Salı, Eylül 11, 2018

Avusturya Kültür Günleri | Johann Strauss Topluluğu Konseri | Perge


Geçtiğimiz Cumartesi akşamı Antalya'nın belki de en büyüleyici tarihi kenti Perge'de kulağa klişe gelse de unutulmaz bir gece yaşadık. Avusturya Kültür Günleri kapsamında Perge, Johann Strauss Topluluğu adındaki birbirinden değerli müzisyenlerden oluşan bir ekibi ağırladı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde repertuvar bir eser haricinde Strauss yapıtlarından oluşuyordu. İstisnai eser ise ekibin keman sanatçılarından biri olan Manfred Kammerhofer'a ait Tanz in E adlı tatlı bir parçaydı. Neyse buyurun hikâyeyi en başından anlatayım.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Antalya'da 1. Akra Caz Festivali gerçekleşmiş, bu festival sayesinde Antalyalılar sadece ulusal ve uluslararası camiadaki pek çok değerli müzisyen ve müzikle buluşmakla kalmamış; şehirde bana kalırsa eşine az rastlanan kalitede bir organizasyonu da deneyimlemişlerdi. Konuyla ilgili uzun uzun yazmıştım zaten. İşbu festivalden beri, ben de bu kusursuz organizasyonu gerçekleştirmiş olan Kadir Dursun Bey'i kendimce takibe almış, yaptığı/yapacağı işlerden haberdar olmayı ve mümkünse bu etkinliklere daima katılmayı kafaya koymuştum. Derken yazın Avusturya Kültür Günleri adlı bir etkinlik kapsamında Side'de gerçekleşecek olan bir konseri duyurdu Kadir Bey sosyal medya hesabında: Vienna Stratos Quartet'in Side Müzesi'ndeki konserini. Yanlış hatırlamıyorsam şehir dışındaydım ve Side Antik Kenti'ni de çok sevmeme rağmen bu konseri kaçırdım. İçten içe de "Yahu koskoca Avusturya Kültür Günleri, tek bir etkinlikle bitecek hâli yok ya!" diyerek kendimi avutmaya gayret ettim. Derken geçtiğimiz haftalarda ikinci bir konser haberiyle karşılaştım sosyal medyada. Hem de bu kez civardaki favori antik kentim Perge'de! Biletleri nereden alsak, konsere kimle gitsek diye düşünürken Kadir Bey'in kibar daveti elime ulaştı ve geriye bir tek konsere gitmek kaldı.

Image may contain: 11 people, people smiling

Nedense kafamda Aspendos ile Perge'nin yerlerini hep karıştırıyorum, halbuki Perge şehrin içinde Aksu Köy Enstitüsü'nün arkasında, Aspendos ise Alanya istikametinde şehrin dışına doğru. Neyse yarım saatte Perge'ye gelip arabayı park edip içeri girdik. Tıpkı Caz Festivali'ndeki gibi yine güler yüzlü ve kibar görevliler, bir yönlendirmeye ihtiyaç olmamasına rağmen en dış kapıdan itibaren konukları karşılamak üzere hazırdılar. Alana girip eski ve yeni kapıyı aştıktan sonra hamam tarafına doğru ilerledik ve hamamın doğuya bakan duvarına konser alanının kurulduğunu gördük. Perge gerçekten müthiş bir antik kenttir bu arada, gitmediyseniz muhakkak gidin, uzun uzun gezin, gittiyseniz de ara ara tekrar gidin. Konserin başlamasına daha bir saat vardı, biz de gözümüze kestirdiğimiz sandalyelerimizi şal ile işaretlemek suretiyle hamamın duvarının dibindeki ve içindeki alanlara dağılmış kokteyl masalarının başına geçtik. Alanın kullanımından ikramların güzelliğine, seçilen mobilyalardan hizmet eden ekibin nezaketine kadar her şey tıpkı bir önceki festivaldeki gibi en ince detayına kadar düşünülmüştü. Kalabalık da gitgide arttı derken konser zamanı geldi çattı. Biz de diğer dinleyiciler gibi kokteyl alanını terk edip sahnenin önündeki beyaz sandalyeler arasında yerimizi aldık.

Biraz daha detaylardan bahsetmek gerekirse sandalyelerin üzerindeki süngerden sinek kovucu spreylere, sahnenin ışık ve ses detaylarından konser çıkışı ikram edilen suya kadar yine her detay abartılı şekilde iyi düşünülmüştü. Konser esnasında atmosferin büyüsünü bozmamak için drone bile uçurulmadı; arada geçen uçakların sesi ise bana kalırsa geçmişin ve akustiğin güzelliğiyle, günümüzün ve mekaniğin zıtlığını vurgulayarak o andan aldığım tadı daha da keskinleştirdi. Ekibin repertuvarı, şef ve keman sanatçısı Russell McGregor'un sempatik tavırları, belki de binlerce yıllık bir antik kentik içinde olma hissi -ki çatısı olmayan alanlardaki etkinlikler gerçekten ayrı bir büyüleyici oluyor, eskiler bunu bizden erken çözmüş yine- veya bunların hepsinin farklı oranlarda birleşmesiyle birlikte gerçekten kaliteli bir gece yaşadık. Bu tip etkinlikler Antalya'da zaten az oluyor da İstanbul'da bile bu seviyede olanına pek rast gelebileceğinizi sanmıyorum. Konserin sonunda eminim uzunca bir süre ayakta sürdürdüğümüz alkışlarımızla bu memnuniyetimizi müzisyenlere ve bu işin arkasındaki isimlere geçirebilmişizdir.

Image may contain: one or more people and indoor

Bir paragraf da bu işin arka planına dair bir şeyler yazmak istiyorum. Etkinliğin ana sponsoru Barut Otelleri'ydi, tıpkı Caz Festivali'nde olduğu gibi misafir ağırlama deneyimini konsere ve öncesine o kadar iyi yansıtmışlar ki size o beş yıldızlı konforu binlerce yıllık bir kentin kalıntıları üstünde bile yaşatabiliyorlar. Büyük bir meydan okuma ve başarı hikâyesi bana sorarsanız. Antalya'yı Akdeniz'in Sanat Başkenti yapma hedefindeki Ahmet Barut ise aynı zamanda Avusturya Fahri Konsolosu imiş. Kendisinin vizyonunu anlamak için sadece bu tek örnekten yola çıkabilirsiniz tabii ama Akra'nın bir kültür sanat kurumu gibi çalışmasından, antik kentlere ve soyu tükenmekte olan hayvanlara sahip çıkmaya kadar daha nice etkileyici işlere de imza atıyorlar ekipçe. Elindekileri, deneyimini ve heyecanını Antalya için harcayan şöyle 5-10 insan olsa Akdeniz'i geçtim doğrudan Dünya Kültür Başkenti oluruz. Bu yılın Perge Yılı olması ve antik kentlere verilen değerin artması için samimi olarak efor harcadığına inandığım Antalya Valisi Münir Bey'e de bir teşekkür edeyim yazıyı bitirmeden. Desteklemekle kalmayıp Büyükşehir ve Muratpaşa Belediye Başkanları gibi konseri dinlemeye gelmesi de ayrıca zarif ve misafirperver bir hareketti. 

Son birkaç cümleyi ise Kadir Bey'e ayıracağım tekrar. Açıkçası birinden duysam inanmayacağım ve abartıyor diyeceğim hayalleri gözümüzün önünde gerçeğe dönüştürdüğü ve Antalya'ya bu denli kaliteli işler kattığı için bir Antalyalı olarak kendisine minnettarım. Umarım vakti, enerjisi hep olur, vizyonu ve hayallerini paylaşacak insanlara denk gelir de her sene bunlar gibi onlarca organizasyona imza atar, şehrimizi hak ettiği yere taşır, bizim de burayla gururlanmamızı sağlayan marka işler oluşturur. Çıtayı o kadar yükseğe koyuyor ki Kadir Bey, kendisinden benzer alanda bir sonraki beklentim Termessos'un tepesindeki anfitiyatroda Güllük Dağı'nın üzerinde bir André Rieu konseri.

Yazının sonunda bir göz atmanızı ve kulak kabartmanızı tavsiye ettiğim bazı bağlantılar vereyim:


Pazar, Eylül 02, 2018

Karşılaştığım Müzikler | No: 31 | 180902

Karşılaştığım Müzikler serisinin dile kolay otuz birinci yazısında, uzun bir aradan sonra yine sevgili bloğum Gözümün Seyir Defteri'nde birlikteyiz.


Otuz da az bir sayı değil hani. İlk yirmi yazıyı kendi bloğuma, sonraki onunu Kıyı Müzik'e yazdığım bu seriye şimdi tekrar burada devam ediyorum. Gelecekte burayı biraz daha müzik ağırlıklı bir şekle sokma planlarım var, haliyle böylesi daha hayırlı olacak.

Sözü fazla uzatmadan buyurun son yazıdan bu yana Türk Müzik Piyasası'nın ağırlıklı olarak alternatif kıyılarında neler olmuş hep beraber bakalım.

*

Bölüm 1: Karşılaştığım tekliler (tabii videolu veya görselli olanlar)


Jehan Barbur & Can Bonomo - Kirlenmiş Çığlık

Jehan ve Can birlikte sözleri Cem Karaca'ya, müziği Volkan Başaran'a at Kirlenmiş Çığlık'ı yorumlamışlar, Eylül Biçer'in düzenlemesi ve Onur Mehame'nin klibiyle. Şarkı insanlığın dönüşümünü ve dünyayı da dönüştürüşünü çok "güzel" bir şekilde anlatıyor.

Kalben & Cem Adrian - Geri Dönme

İki güzel insan çokça dinlenecek, çok insanın hayatına dokunacak bir şarkı söylemişler birlikte Geri Dönme adında. Kalben kendi hikâyelerini anlatırken, sizi size anlatmayı da hep başaran bir insan. Bu şarkısı da öyle olmuş yine, hep olsun.

Ceylan Ertem & Ahmet Kaya & Kayıp Yakınları - Beni Bul Anne

Bu müthiş güçlü şarkıyı bu kez Cumartesi Anneleri'nin geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen 700. buluşması sebebiyle Ceylan Ertem'in yorumuyla dinliyoruz. Kayıp yakınları da Ahmet Kaya'nın sesinin üzerine şarkının ikinci dönüşünde mikrofon başına geçiyorlar. Konu öyle derin ki, bu konuda yapılmış tüm şarkılar insana tokat gibi vuruyor gerçekten.

Ahmet Üstüner - Hep Aşk

Nasıl denk geldiğimi pek de hatırlamamakla birlikte şarkıyı da klibini de orijinal bulduğum bir eser var sırada, Ahmet Üstüner'den Hep Aşk. Dinleyin bakalım, sizler ne düşüneceksiniz?

Arel Koray Nalbant - Vapurlar

Vera'dan tanıdığımız (ben hususi olarak da tanıyorum ama bu kalıbı kullanmasak olmaz) sevgili Koray geçtiğimiz günlerde Vapurlar diye pek tatlı, hafif de kederlendiren bir şarkı yayınladı. Dupduru bir kayıt, gitar, vokal ve alttan alta gelen hafif besleyici sesler, benim pek hoşuma gitti.

Lara Di Lara - Su Ver Leylam

Çok sıkı şarkıydı, bu şarkıya bir de Irmak Altıner yönetmenliğinde aynı havalılıkta görüntüler giydirilmiş. Daha ne olsun?

Ychorus - Ah Bir Ataş Ver

Dumlupınar Denizaltı'sının acılı hikâyesini bu kez de çok sesli olarak Ychorus'tan dinleyelim.

Nekropsi - Sekizler

Yazıdaki diğer değerli eserler ve sahipleri bozulmasın ama benim gözümde yazının en özel eseri Sekizler. Neden mi? Çünkü Nekropsi'den geliyor ve müthiş bir iş! Yanlış anlamadıysam 2012'de kaydedilen bu şarkı bu sene geçtiğimiz aylarda yayınlandı. Neden mi? Hiç bilmiyorum...

Bölüm 2: Sadece YouTube’a saklanmış güzellikler


Cava Grande & Serkan Emre Çiftçi - Day Zero | K İ T A P Ç I

Cava Grande'den geçen yazıların birinde bahsetmiştim, bu kez Kitapçı'da Serkan Emre Çiftçi'nin trompetiyle zihin açan bir canlı performans sergilemişler.

Can Kazaz & Ahmet Ali Arslan - Benim Hâlâ Umudum Var

İki güzel solist, ülkemizin en sıkı şarkı yazarlarından birinin en güzel şarkılarından birini yorumluyor ve diyorlar ki "Benim Hâlâ Umudum Var". Bu sayede Ahmet Ali Arslan'ın YouTube kanalını da takip etmenizi tavsiye edeceğim, Can ile bir de kendi şarkısı İçimde Bir Dağ'ı seslendirmişler.

Barlas Tan Özemek - Neyleyim | Karavan Sessions

Pek güzel bir şarkı çalıp söylüyor Barlas Tan Özemek; hem pek güzel çalıyor, hem pek güzel söylüyor, üstüne bir de Karavan Sessions'un mis gibi atmosferi eklenince sizi olduğunuz yerden kopartıp yanına çeken bir performansa dönüşüyor izlediğiniz.

Damla Deli - Mor Dağlar (Erkan Oğur)

Geçtiğimiz yazılardan birinde İbrahim Tatlıses'in Yalnızım'ına yaptığı yorumuyla karşıma çıkan Damla bu kez Mor Dağlar adında kendisine ait bir parça seslendiriyor. Can Güneş de kayıtta yine pek güzel şekilde gitarını konuşturuyor.

Berke Can Özcan - Zilli | K İ T A P Ç I

Bu bölümün son videosu yine bir Kitapçı Akustik videosu, belki de Kitapçı'da ve Türkiye'deki benzeri müzik performans videosu programlarında bugüne dek rastladığımız en sıra dışı bölümlerden biri. Berke Can Özcan'ın Zilli'sini dinliyoruz, gözlerinizi kapatıp kulaklıklarınızla veya iyi bir ses sistemiyle dinleyin derim.

Bölüm 3: Yeni çıkan canavar gibi albümler (tabii yine videolu veya görselli olanlar)


Gökhan Türkmen - Nazınla Dünya Sazınla Dünya

Albüm: Ve Nazan Öncel Şarkıları (2018) - Doğan Music Company

Nazan Öncel'in ne kadar sıkı şarkıları olduğunu hatırlatması açısından bile önemli bir albüm Ve Nazan Öncel Şarkıları albümü. Albümde birbirinden sıkı isimler var, muhakkak ki daha özenli yorumlar ve düzenlemelerin yanı sıra "bunu da araya sıkıştıralım" tarzı işler de vardır. Ben en beğendiklerimden birini iliştireyim, siz tamamını dinleyin, kendinizce puanlayın.

Ekin Beril - Zaman

Albüm: Zaman (2018) - Supercluster Records

Ülkemizin heyecan verici yeteneklerinden biri olan Ekin Beril, Zaman adlı dört şarkılık canavar gibi bir kısa çalar yayınladı. Dinleyince neden canavar gibi tabirini bir kere daha kullandığımı anlayacaksınız.

Bölüm 4: Geçtiğimiz yılların (ve bu senenin) albümlerinden yeni kliplenenler


Berkay Özideş - Bulutlar

Albüm: On Your Mars (2018) - GTR Müzik

Bir önceki yazıda bahsetmiştim Berkay dev bir üçleme yayınlayarak eşine az rastlanır bir işe imza atmıştı. İşte bu işler yavaş yavaş video'lanmaya da başladı. Bize de keyifle izlemek ve dinlemek düşüyor.

Evrencan Gündüz - Yeni Bir Şarkı


Şöyle bir genelleme yaparsam yanlış olmaz, Evrencan'ın her şarkısı güzel. Bu şarkı da taze albüm Mevsim Çiçekleri'nden geliyor, adı üstünde Yeni Bir Şarkı. Klip de pek güzel, sondaki tekrar kısımları Sade'nin şarkılarındaki o huzurlu tekrar eden döngüsel kısımları anımsattı bana.

Yiğit Seferoğlu - Şimdi Ne Güzeldir Ankara

Albüm: Adem Histora (2018) - Kınay Production

Özetle Ankaralılar eklesin!

Gülşah Erol - Psychosis


Gülşah, yedi yıllık albümü Psychosis'e ismini veren şarkıya Florencia Guerberof'un performansından oluşan bir Saskia Reis videosu ile birleştirip kliplendirmiş. Hem izlemelik, hem dinlemelik etkileyici bir eser çıkmış ortaya haliyle.

Bölüm 5: Henüz bir videosu (veya görseli) olmayan işler


* Yüzyüzeyken Konuşuruz - Boş Gemiler (2018) - Sony Music Türkiye

Yeni tekli yayında. Ben henüz dinlerken hoşuma gitmeyen veya sıkıldığım bir Yüzyüzeyken Konuşuruz şarkısına denk gelmedim. Umarım hiçbir zaman da böyle bir şarkıya denk gelmem.

* Duhan Dönder - Continuation (2018)

Duhan dinlerken sizi psikolojik bir gerilim filmi izliyormuşsunuz gibi hissettiren şahane bir albüm yapmış. Huzurlarınızda kulaklığınızı takıp hayatınıza film müziği olarak eklemelik dört müthiş şarkı var.

*

Her yazının sonunda tekrar eden cümlelerimle sizleri uğurluyorum, şen ve esen kalın!

Bu müzikleri dinlemeniz, seveceğini düşündüğünüz kimselere önermeniz ve güzel müziklerin yayılmasına katkı sağlamanız dileklerimle...

Serinin bir önceki yazısına tam buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Spotify veya YouTube’dan müzik dinlemeyi seviyorsanız o mecralarda oluşturduğum #KarşılaştığımMüzikler listelerini takip edebilirsiniz.

Karşılaştığım Müzikler: YouTube | Spotify

Pazartesi, Haziran 11, 2018

Tişörtlerin Kaderine Dair Bir Deneme


Tişört deyip geçmeyin ya da tişört deyip geçin, çünkü söylemesi eğlenceli bir kelime tişört. Dilimize İngilizce'den (Orijinali: T-shirt) geçtiği için içine "ş" girmiş "ö" girmiş, tonton dünya tatlısı bir hâl almış.

Peki acaba bir tişörtünüzü satın aldığınız ilk andan yani doğumundan onu çöpe attığınız son ana yani ölümüne kadar geçen süreci detaylıca incelediniz mi, o tişört neler yaşıyor, hangi aşamalardan geçiyor, hayatın ne gibi sillelerini yiyor, bu konuları düşündünüz mü? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Yazık tabii, ağzı var dili yok, tişört kim ki oturup da onu düşünesiniz.

Halbuki o size öyle mi yaptı? Yeri geldi terinizi emdi, yeri geldi göbeğinizi gizledi, yeri geldi üzerinize giydiğiniz kötü kumaşlı bir gömlek, kazak veya ceketle teniniz arasında siper oldu... Siz de en iyisi ona nankörlük etmeyin ve gelin en azından bu yazıyı okuyarak sevgili tişört kardeşlerimizin bizler için yaptıkları fedakârlıkları idrâk edip az da olsa gönlünüzü ferahlatın.

1. Evre: Raksıtar (rockstar) yılları


Tişörtü görüp, beğenip, deneyip aldığınız o ilk âna gidelim. İçiniz kıpır kıpır, sanki her gün o tişörtü giyecekmişsiniz gibi bir heyecan yaşıyorsunuz. Tişört azıcık düzgünse 2-3 sene giyilir, tabii giydiğiniz şehrin havasına, sizin terleyim kapasitenize göre bu vakit uzar da kısalır da. Bunlar özenli ilk günlerdir çünkü bu kısımda aldığınız tişörtü hep normalden biraz daha fazla güzel günlerinize ya da güzel görünmek istediğiniz günlere saklarsınız. Bu böyle bir mevsim gider aşağı yukarı, sonra normalleşme sürecine girilir.

2. Evre: Haftanın herhangibir gününün kostümü olma


İlk yedi giyimden falan sonra -ki bu da nereden baksanız iki aya yayılır- artık tişörtünüz normalleşmiştir. Yani misal bir salı günü o tişörtü giyip işe gidebilir veya bir cumartesi günü azıcık hava almaya çıkarken, üzerinde uzun süre düşünmeden o tişörtü seçebilirsiniz. Zaten dolabınızda böyle bir kategori de vardır. Bu kategoride genelde beş ile on arasında tişört hep üst üste durur ve renksel bir kriz olmazsa en üstte hangisi varsa o sırayla giyilir. Bu ikinci evre ilk evreden daha uzundur tabii, tişörtün de giyim sıklığı bu süreçte artabilir.

Önemli Ara Not: Buradan itibaren aşağıdaki evrelerde, tişörtler ütülenme haklarını kaybederler. Sadece yıkanır, asılıp kurutulur ve en fazla elle düzeltilmek suretiyle katlanırlar. Bazen üçüncü evre yanlışlıkla ütülenebilir.

3. Evre: Deniz tişörtlüğü


Malum ben Antalyalı olduğum için bu tanımı deniz tişörtü olarak yaptım ama siz deniz yerine bakkal, bisiklet, sokakta spor gibi başka tanımlar da koyabilirsiniz. Tişört bu evrede o ilk aşkınızı kaybetmiş, ardından gelen normalleşme sürecini de tamamlamış ancak tam olarak da unutulmamıştır. Belki biraz solmuş, belki biraz yakası falan kaymıştır ama hâlâ insan içine çıkacak durumdadır ve o ilk zamanlardaki "özel günler" veya "gündelik kullanım" yerine artık "kirlenebilir" ve "daha sık yıkanabilir" etiketlerine sahip olmuştur. Deniz dememin sebebi bu tişört artık tuzlanma ve tuz izine dayanıklıdır, spor ve bisiklet konusunda da aynı konu ter izi için geçerlidir. Bakkal konusunda hiçbiri geçmez, çünkü bakkala gidişin günahı olmaz. Uykusuzluk, ayılamama, açlık... Bakkala gitme böyle bir şeydir, bu konuya ayrı bir makalede değinmek lazım.

4. Evre: Ev tişörtlüğü veya pijama üstlüğü


Ev tişörtlüğü aslında bir tişörtün artık insan içine çıkamaz hâle gelişinin ilanıdır. Ciddi oranda yaka kaymaları, sökük ve delikler, çamaşır suyu lekeleri, aşırı solma gibi farklı coğrafyalarda farklı sebepleri olur ev tişörtlüğüne geçişin. Ama sahip ile tişörtün arasındaki en samimi ilişki de bu sürece denk gelir. Öyle ki dolabı açar hiç düşünmeden bu tişörtü giyersiniz. Banyodan çıkan temiz vücut da bu tişörtü sever, ikinci banyosuz günündeki terli olan da. Açık renkli olan tişörtler bu noktada pijama üstü olarak kullanılmaya daha teşnedir. Ev tişörtü diyorum ama aile dışında eve biri gelince de bunlar giyilmez, yanlış anlaşılmasın.

Önemli Ara Not 2: Değerli dostlar buradan yukarıdaki evrelerde, yani ilkini geçiyorum, ikinci, üçüncü ve dördüncü evrelerde daima bir acil durum olursa tişörtünüz bir üst evre için de kullanılabilir. Misal ev tişörtü var acele yumurta gerekti, onla bakkala gidilir. Bir diğer örnek bisiklet tişörtünü giydiniz sokaktayken bir arkadaşınız aradı "gel şurada bir kahve içelim" dedi, bunlar olabilir. Veyahut önemli bir buluşmaya gideceksiniz ama geç kaldınız raksıtar tişörtü yerine haftanın herhangibir günü tişörtünü hızlıca geçirip çıkabilirsiniz. Ama şimdi geçeceğimiz evre beş, dönüşü olmayan yolun başıdır, oradan sonra bir üst evreye yükseliş olmaz, sadece bir alta düşüş olur.

5. Evre: Toz bezliği


Hepimiz bu travmayı en az bir kere yaşamışızdır. Annemiz eskiyen ama bizim hâlâ bir sonraki evreye geçmesine kıyamadığımız tişörtü bir gün beklenmedik bir anda bir şafak operasyonuyla önce ortadan yok eder. Biz bir iki sorarız, sonra zaten biraz da gözden düşmüş olan bu tişörtü unutur, peşini bırakırız. Aradan bir mevsim falan geçer, bir gün yere dökülen bir suyu silmek için "oğlum koş bez getir" denmesiyle ve bizim koşup bezlerin olduğu dolabı açmamızın takip ettiği sürecin sonunda o acı gerçeği görürüz. Artık o tişörtümüz toz bezleri ile beraber ve hatta onlardan biridir. Şanslıysa kesilip biçilmemiş, orijinal hâlini korumuştur; değilse önünden arkasından iki ayrı kare / dikdörtgen parça olarak kariyerine devam ediyordur. O saatten sonra anneye karşı gelmek anlamsızdır, maç kaybedilmiştir. Tişörtün bu evredeki ömrü yine kumaş kalitesi, su emebilirliği ve nemliyken kokma tarzına göre belirlenir.

6. Evre: Vefat


Toz bezliği de bir yere kadar, Âl-i imran suresinde bahsedildiği üzere nasıl her canlı ölümü tadacaksa, bazı cansızlar da ölümü tadar. İşte sevgili tişörtümüz de onlardan biridir. Toz bezliği seviyesinde çileler çeken; deterjanlara, su akıntılarına göğüs geren o zarif tişört sonunda şişer, kabarır, sertleşir, tahta bezi hâline evrilir. Artık neredeyse kolalanmış bir hâl almış bu arkadaşımız bu saatten sonra toz almak, yer silmek için de işlevsiz bir durumdadır. Önce esneklik, sonra emilgenlik, en son da dayanıklılığı yok olur gider ve bir gün ona da çöp poşetinin yolu görünür. İşte o gün oturup o tişört ile geçirdiğimiz güzel günleri yâd etmek biz insan ırkının, tekstil dostlarımıza bir borcudur. Bari bu borcu kapayalım.

Sözün özü, tişörtler bizim her şeyimiz, onlarsız çıplağız. Bunun bilincinde olalım, çok geç olmadan tişört dostlarımıza gereken önemi verelim.

Perşembe, Mayıs 17, 2018

1. Akra Caz Festivali Veya Başka Bir Deyişle Şehirde Caz Var!


Antalya'ya tekrar yerleşeli tam bir yıl oldu. (Bu da güzel konuymuş, bununla ilgili de ayrıca yazarım.) Bu geride bıraktığımız bir yıl boyunca buradaki bazı yazılara da yansıttığım üzere Merve ile elimizden geldiğince farklı farklı mekanlarda pek çok konsere gitmeye gayret ettik. Buradaki en büyük amacımız da kendimize gönül rahatlığıyla müdavimi olacağımız, oradaki her etkinliğe endişe duymadan gideceğimiz mekanlar tespit etmekti.


Gelin görün ki, birkaç tane istisnai durumu bir yana koyarak söylüyorum, her gittiğimiz konserden hüsranla döndük. Keyfimiz yerine gelsin hayalleriyle evden çıktık; sinirimiz burnumuzda, kavga etmeye yer arayarak eve geri girdik. Kimi zaman mekanların basıklığı, kimi zaman ses sisteminin kötülüğü, çoğu zaman seyircilerin müzik dinleme adabından bihaber oluşu, kimi zaman saatlerce ayakta bekletilmek gibi tadımızı kaçıran nice sebep oldu. Artık tanıdıklarımızın konserleri değilse veya konser bugüne kadar gitmediğimiz (henüz bir şans verebileceğimiz) bir mekanda olmuyorsa, konsere gitmez olmuştuk son aylarda. Sevdiğimiz veya merak ettiğimiz müzisyenler Antalya'ya gelmeye devam ediyor ama biz konserlerin yapılacağı mekanları öğrendikçe dinlemeye gitmeme kararı alıyorduk.


Sonra geçtiğimiz ay sanırım bir anda Akra Caz Festivali'nin tanıtımlarıyla karşılaşmaya başladım. Festivalde sahne alacak müzisyenlerin isimleri Merve'yi de beni de hayli heyecanlandırdı, Merve'nin o tarihlere denk gelen doğum gününü de fırsat bilip bir çılgınlık yapıp henüz olmamış çocuğumuzun rızkını yatırdık kombineye. İkimizde de bir gerginlik var ama "ya bu da iyi bir etkinlik olmazsa", "ya yine sinirlerimizin bozulduğuyla kalırsak" diye. Bir de milyon dolar yatırdık biletlere, sürekli dua ediyoruz, ne olur güzel olsun diye. Buradan sonrasını önce genel etkinliğe dair yorumlarımı sıralayıp ardından konser konser anlatacağım.


2 Mayıs Çarşamba günü oldu, Merve ile heyecanımız ve gerginliğimiz elle tutulur boyuttaydı, neyse otele geldik. Her virajda karşımıza çıkan mavi tişörtlü ve yapmacık değil, gerçekten güler yüzlü görevliler bizi otelin yanından arkadaki etkinlik alanına yönlendirdiler. Otelin bahçesinde ve etkinlik alanına giden yolun kenarında da "Şehirde Caz Var" tabelaları bir başka yönlendirme görevi görüyordu. Zaten Akra'nın arkasına dönünce şehrin en güzel manzaralarından biri önünüze seriliyor. Bey Dağları, Antalya Körfezi, kocaman güzel bir Türk Bayrağı, biraz daha yola devam edince de etkinlik alanının girişine geliyorsunuz. Girişin sağında hayli muntazam bir bilet, davetli, basın bölümü, yine girişte kalabalığın birikmesini engelleyecek sayıda şerit ve güler yüzlü kontrol görevlisi ile içeriye girdik. Alanın düzeninden de bahsedeyim çünkü gelişi güzel çimlere dikilsinler veya armutlara yayılsınlar tarzı bir açık hava festivalinden çok daha hoş, biraz daha misafirleri otelci gözüyle ağırlamaya yönelik bir düzenleme ile karşılaştık.


Sahne sırtını Erdal İnönü Parkı tarafına vermiş, arkasında palmiye ve hurma ağaçları var, konser alanında da birkaç tane var bu güzel insana tatilde hissi veren ağaçlardan. Sahnedeki müzisyenler hem dağ, hem deniz, hem de gün batımı manzarasını tam olarak görebilecek bir açıdalar. Bu da çok güzel, önceden de belirttiğim gibi Antalya'ya konuk olan onlar, biz değiliz. Sadece seyircinin konforu ve keyfini düşünen pek çok organizasyon umarım bu örnekten ders çıkartır kendine. Sahneye doğru diklemesine uzanan, uzun hafif S kıvrımlı masalar var sahne önünde iki sıra kadar. Bu masalar hem elinizdeki eşyaları, hem de aldığınız içecekleri koymanız için müthiş, ayrıca aynı etkinliğe gelen onlarca insanla da samimi bir aile ortamına sokuyor sizi, aynı masayı paylaşıveriyorsunuz. Bu arada her etkinliğin girişinde bir içecek kuponu veriyorlar, ayrıca su olsun, kuruyemiş olsun bunlar ikrâm. Yine otelcilik deneyimi ya da kaliteli organizasyonculuk hareketleri bunlar hep. Uzun masa sıralarında sonra ufak stantlar var, ondan sonra da ihtiyar veya hasta konuklar için oturma alanları düşünülmüş ki bizim de işimize yaradı burası bir gece. Sahne de güzel, boyutları tam ideal. Ne sanatçılar minicik kalacak, ne de sıkış tepiş olacaklar, sahne önüne güzel çiçekler konulmuş. Barlar, karınca gibi yorulmaksızın masaların arasında gezen ve sürekli etrafı toplayan görevliler, aydınlatmalar, masalardaki broşürler, her detay gerçekten titizce düşünülmüş. Sahne ışıkları ve sesler de ayrıca çok çok iyiydi. Hiçbir konserde sesle ilgili bir bulanıklık, karmaşa, uğultu, kısıklık, açıklık yaşamadık. Etkinliğin bence kalitesini en çok artıran kısmı da bu ses güzelliğini yakalamaları ve sürdürmeleriydi. Genel bilgilendirmeyi yapabildiysem şimdi de tek tek konserlere geçmek isterim.



Ne diyorduk 2 Mayıs Çarşamba, mekana girişimizi yaptık, konserleri beklemeye başladık. İlk olarak saat 20.05'te Akra Jazz Band sahneye çıktı. (Bu arada bu dakiklik etkinlik boyu devam etti, muzzam bir detay daha!) Antalya'da yaşayan müzisyenlerden oluşan bu ekip Akra'da düzenli olarak da sahne alıyor sanırım. Akra Jazz Band sahneye çıkmakla kalmadı, adeta altmışların yetmişlerin Amerikan cazcılarını andıran büyük trompetçi İmer Demirer ve Motel ATM albümünü çevire çevire dinlediğim saksafoncu Serhan Erkol'u da sahnelerine konuk etti. Altı yedi şarkı çaldılar, içinde Serhan Erkol'un albümünden de bir şeyler vardı, klasiklerden de. Gerçekten böyle dolu dolu güzel güzel caz duymak kulaklarımıza ve ruhumuza o kadar iyi geldi ki. Bir de acaba ses nasıl olacak, her şey yolunda olacak mı gerginliğimiz vardı dediğim gibi. Bu gerginlik ilk şarkının ardından "her şey çok güzel" olacak rahatlığına bıraktı yerini. Akra Jazz Band'i de isim isim sunmak ve festivali caza yakışır şekilde başlatmalarından ötürü kendilerini bir kez de buradan tebrik etmek isterim. Grup trombonda Ozan Çelikel, gitarda Çağlayan Yıldız, piyanoda Thomas Lewicki, basta Barış Kıratlı ve davulda Burak Yavaş'tan oluşuyor. İlk konserin ardından sahneye Yekta Kopan çıktı ve festivalin açılış konuşmasını yaptı. Kendisini zaten Motto Müzik ve Noktalı Virgül'den ötürü çok severiz ailece, bir de tam olarak aklımızdan geçenleri ifade etti. Bu etkinliğin Antalya, İstanbul değil dünya standartlarında iyi bir etkinlik olduğunu söyledi ve bu gecenin 20-25 sene sonra dönüp "biz bu festivalin başlangıç gecesinde oradaydık" denilecek bir gece olduğuna inandığını belirtti.



Kısa bir sahne toparlanması ve yeniden kurulum arasından sonra sahnede önce ekibi, ardından Yasmin Levy belirdi. Uzun yıllardır canlı olarak dinlemeyi en çok istediğim isimlerden biridir kendisi, İstanbul'da bir ya da iki defa teğet geçmiştim konserlerini. Benim için de, yıllardır bolca dinlettiğim Merve için de büyüleyici bir deneyimdi kendisini sahnede izlemek ve dinlemek. Çok karizmatik bir insan, icrâ ettiği müzik ve icrâ ediş tarzı zaten şahane. Sahnede Levy'ye vurmalılarda Ishay Amir, gitarda Yechiel Hasson, üflemelilerde Amir Shazar, tuşlularda Nadav Biton, davulda Matanel Ephrat ve elektrik gitarda Adam Ben Amitai eşlik etti. Bilemiyorum, ömrüm boyunca en büyülenmiş olarak dinlediğim konserlerden birini yaşadım sanırım. Sona doğru Levy'nin bizlere "haydi artık gidin uyuyun" demesini ayrıca takdir ettim, konserin bitiminde alkışlara iknâ olup bize bir iki şarkı daha lütfetmesini de. İlk gün böyle şahane geçti ve bizi sonraki günlere karşı daha da heyecanlandırdı.



4 Mayıs Cuma akşamı ise Antalya'da dinlemenin bayağı inanılmaz olduğu bir başka ekip vardı karşımızda: Electro Deluxe! Bu konserde Merve'nin annesi ve babasının yanı sıra pek çok lise arkadaşımız da bizleydi, hatta Ebru da zaman zaman bize katıldı. Tek kelimeyle muhteşem bir konserdi! Canavar gibi müzik, canavar gibi enerji, yakışıklı abimiz James Copley bir de üstüne tıraş da olmuş mu, muazzam geceydi vallahi. Bir de konsere favori şarkımız K.O. ile girdiler, bizi içten fethettiler. Klasik bir Fransız olarak konserin bir yerinden sonra "sahnenin önü hep erkek dolu, biraz da kadınlar buraya gelsin" anonsunu da geçti yakışıklı abimiz. Hoş bunu deyip onca kadını sahnenin önüne doldurmasa bile, kadınlı erkekli hepimiz kendisine vurulmuştuk hâli hazırda. Konser sonrası fotoğraf çektirmek için sahnenin yanına gelen ekibi de kaçırmadık, liseli dostlar ve Ebru ile etraflarını sardık. Funk'ı hücrelerimizde hissettiren ve "canlı müziğe inanın" diyen bu canavar ekibi isim isim de yazmak isterim. Solist James Abimiz ile birlikte, Electro Deluxe saksafonda Thomas Faure, basta Jeremie Coke, klavyede Gael Cadoux, davulda Arnaud Renaville, trompette Vincent Payen ve trombonda Bertrand Luzignant'tan oluşuyor. Evet ikinci gecenin sonunda tam anlamıyla bir "ikide iki" yaşıyorduk ve Antalya'daki konserler için "evet sonunda şeytanın bacağını kırdık" diye bağırıp birbirimize sarılıyorduk Merve ile. Gözlerimizden mutluluk gözyaşları süzülüyordu. Hayır süzülmüyordu, burayı abarttım.



5 Mayıs akşamı biz bir düğüne gittik, biletlerimizi Merve'nin annesi ve babasına emanet ettik onlar da Çıplak Ayaklı Diva olarak da bilinen Cesaria Évora'ya saygı için kurulan ve divayla birlikte çalışan müzisyenlerden oluşan Cesaria Évora Tribute grubunu dinleyip bize aktardılar. Güzel bir konser olduğunu vurguladılar, böylece etkinliğin en Latinli gecesini kaçırmış olduk, umarım kendilerine başka bir zamanda, başka bir yerde denk gelir, kendimizi affettiririz. Festivaldeki tek firemiz (fayır) bu geceydi. Ah durun, bir diğer firemiz de 3 Mayıs akşamüzeri Yekta Kopan'ın moderatörlüğünde gerçekleşen Şehir, Caz, Festival söyleşisiydi. İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, caz sanatçısı Şenay Lambaoğlu ve tiyatrocu Selçuk Yöntem'in eminim pek keyifli geçen sohbetlerine işle ilgili bir saçmalıktan ötürü gidemedik.



Derken sonraki haftanın Çarşamba akşamı geldi çattı yani 9 Mayıs. "Merve ne olur erken gidelim, tıklım tıklım olur!" diye yalvarmamla normalden biraz daha erken gittiğimiz konser Fazıl Say konseriydi. İyi ki de öyle yapmışız. İlk olarak sahneye Fazıl Say çıktı ve Türkiye'nin en güzel sesli kadınlarından biri olan Serenad Bağcan ile birlikte İlk Şarkılar'dan eserler seslendirdiler. İki ayrı devi, hatta hayal kahramanı gibi insanı sahnede görmek muazzamdı. Fazıl Say'ın birbirinden büyük Türk şairlerinin eserlerini bestelemesi ve bunları şarkı formatında insanlara sunmasındaki idealizm beni hep etkiliyor ve etkileyecek belli ki. Son şarkıdan önce Serenad Bağcan birkaç kelam ederken dünyanın en havalı böcekten korkuşunu yaşadı, tam bir operacı sesi çıkartarak. Böcek de büyük korkmuştur eminim, Serenad Hanım da tüm dinleyenler de koptu, unutulmaz bir an oldu hepimiz için, umarım kaydı da vardır. Ardından Fazıl Say tek başına bazı klasik eserlerin caz düzenlemelerini çaldı, sonrasında sahneyi son projesini seslendirmek üzere Ece Dağıstan, Güvenç Dağüstün, Hakan Güngör, Volkan Hürsever, Gürtuğ Gök, Derya Türkan ve Ediz Hafızoğlu'na bıraktı. İkinci kısım yani Güz Şarkıları faslı da böylece başladı ve müthiş bir etkileyicilikle sürüp bitti. Antalya Fazıl Say'ı hayli özlemiş, bunu bitmeyen alkışlardan kolaylıkla anlayabilirdiniz. Bir gece daha şahane geçmişti.



11 Mayıs Cuma gecesine geldiğimizde sevdiğimiz ve bolca dinlediğimiz iki ayrı ekip vardı sahnede. Önce Elif Çağlar Quartet sahne aldı. Elif Çağlar'a sahnesinde, piyanoda Çağrı Sertel, kontrbasta Volkan Hürsever ve davulda Ediz Hafızoğlu eşlik ediyordu. Kesinlikle muazzam bir caz solisti Elif Çağlar, bir de üzerine dünyanın en sevimli insanlarından biri, şarkılarının ve düzenlemelerinin kalitesi ise bambaşka bir seviyede. Çok keyifli bir konser yaşattı dinleyicilerine, iyi ki kendisini Antalya'da böyle güzel bir sahnede ağırlayabildik. Ardından Ediz Hafızoğlu'nun Nazdrave & Friends projesi sahneye çıktı. Ediz Hafızoğlu'na sahnede birbirinden iyi müzisyenler eşlik ediyordu. Barış Doğukan Yazıcı'nın trompette, Engin Recepoğulları ve Serhan Erkol'un saksafonda, Ercüment Orkut'un tuşlularda, Cem Tuncer'in elektrik gitarda ve Orhan Deniz'in basta olduğu ekibi yer yer Ülkü Aybala Sunat ve Jülide Özçelik güzel sesleri ve şarkılarıyla taçlandırdılar. Kulağımızın yine caza, daha doğrusu güzel müziğe doyduğu bir gece oldu. Üstelik Türk müzisyenlerden oluşan böyle canavar ekipler beni ayrıca heyecanlandırıyor, dünya standardında işler yapabildiğimize kanıt niteliğinde. Nazdrave'yi oturarak dinleyebildik, günlerdir ayakta dikilmenin verdiği bel ağrılarımız sağ olsun ama oturma yerleri de hem güzel hem sahneyi gören açıdaydı neyse ki! İşte bunlar hep "yaşlılıque".



Derken geldik son geceye yani 12 Mayıs Cumartesi gecesine. Bu kez Ayşe bizle birlikteydi, önce Akra Jazz Band sahneye çıktı tekrar, bu kez üstat Neşet Ruacan'ı konuk ettiler sahnelerinde, yine hayli güzeldi konserleri. Ardından festivalin son konseri yani Dany Brillant konseri başladı. Bu Fransızlarda ayrı bir hava var gerçekten de, o kadar yüksek bir sahne enerjisi vardı ki adamın anlatamam. Biraz daha Akdeniz apaçisi tarzındaydı tabii abimiz, şarkıları da aynı çizgide kıpır kıpır. Sonra salsa yapmak üzere sahneye bir kadın dinleyici davet etti, adeta kareografi hazırlamışçasına sahneye çıkan bir abla izleyen herkesi büyüledi. Zaten iş ondan sonra koptu, bizim zampara Dany (Türkçe bilmiyor ya ne desem olur artık) her şarkıda sahneye 5-10 tane daha kadın dinleyici davet edip hepsiyle dans etti, ortamı iyice ateşledi. Yerimizde hiç duramadığımız bu şahane konserle festivali bitirdik hasılı kelam.



Özetle Akra Caz Festivali'nin ilki yani başlangıcı her yönüyle muazzam geçti. Bir Antalyalı olarak bu tip organizasyonlarda kendimi ev sahibi gibi hissediyorum genelde ve ilk kez konuk edilen müzisyenlere karşı kendimi mahcup hissetmedim, aksine etkinliğin kalitesinden gurur duydum. Bu işte emeği geçen herkese ve sahnede edilen teşekkürlerden duyduğumuz kadarıyla bu etkinliğin mimarı Kadir Dursun'a, güzel kentimize bu denli vizyonlu bir iş kattıkları için minnettarım. Akra zaten yaptığı birbirinden inanılmaz etkinliklerle bana sorarsanız bir otel gibi değil, şehrin en aktif kültür sanat kurumu gibi çalışıyor, nazar değmesin, çok vizyonlu işlere imza atıyorlar. Seneye Haziran'daki festivale biletler satışa sunulduğu an yine kombine almakla kalmayıp tanıdığım Antalyalı olsun olmasın herkesi bu etkinliğe gelmeye ikna edeceğim. Seneye beklediğim sanatçılar arasında Sade ve Haris Alexiou da var; tamam belki çok cazcı isimler değiller ama beklentim arşa çıkmış durumda. Bir de Kültür Bakanı olduğum zaman bu tip vizyonlu etkinliklere Turizm Bakanlığını da ikna ederek dev bütçeler ayıracağım, bunu da buraya not etmiş olayım.

Pazar, Mayıs 13, 2018

Tesadüfler Ne Büyüktüler, Ne Kadar Basit Göründüler *


* Aceleci ve meraklı okurlar için bir bilgilendirme yapayım, yıldızın açıklamasını yazının sonuna bırakacağım.

---

Bazı olaylar oluyor, bazı haberler geliyor, bazı şeyler görüyor ve sorguluyorum; her şey nasıl da bu kadar birbiriyle bağlantılı diye.

Ömrümün ciddi bir bölümünde şu soruyu kendime sordum, bu hayatta yaşadıklarımızdan veya olan olaylardan ne kadar sorumluyuz veya başka bir deyişle yaptığımız şeyler olayların akışını etkileyebilir mi?

Tabii bunlar binlerce hatta on binlerce yıllık sorular, cevabını kimsenin tam olarak veremediği ve herkesin zamanla kendine yakın bir açıklamanın arkasında pozisyon aldığı konular. Kimi zaman (hepimizin de ara ara hissettiği gibi) ne yaparsam yapayım yaşanılanları değiştiremiyormuşum hissi içinde kalıyorum, kimi zaman da tam aksine yahu yaptığım en ufak hareket bile ne kadar kritik ve ne kadar çok şeye sebep oluyor diye düşünüyorum. Bu iki düşünceden herhangi biri henüz diğerine karşı kesin bir zafer kazanmadı yine de...

Belki de tüm yaşanılan olayları geçmişe doğru düşünüp garip bağlantılar kurmayı sevmemden oluyordur her şey veya kendimi dünyanın merkeziymiş gibi değerlendirme tarzımdan. Yine de kendimi pek çok olayda, ilişkide, hikâyede farkında olarak veya olmayarak bir rol almışım gibi buluveriyorum işte. Bu roller iyi mi kötü mü, önceden iyiydi de sonra mı kötüleşti, önceden anlamsızdı da yarın mı anlama bürünecek, işte bu sorular içimi kemirmeye daima devam edecek sanırım.

Misal bir insanı başka bir insan ile tanıştırmak hem çok güzel hem çok tehlikeli aynı zamanda. O tanışmadan doğan ilişki, o iki kişinin birbirine tanıştırabileceği bilinmez sayıdaki başka insanlar, o ilişkilerin yaratabileceği etkiler falan derken bir anda kendinizi Hitler'in doğumuna sebep olmuş da bulabilirsiniz, Sezen Aksu'nun müziğe başlamasına ilham vermiş de...


Bu düşünme tarzı aklıma hep Bilbo'nun ve Frodo'nun yola ve yolculuğa bakış açısını getirir. Yola çıkmak tehlikeli iştir der Bilbo. Misal kapınızın önündeki patika ile Yalnız Dağ'a giden yol aynı nehrin kolları gibidir tarzı bir benzetme yaparlar kitapta. Eğer dikkatli olmazsanız su sizi hiç beklemediğiniz bir yere sürükleyebilir, tüm o kılcal damarlar birleşip bir büyük nehre dökülecektir illa ki.

İşte o yol ayrımlarının köşesindeki bu yana gidin tabelası gibi hissediyorum kendimi bazen; üzerimde garip bir sorumlulukla acaba bu yönlendirme iyi mi oldu diye düşünüp duran...


** Başlık açıklaması: Sevgili Vera'nın Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sından esinlenen ve aynı ismi taşıyan çok güzel bir şarkısı var, başlığımız da o şarkının nakaratının giriş sözlerinden. Vaktiyle beraber bir kayıt yapmıştık kendileriyle yukarıda göreceğiniz üzere, hatalarıyla sevaplarıyla güzel bir anı oldu, albümlü hâline ise buradan ulaşabilirsiniz.