan ile konuşun gelecekse gelsin" demiştim. Keza bundan bir hafta önce iş sebebiyle tekrar İstanbul'a gelmiş, hafta sonu senin de doğacağını düşünerek Merve'yi de çağırmıştık. Ama rahatın yerindeymiş, doğumun ertelendi; sen doğmayınca Merve İstanbul'da kaldı, ben de Antalya'ya geri döndüm. Merve de eşim oluyor bu arada, senin de yengen, onunla da ilk gününden tanıştın zaten. Şanslısın bebekleri çok sever, seni biraz daha fazla sevecek bence ama yenge sıfatını hiç sevmiyor, büyüyünce ona ismiyle seslen en iyisi. Her neyse ağabey o konuşmada muhtemelen bu hafta sonu, en geç de Pazartesi doğacağını söyleyince ben de Perşembe akşamından dört günlük kıyafetlerimle sırt çantamı hazırladım ne olur olmaz diye.

Derken Cuma sabahı kahvaltımı ediyordum ki ağabey tekrar aradı, birazdan Cansu'yu doğuma alacaklar, haberin olsun dedi. Biz Merve ile Antalya'da yaşıyoruz bu arada az önceki cümlemden anlamışsındır. Ben de müdürüme durumu yazdım, izin mi alayım, yoksa bilgisayarı yanıma alıp oradan da işlere bakmaya hazır mı olayım diye. O da sağ olsun direkt git İstanbul'a, ailenin yanında ol dedi. Hayatımda hep "ilk uçakla geliyorum" cümlesini kurmak istemiştim, bugüne kısmetmiş. İşe gitmek için çıktığım saatte (08.15 gibi evden arabayla çıkmıştım) direkt havalimanının yolunu tuttum. Yolda her trafik ışığında telefonda önce bilet baktım, sonra kart bilgilerimi girip 09.30 uçağına bilet aldım, ardından şirket sistemine girip izin girişi yaptım, bugün Cuma olduğu için Cumartesi günü de otomatik yok sayılıp iki gün iznim gitti. Muhtemelen sen iş hayatına başladığında böyle saçmalıklar çok geride kalmış olacak. Ayrıca internetten cep telefonuyla yapılan işlemlerin yerini kim bilir neler alacak.

Her neyse 09.00 gibi arabayı park edip havalimanına koşarak girmiştim, tam kontuar kapanmadan biletimi aldım ve koşarak yukarı çıkıp uçağa giriş sırasındaki yerimi aldım. Uçakta yerime geçip oturdum, oturduğum sırada sağımda sanırım bir yakınını kaybetmesi sebebiyle İstanbul'a giden bir kadın, onun yanında da minik yeni bebeğiyle bir turist anne oturuyordu. Dünya garip. Her neyse kulaklığımı taktım, bluetooth kulaklıklar yeni yayıldı bu çağda, bakalım sizler hangi cihazlarla, nasıl müzik dinleyeceksiniz ileride, müzik dinleme alışkanlıklarınız nasıl oturacak. Spotify'da ilk olarak kendi yaptığım Karşı Müzik Eylül ayı listesinden Areş adlı parça çaldı, Yansımalar'ın 2000 yılında yayınladığı albümlerinden, sonra sözlü parçalara geçecekti ki kitap okuma niyetinde olduğum için Cenk Erdoğan'ın Fermata'sını açtım. Bu yıllarda uçaklarda (Boeing 737-800) internet kullanmıyoruz, uçuş modu diye bir mevzu var, ağ bağlantılarını kesen. Bakalım senin zamanında havacılık, uçaklar, uçuş kuralları ne yöne evrilmiş olacak. Neyse ki bluetooth açıp kulaklığı takıp önceden indirdiğimiz albümleri çevirim dışı olarak dinleyebiliyoruz. Yine bizim kuşak için büyük teknoloji, bir de Spotify var, uluslararası en yaygın kullanılan müzik akışı platformu. Her neyse, Albert Einstein'ın İzafiyet Teorisi - Özel ve Genel Görelilik kitabını okumaya başladım bir yandan. Adam daha kitabın ilk 6-7 bölümünde bugüne dek emin olduğumuz birkaç temel fizik kuralını çökertip geçti. Sonra ikram edilen suyu içtim, soğuk sandöviç veya kek seçeneğini reddettim, ardından biraz uyukladım ve Sabiha Gökçen Havalimanı'na geldik.

Yedinci sırada oturduğum için uçaktan hızlı bir çıkış yapabildim, hızlıca bir tuvalet molasından sonra -çünkü sabah kahvaltıda da kupayla çay içip üstüne uçakta da su içmiştim ve önümde uzun bir yol vardı- binadan çıktım ve hızla ekspres otobüslerin olduğu tarafa yürüdüm. Bugün normalde olduğunun aksine Avrupa yakasına geçeceğim için E3 kodlu 4. Levent otobüsüne binecektim. Otobüs dolmuştu ama kaybedecek vaktim yoktu, bindim, akbil yaklaşık 7 lira gibi bir şey çekti. Tam yanımda Türk Havayolları'ndan bir kabin memuru duruyordu, kendisine "yeni üniformalarınız çok yakışmış hayırlı olsun, siz de memnun musunuz?" dedim, o da "gri çorapları saymazsak" dedi. Bence çok güzel konu açmıştım ama ya uçuş yorgunluğu ya da "bana yazıyor" gerginliğiyle kendisi muhabbeti devam ettirmek istemedi. Sonradan düşündüm bu iki buçuk yıllık süreçte ben Antalyalılaşmışım, muhabbete girişimden belli, İstanbul'da böyle şeylerin (gelişine muhabbete girmek gibi) çok daha az olduğunu unutmaya başladığımı fark ettim. Sonra bir ara yolun yarısında falan önümde oturan turist, yanımdaki çocuğa "do you speak English?" diyerek metro istasyonuna gelip gelmediğimiz sordu. Genç tabii Türk özgüveniyle "yes" dedi ama soruyu anlamadı, ben araya girdim, oranın zaten son durak olduğunu, daha yolumuz olduğunu belirttim. Sultanahmet'e gideceklermiş, yolu adım adım tarif ettim, ilk kez mi İstanbul'a geldiklerini sordum, Alanya'dan gelmişler -ki oraya beşinci gidişleriymiş (as bayrakları) ama İstanbul ilkmiş. Ben de süper falan dedim, otobüsteki sohbet kontenjanımı doldurdum. Bir de bu havalimanı otobüslerinde herkes valizlerini çantalarını boşluklara kenarlara yığar. Benim de sırt çantam vardı, ayakta olduğum için önümdeki başka birinin yan duran valizinin üstüne koydum. Bir süre sonra valizin sahibi kadın beni dürtüp, çantanız da ağır herhalde valizi biraz ezmiş gibi bir şey dedi. "Ay gerizekalı valizin uf mü oldu" demek istedim diyemedim ama 2019 Türkiye'sinde böyle insanlıktan nasip alamamış kimseler olduğunu da not düşeyim tarihe diye bu detayı yazıyorum. Çantayı alıp hiç cevap vermeden omzuma taktım ve yolun yarıdan fazlasında omzumda taşıdım. Umarım senin Türkiye'n bizimkinden daha huzurlu, mutlu, başarılı ve aydınlık kimselerle dolu olur.

Her neyse, sonra inerken sohbet ettiğim turistlere gelin benimle ben de metroya bineceğim dedim, bunları ailecek (adamın eşi ve çocuğu da vardı) aldım metroya indim, iki tek kullanımlık bilet aldırdım, çocuğa gerek yok falan dedim, birlikte metroya indik. Adama haritadan Taksim'de inmesi gerektiğini, oradan kodu T2 miydi T1 miydi işte fünikülere binmesi ve Kabataş'a inmesi gerektiğini, oradan da herhangi bir tramvaya binerek Sultanahmet durağında inmesi gerektiğini anlattım. Bu arada Rus olduklarını öğrendim ve İngilizce konuşan bir Rus görmek ne güzel dedim. Sonra da ekledim Antalya'da herkes Rusça bilir ama burada Rusça işinize yaramaz. Her neyse metrodan Şişli'de inerken adama son olarak telefon numaramı da kaydettirdim, bir şey gerekirse ara dedim, adam mahcup oldu, Moskova'ya gelirsen sen de beni ara falan dedi, ben kaçtım. Sanırım varacakları yere gitmişlerdir.

Ben de merdivenlerden Cevahir'in karşısındaki Ermeni Mezarlığı'nın önüne çıkıp bir taksi çevirdim. Taksi beni Çağlayan'daki Florance Nightingale Hastanesi'ne iki dakikada getirdi, 8 liranın altında tuttu, 10 verdim, üstü kalsın dedim, adam da "ee abi indi bindi 13 oldu" dedi, "vay öyle mi oldu" deyip onu aldım yirmi uzattım, biz bu konuşmayı yaparken daha ben inmeden hastanenin önünden yeni müşteriler taksinin arka koltuğuna binmişlerdi bile. Bu fiyatları da yazıyorum ki bu mektuba 2040'ta falan baktığımızda üç aşağı beş yukarı bir enflasyon çıkarımı yapabilelim. Sonra hastaneye girdim, üçüncü kattaki odanıza çıktım, deden, anneannen, dayın, benim annem, ağabeyim, Merve herkes oradaydı. Onlarla merhabalaşıp sonra Cansu ve senin olduğun yan odaya geçtim. Çok miniksin, ama yuvarlak ve güzel bir kafan ve yüzün var, rengin de hayli pembe, az pişmiş gibi. Bu hayatımdaki ikinci sıfır kilometre bebek görüşüm. Değişik bir his, bize garip geliyor, sana o an çok daha garip gelmiştir, abuk sabuk bir diyara gelip buraya tutunmaya çalışıyorsun yıllarca, neyse ki çok güzel bir ailen olacak, şanslısın. Gün boyu ara ara yanına geldik gittik, sen bu esnada biraz ağladın, birkaç kez altına yaptın, bir kere üst değiştirdin, bolca anneni emdin, gaz çıkarttın ve uyudun. Yani senden bugünlük beklediğimiz her şeyi fazlasıyla bize verdin, tebrik ediyoruz.

Akşamüzeri tam beş gibi annemle karşıya geçmek üzere yanınızdan ayrıldık, ağabeyim arabayı alın dedi, emektar Megan da bize eşlik etti böylece. Yarın ve Pazar günü yine geleceğiz. Hatta benim görevim sana Balmay töreni duası okumak, bu Orta Asya Türklerinin bir isim koyma ritüeliymiş. Gönül isterdi bir pelerin takayım, tütsüler yakayım, arka fona Kam Ata açalım, kendimizce bir atmosfer yaratalım ama tüm bunlar hastaneye biraz fazla gelir sanırım. Dediğim gibi yarın ve Pazar yine seni ve aileni görmeye geleceğiz, elimizdeki imkanlarla neler yapabiliyoruz Balmay konusunda göreceğiz.

Bir kere daha sana aramıza hoş geldin diyorum. Bugünü böyle detaylıca yazmak istedim ki sen büyüyüp bu mektubu önce çok anlamayarak, sonra da yıllar içinde iyice anlayarak okuyunca 2019'un dünyası ve İstanbul'undan bazı detaylar yakalayıp eğlenesin. Annen de güzel yazar, ama ben de fena değilimdir hani, baban da konuşmada çok iyidir, ben onu henüz yakalayamadım. Umarım hep güzel günler görürsün, ailenle, sevdiklerinle mutlu bir hayatın olur, isminin hakkını verir ve en çok ihtiyacımız olan "ar" kavramını ülkemize tekrar hatırlatırsın. Bir kırılma noktasına doğdun, şimdilik kırılma iyiye doğru olacak gibi duruyor ama burada hiçbir şey öngördüğümüz gibi gitmeyebiliyor. Her koşulda biz umudumuzu yitirmemeyi seçtik, sen de bunun en güzel kanıtısın, iyi ki doğdun, iyi ki varsın.




Amcan,
Emir.
Yeldeğirmeni / İstanbul