Pazartesi, Haziran 11, 2018

Tişörtlerin Kaderine Dair Bir Deneme


Tişört deyip geçmeyin ya da tişört deyip geçin, çünkü söylemesi eğlenceli bir kelime tişört. Dilimize İngilizce'den (Orijinali: T-shirt) geçtiği için içine "ş" girmiş "ö" girmiş, tonton dünya tatlısı bir hâl almış.

Peki acaba bir tişörtünüzü satın aldığınız ilk andan yani doğumundan onu çöpe attığınız son ana yani ölümüne kadar geçen süreci detaylıca incelediniz mi, o tişört neler yaşıyor, hangi aşamalardan geçiyor, hayatın ne gibi sillelerini yiyor, bu konuları düşündünüz mü? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Yazık tabii, ağzı var dili yok, tişört kim ki oturup da onu düşünesiniz.

Halbuki o size öyle mi yaptı? Yeri geldi terinizi emdi, yeri geldi göbeğinizi gizledi, yeri geldi üzerinize giydiğiniz kötü kumaşlı bir gömlek, kazak veya ceketle teniniz arasında siper oldu... Siz de en iyisi ona nankörlük etmeyin ve gelin en azından bu yazıyı okuyarak sevgili tişört kardeşlerimizin bizler için yaptıkları fedakârlıkları idrâk edip az da olsa gönlünüzü ferahlatın.

1. Evre: Raksıtar (rockstar) yılları


Tişörtü görüp, beğenip, deneyip aldığınız o ilk âna gidelim. İçiniz kıpır kıpır, sanki her gün o tişörtü giyecekmişsiniz gibi bir heyecan yaşıyorsunuz. Tişört azıcık düzgünse 2-3 sene giyilir, tabii giydiğiniz şehrin havasına, sizin terleyim kapasitenize göre bu vakit uzar da kısalır da. Bunlar özenli ilk günlerdir çünkü bu kısımda aldığınız tişörtü hep normalden biraz daha fazla güzel günlerinize ya da güzel görünmek istediğiniz günlere saklarsınız. Bu böyle bir mevsim gider aşağı yukarı, sonra normalleşme sürecine girilir.

2. Evre: Haftanın herhangibir gününün kostümü olma


İlk yedi giyimden falan sonra -ki bu da nereden baksanız iki aya yayılır- artık tişörtünüz normalleşmiştir. Yani misal bir salı günü o tişörtü giyip işe gidebilir veya bir cumartesi günü azıcık hava almaya çıkarken, üzerinde uzun süre düşünmeden o tişörtü seçebilirsiniz. Zaten dolabınızda böyle bir kategori de vardır. Bu kategoride genelde beş ile on arasında tişört hep üst üste durur ve renksel bir kriz olmazsa en üstte hangisi varsa o sırayla giyilir. Bu ikinci evre ilk evreden daha uzundur tabii, tişörtün de giyim sıklığı bu süreçte artabilir.

Önemli Ara Not: Buradan itibaren aşağıdaki evrelerde, tişörtler ütülenme haklarını kaybederler. Sadece yıkanır, asılıp kurutulur ve en fazla elle düzeltilmek suretiyle katlanırlar. Bazen üçüncü evre yanlışlıkla ütülenebilir.

3. Evre: Deniz tişörtlüğü


Malum ben Antalyalı olduğum için bu tanımı deniz tişörtü olarak yaptım ama siz deniz yerine bakkal, bisiklet, sokakta spor gibi başka tanımlar da koyabilirsiniz. Tişört bu evrede o ilk aşkınızı kaybetmiş, ardından gelen normalleşme sürecini de tamamlamış ancak tam olarak da unutulmamıştır. Belki biraz solmuş, belki biraz yakası falan kaymıştır ama hâlâ insan içine çıkacak durumdadır ve o ilk zamanlardaki "özel günler" veya "gündelik kullanım" yerine artık "kirlenebilir" ve "daha sık yıkanabilir" etiketlerine sahip olmuştur. Deniz dememin sebebi bu tişört artık tuzlanma ve tuz izine dayanıklıdır, spor ve bisiklet konusunda da aynı konu ter izi için geçerlidir. Bakkal konusunda hiçbiri geçmez, çünkü bakkala gidişin günahı olmaz. Uykusuzluk, ayılamama, açlık... Bakkala gitme böyle bir şeydir, bu konuya ayrı bir makalede değinmek lazım.

4. Evre: Ev tişörtlüğü veya pijama üstlüğü


Ev tişörtlüğü aslında bir tişörtün artık insan içine çıkamaz hâle gelişinin ilanıdır. Ciddi oranda yaka kaymaları, sökük ve delikler, çamaşır suyu lekeleri, aşırı solma gibi farklı coğrafyalarda farklı sebepleri olur ev tişörtlüğüne geçişin. Ama sahip ile tişörtün arasındaki en samimi ilişki de bu sürece denk gelir. Öyle ki dolabı açar hiç düşünmeden bu tişörtü giyersiniz. Banyodan çıkan temiz vücut da bu tişörtü sever, ikinci banyosuz günündeki terli olan da. Açık renkli olan tişörtler bu noktada pijama üstü olarak kullanılmaya daha teşnedir. Ev tişörtü diyorum ama aile dışında eve biri gelince de bunlar giyilmez, yanlış anlaşılmasın.

Önemli Ara Not 2: Değerli dostlar buradan yukarıdaki evrelerde, yani ilkini geçiyorum, ikinci, üçüncü ve dördüncü evrelerde daima bir acil durum olursa tişörtünüz bir üst evre için de kullanılabilir. Misal ev tişörtü var acele yumurta gerekti, onla bakkala gidilir. Bir diğer örnek bisiklet tişörtünü giydiniz sokaktayken bir arkadaşınız aradı "gel şurada bir kahve içelim" dedi, bunlar olabilir. Veyahut önemli bir buluşmaya gideceksiniz ama geç kaldınız raksıtar tişörtü yerine haftanın herhangibir günü tişörtünü hızlıca geçirip çıkabilirsiniz. Ama şimdi geçeceğimiz evre beş, dönüşü olmayan yolun başıdır, oradan sonra bir üst evreye yükseliş olmaz, sadece bir alta düşüş olur.

5. Evre: Toz bezliği


Hepimiz bu travmayı en az bir kere yaşamışızdır. Annemiz eskiyen ama bizim hâlâ bir sonraki evreye geçmesine kıyamadığımız tişörtü bir gün beklenmedik bir anda bir şafak operasyonuyla önce ortadan yok eder. Biz bir iki sorarız, sonra zaten biraz da gözden düşmüş olan bu tişörtü unutur, peşini bırakırız. Aradan bir mevsim falan geçer, bir gün yere dökülen bir suyu silmek için "oğlum koş bez getir" denmesiyle ve bizim koşup bezlerin olduğu dolabı açmamızın takip ettiği sürecin sonunda o acı gerçeği görürüz. Artık o tişörtümüz toz bezleri ile beraber ve hatta onlardan biridir. Şanslıysa kesilip biçilmemiş, orijinal hâlini korumuştur; değilse önünden arkasından iki ayrı kare / dikdörtgen parça olarak kariyerine devam ediyordur. O saatten sonra anneye karşı gelmek anlamsızdır, maç kaybedilmiştir. Tişörtün bu evredeki ömrü yine kumaş kalitesi, su emebilirliği ve nemliyken kokma tarzına göre belirlenir.

6. Evre: Vefat


Toz bezliği de bir yere kadar, Âl-i imran suresinde bahsedildiği üzere nasıl her canlı ölümü tadacaksa, bazı cansızlar da ölümü tadar. İşte sevgili tişörtümüz de onlardan biridir. Toz bezliği seviyesinde çileler çeken; deterjanlara, su akıntılarına göğüs geren o zarif tişört sonunda şişer, kabarır, sertleşir, tahta bezi hâline evrilir. Artık neredeyse kolalanmış bir hâl almış bu arkadaşımız bu saatten sonra toz almak, yer silmek için de işlevsiz bir durumdadır. Önce esneklik, sonra emilgenlik, en son da dayanıklılığı yok olur gider ve bir gün ona da çöp poşetinin yolu görünür. İşte o gün oturup o tişört ile geçirdiğimiz güzel günleri yâd etmek biz insan ırkının, tekstil dostlarımıza bir borcudur. Bari bu borcu kapayalım.

Sözün özü, tişörtler bizim her şeyimiz, onlarsız çıplağız. Bunun bilincinde olalım, çok geç olmadan tişört dostlarımıza gereken önemi verelim.

Cumartesi, Mayıs 19, 2018

1919'dan 99 Yıl Sonra: Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız Üzerine Bir Deneme


Güne 14-15 kilometrelik bisiklet ve ardından 25-30 dakikalık bir yüzme seansı ile başladım. Neden? Çünkü bugün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız. Hepimize kutlu olsun. Öncelikle gençlik ve spor bayramına dair birkaç şey demek isterim, ardından Atatürk'ü anma ve 19 Mayıs ruhuna dair başka şeyler de diyeceğim.

Gençlerin ve daha da mühimi çocukların spora ve sanata yönlendirilmesine dair güncel bir devlet politikasına sahip değiliz ne yazık ki. Şansımız yaver giderse bizi bu alanlara teşvik eden veya en azından bu alanlarda ilerlememize mâni olmayan ailelerde dünyaya geliyoruz. Bu aileler de toplumun geneline oranladığımızda yüzde olarak çok küçük bir grubu oluşturuyor. Hâl böyle olunca da sporun verdiği sağlık ve kendini geliştirme/aşma algısı ile sanatın verdiği estetik/beceri algısından yoksun kitleler oluşuyor ve oluşmaya devam edecek. Bu kitlelerin daha ileri yaşlarda bilinçlenip de kendi için spora veya sanata yönelenleri yine olacak tabii ki ama bu da genele oranlarsak çok düşük bir yüzde. Üstelik 7-8 yaşından beri sporun veya sanatın içinde olan birinin beyin ve vücut gelişimiyle 27-28 yaşında buna eğilen birininki arasında ister istemez dağlar kadar fark olacaktır. Geleceğimizi kurarken üzerinde hep düşündüğümüz eğitim yatırımları ve ülkenin girişmek zorunda kalacağı eğitim atılımının en önemli parçası tam da bu sebeplerle spor ve sanat alanlarında olmalıdır. Ancak böyle yaparak kendine güvenen, zevk ve beceri sahibi insanlar yetiştirilir, onlar da ülkeyi kendilerine benzetirler. Gördüğüm o ki günümüz iktidarı abuk sabuk şirketleriyle ortak "ecdad" temalı etnopor başlıklı "cirit" gibi sporlara yatırım yapıp, sanat olarak da yalnızca semazen döndürmeyi ve ilahi okumayı kabul ediyor, ah bir de mehter! Durum buyken bunu beğenmeyen veya yeterli bulmayan kurumlar ile bizim gibi bireylere bu açığı kapatmak için çok daha fazla çalışma zorunluluğu doğuyor. Cumhuriyet Devrimi üşenen, beceriksiz, estetikten yoksun gençlere değil; kendini her anlamda geliştirmeyi bilen ve bunu bir hayat felsefesi hâline getiren, çağın gerektirdiği tüm donanımlarla kendini donatmış, kendine güvenen, her yönüyle etrafına örnek olup ışık saçan gençlere emanet edilmiştir ve ancak bu kafa yapısındaki insanların çok çalışmasıyla daha ileriye gider, nihai hedefine varır.

Spor ve sanatla ilgili diyeceklerim bu kadar. Gelelim bayramımızın adındaki ikinci kısma yani "Atatürk'ü Anma" kısmına. 19 Mayıs 1919, Osmanlı Devleti'nin yüksek rütbeli bir subayının Anadolu'ya ayak basarak, buradaki potansiyeli bir direnişe ve ardından yepyeni bir devlete dönüştürmesinin başlangıcıdır. 1. Dünya Savaşı'ndan çıkan hiçbir yenilmiş devletin yapmaya kalkışmadığı, dünyanın o dönemki lider güçlerine kafa tutan bir "biz kendi ayaklarımız üstünde duracağız ve buna karışamayacaksınız" meydan okumasıdır. Ancak Mustafa Kemal Paşa gibi bir özel harpçi ve teşkilatçının başarabileceği kadar iyi bir örgütlenmeyle kısa sürede ülke bu yeni ideale sarılmış, kaybolmuş kimlikler yepyeni bir ulus algısıyla inşa edilip bütünleştirilmiştir. Bu ülkünün tamamı birkaç yıl içinde ete kemiğe bürünüp yeni bir devlete dönüşmüş ve böylece Türkiye Cumhuriyeti sadece bu askeri başarıyla değil, onun üzerine kurduğu ülkeyi kalkındırma ve çağı yakalama hamlesiyle de hiçlikten varlığa evrilmiştir. Önümüzdeki yıl 100. yılını kutlayacağımız bu ilk adımın büyüklüğü ve idealistliği, tıpkı Atatürk'ün kimliği, yaptıkları ve Türk Devrimi'nin önemi gibi tam olarak idrak edilebilmiş değil bana kalırsa. Son 15 yıla baktığımız zaman kolaylıkla görebiliriz ki iktidar ve onun korkunç kutuplaştırma politikaları, bu ülkenin gençlerinin ciddi bir kısmını yıldırdı, siyasetten de toplumdan da kendi devletinden de uzaklaştırdı. Kaçabilenler ülke dışına kaçtı, burada kalanlar ümidini yitirip elini eteğini gündelik meşkaleleri dışında her şeyden çekti. Bu noktada ben ümitsizliğe kapılmak, yorulmak ve geri çekilmek gibi lükslerimizin olduğunu pek düşünmüyorum; tabii şayet bu ülkeyi gurur duyacağımız ve içinde mutlu mesut yaşayacağımız bir ülke yapmak istiyorsak.


Şunu net bir şekilde söyleyebilirim, kaybettiğiniz ümit ve heyecan bu ülkenin kuruluş hikâyesinde gizli. Eğitim adı altında hepimize okutulan belli ülkelerin belli dünya politikalarına hizmet amacıyla oluşturulmuş felsefeleri ve onların yarattığı şüphe ve boşlukları yenmek ve hayatın anlamını bulmak için ihtiyacınız olan şey antik bir uzak doğu felsefesi falan değil. Aksine yine eğitim adı altında bu kez bize öğretilmeyen yönleriyle bu ülkenin kuruluş mücadelesinde atılan her adımı, konulan her hedefi, yaratılan mucizeleri öğrenmeye çok az bir efor harcasanız zaten ümitsizliğiniz kendiliğinden yok olacak. Kaç seçimdir korkuyla, hileyle, eşitsizlikle ve bilumum hukuksuz yöntemle sizin istediğiniz kimseler iktidara gelemiyor olabilir, belki bundan sonra da bir süre daha gelemeyecekler veya gelecekler ama sizler yani bizler bu savaşı bırakır yenilgiyi kabul edersek, bu topraklarda doğmuş ve serpilmiş ve bizim de bir ürünü olduğumuz en büyük mucizeye yani Cumhuriyet idealine sırt dönmüş olacağız. Yenilgiler alıyor, gündelik hayatımızda her geçen an daha sert koşullarda yaşamak zorunda kalıyor olabiliriz ama bundan 100 sene önce yaşanan imkansızlıklara kıyasla hâlâ binlerce kat şanslıyız. Bu yüzden Paşam bize hitap ediyor, bizden yana ümit besliyor. Samimi olarak söylüyorum, Nutuk'u, Gençliğe Hitabe'yi dayatmalardan, ödevlerden uzak bir kez daha okuyun; o dönemin yerli ve yabancı tarihçilerinin, siyaset adamlarının, askerlerinin onlarca günlüğü, eseri var yayınlanmış, bunları okuyun, kurumların kuruluş hikâyelerini ve geçmişlerini anlatan nice anı formatında eser var, bunlara bir göz atın; kast ettiğim mucizeyi ve buna sebep olan azmi, yorulmamayı, iradeyi, inancı, ideali anlayacak ve kendinizi biraz suçlu hissedeceksiniz eminim. Bunların size okutulmaması, onun yerine not tehdidiyle belli metinlerin hiç anlamı üzerinde düşünülmeden ezberletilmesi boşuna değil. Soğuma, inancını yitirme, anlam kaybı, ümitsizlik, bırakıp gitme, lanet etme... Tüm bu amaç ve sonuçlar tek bir mucizeyi örtme çabasıdır, yine de o mucize ve yarattığı nesiller çok güçlü ve çok kalabalık.

Sistemler ele geçirilebilir, bozulabilir, işlemez hâle getirilebilir ama biz var oldukça devlet asla ele geçirilemeyecek; çünkü devlet her şeyden çok tüm vatandaşlarının toplamından oluşur. Medyanın ve iktidarın şu anki sahipleri ne kadar bağırırlarsa ve ne algı yaratmaya çalışırlarsa çalışsınlar, değiştiremedikleri ve korktukları gerçek bu. Yeter ki biz umudumuzu kaybetmeyelim, kendimizi geliştirmeye ve çalışmaya devam edelim, yapılan tüm haksızlıklara rağmen eğilmeden dik durabilelim. İşte o zaman bu ülkenin kuruluş felsefesine, bugününe ve yarınına hakim olabilir, kendimizi de, ülkemizi de 100 yıl önce buna inanan o Deha'nın idealine dönüştürebiliriz. Tekrar ve en samimi duygularımla 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun diyorum! Bugün her nerede bir kutlama, etkinlik varsa lütfen oraya gidin, hem bayramı bayram gibi yaşayın, hem de yalnız ve güçsüz olmadığınızı hatırlayın. İyi bayramlar!

Perşembe, Mayıs 17, 2018

1. Akra Caz Festivali Veya Başka Bir Deyişle Şehirde Caz Var!


Antalya'ya tekrar yerleşeli tam bir yıl oldu. (Bu da güzel konuymuş, bununla ilgili de ayrıca yazarım.) Bu geride bıraktığımız bir yıl boyunca buradaki bazı yazılara da yansıttığım üzere Merve ile elimizden geldiğince farklı farklı mekanlarda pek çok konsere gitmeye gayret ettik. Buradaki en büyük amacımız da kendimize gönül rahatlığıyla müdavimi olacağımız, oradaki her etkinliğe endişe duymadan gideceğimiz mekanlar tespit etmekti.


Gelin görün ki, birkaç tane istisnai durumu bir yana koyarak söylüyorum, her gittiğimiz konserden hüsranla döndük. Keyfimiz yerine gelsin hayalleriyle evden çıktık; sinirimiz burnumuzda, kavga etmeye yer arayarak eve geri girdik. Kimi zaman mekanların basıklığı, kimi zaman ses sisteminin kötülüğü, çoğu zaman seyircilerin müzik dinleme adabından bihaber oluşu, kimi zaman saatlerce ayakta bekletilmek gibi tadımızı kaçıran nice sebep oldu. Artık tanıdıklarımızın konserleri değilse veya konser bugüne kadar gitmediğimiz (henüz bir şans verebileceğimiz) bir mekanda olmuyorsa, konsere gitmez olmuştuk son aylarda. Sevdiğimiz veya merak ettiğimiz müzisyenler Antalya'ya gelmeye devam ediyor ama biz konserlerin yapılacağı mekanları öğrendikçe dinlemeye gitmeme kararı alıyorduk.


Sonra geçtiğimiz ay sanırım bir anda Akra Caz Festivali'nin tanıtımlarıyla karşılaşmaya başladım. Festivalde sahne alacak müzisyenlerin isimleri Merve'yi de beni de hayli heyecanlandırdı, Merve'nin o tarihlere denk gelen doğum gününü de fırsat bilip bir çılgınlık yapıp henüz olmamış çocuğumuzun rızkını yatırdık kombineye. İkimizde de bir gerginlik var ama "ya bu da iyi bir etkinlik olmazsa", "ya yine sinirlerimizin bozulduğuyla kalırsak" diye. Bir de milyon dolar yatırdık biletlere, sürekli dua ediyoruz, ne olur güzel olsun diye. Buradan sonrasını önce genel etkinliğe dair yorumlarımı sıralayıp ardından konser konser anlatacağım.


2 Mayıs Çarşamba günü oldu, Merve ile heyecanımız ve gerginliğimiz elle tutulur boyuttaydı, neyse otele geldik. Her virajda karşımıza çıkan mavi tişörtlü ve yapmacık değil, gerçekten güler yüzlü görevliler bizi otelin yanından arkadaki etkinlik alanına yönlendirdiler. Otelin bahçesinde ve etkinlik alanına giden yolun kenarında da "Şehirde Caz Var" tabelaları bir başka yönlendirme görevi görüyordu. Zaten Akra'nın arkasına dönünce şehrin en güzel manzaralarından biri önünüze seriliyor. Bey Dağları, Antalya Körfezi, kocaman güzel bir Türk Bayrağı, biraz daha yola devam edince de etkinlik alanının girişine geliyorsunuz. Girişin sağında hayli muntazam bir bilet, davetli, basın bölümü, yine girişte kalabalığın birikmesini engelleyecek sayıda şerit ve güler yüzlü kontrol görevlisi ile içeriye girdik. Alanın düzeninden de bahsedeyim çünkü gelişi güzel çimlere dikilsinler veya armutlara yayılsınlar tarzı bir açık hava festivalinden çok daha hoş, biraz daha misafirleri otelci gözüyle ağırlamaya yönelik bir düzenleme ile karşılaştık.


Sahne sırtını Erdal İnönü Parkı tarafına vermiş, arkasında palmiye ve hurma ağaçları var, konser alanında da birkaç tane var bu güzel insana tatilde hissi veren ağaçlardan. Sahnedeki müzisyenler hem dağ, hem deniz, hem de gün batımı manzarasını tam olarak görebilecek bir açıdalar. Bu da çok güzel, önceden de belirttiğim gibi Antalya'ya konuk olan onlar, biz değiliz. Sadece seyircinin konforu ve keyfini düşünen pek çok organizasyon umarım bu örnekten ders çıkartır kendine. Sahneye doğru diklemesine uzanan, uzun hafif S kıvrımlı masalar var sahne önünde iki sıra kadar. Bu masalar hem elinizdeki eşyaları, hem de aldığınız içecekleri koymanız için müthiş, ayrıca aynı etkinliğe gelen onlarca insanla da samimi bir aile ortamına sokuyor sizi, aynı masayı paylaşıveriyorsunuz. Bu arada her etkinliğin girişinde bir içecek kuponu veriyorlar, ayrıca su olsun, kuruyemiş olsun bunlar ikrâm. Yine otelcilik deneyimi ya da kaliteli organizasyonculuk hareketleri bunlar hep. Uzun masa sıralarında sonra ufak stantlar var, ondan sonra da ihtiyar veya hasta konuklar için oturma alanları düşünülmüş ki bizim de işimize yaradı burası bir gece. Sahne de güzel, boyutları tam ideal. Ne sanatçılar minicik kalacak, ne de sıkış tepiş olacaklar, sahne önüne güzel çiçekler konulmuş. Barlar, karınca gibi yorulmaksızın masaların arasında gezen ve sürekli etrafı toplayan görevliler, aydınlatmalar, masalardaki broşürler, her detay gerçekten titizce düşünülmüş. Sahne ışıkları ve sesler de ayrıca çok çok iyiydi. Hiçbir konserde sesle ilgili bir bulanıklık, karmaşa, uğultu, kısıklık, açıklık yaşamadık. Etkinliğin bence kalitesini en çok artıran kısmı da bu ses güzelliğini yakalamaları ve sürdürmeleriydi. Genel bilgilendirmeyi yapabildiysem şimdi de tek tek konserlere geçmek isterim.



Ne diyorduk 2 Mayıs Çarşamba, mekana girişimizi yaptık, konserleri beklemeye başladık. İlk olarak saat 20.05'te Akra Jazz Band sahneye çıktı. (Bu arada bu dakiklik etkinlik boyu devam etti, muzzam bir detay daha!) Antalya'da yaşayan müzisyenlerden oluşan bu ekip Akra'da düzenli olarak da sahne alıyor sanırım. Akra Jazz Band sahneye çıkmakla kalmadı, adeta altmışların yetmişlerin Amerikan cazcılarını andıran büyük trompetçi İmer Demirer ve Motel ATM albümünü çevire çevire dinlediğim saksafoncu Serhan Erkol'u da sahnelerine konuk etti. Altı yedi şarkı çaldılar, içinde Serhan Erkol'un albümünden de bir şeyler vardı, klasiklerden de. Gerçekten böyle dolu dolu güzel güzel caz duymak kulaklarımıza ve ruhumuza o kadar iyi geldi ki. Bir de acaba ses nasıl olacak, her şey yolunda olacak mı gerginliğimiz vardı dediğim gibi. Bu gerginlik ilk şarkının ardından "her şey çok güzel" olacak rahatlığına bıraktı yerini. Akra Jazz Band'i de isim isim sunmak ve festivali caza yakışır şekilde başlatmalarından ötürü kendilerini bir kez de buradan tebrik etmek isterim. Grup trombonda Ozan Çelikel, gitarda Çağlayan Yıldız, piyanoda Thomas Lewicki, basta Barış Kıratlı ve davulda Burak Yavaş'tan oluşuyor. İlk konserin ardından sahneye Yekta Kopan çıktı ve festivalin açılış konuşmasını yaptı. Kendisini zaten Motto Müzik ve Noktalı Virgül'den ötürü çok severiz ailece, bir de tam olarak aklımızdan geçenleri ifade etti. Bu etkinliğin Antalya, İstanbul değil dünya standartlarında iyi bir etkinlik olduğunu söyledi ve bu gecenin 20-25 sene sonra dönüp "biz bu festivalin başlangıç gecesinde oradaydık" denilecek bir gece olduğuna inandığını belirtti.



Kısa bir sahne toparlanması ve yeniden kurulum arasından sonra sahnede önce ekibi, ardından Yasmin Levy belirdi. Uzun yıllardır canlı olarak dinlemeyi en çok istediğim isimlerden biridir kendisi, İstanbul'da bir ya da iki defa teğet geçmiştim konserlerini. Benim için de, yıllardır bolca dinlettiğim Merve için de büyüleyici bir deneyimdi kendisini sahnede izlemek ve dinlemek. Çok karizmatik bir insan, icrâ ettiği müzik ve icrâ ediş tarzı zaten şahane. Sahnede Levy'ye vurmalılarda Ishay Amir, gitarda Yechiel Hasson, üflemelilerde Amir Shazar, tuşlularda Nadav Biton, davulda Matanel Ephrat ve elektrik gitarda Adam Ben Amitai eşlik etti. Bilemiyorum, ömrüm boyunca en büyülenmiş olarak dinlediğim konserlerden birini yaşadım sanırım. Sona doğru Levy'nin bizlere "haydi artık gidin uyuyun" demesini ayrıca takdir ettim, konserin bitiminde alkışlara iknâ olup bize bir iki şarkı daha lütfetmesini de. İlk gün böyle şahane geçti ve bizi sonraki günlere karşı daha da heyecanlandırdı.



4 Mayıs Cuma akşamı ise Antalya'da dinlemenin bayağı inanılmaz olduğu bir başka ekip vardı karşımızda: Electro Deluxe! Bu konserde Merve'nin annesi ve babasının yanı sıra pek çok lise arkadaşımız da bizleydi, hatta Ebru da zaman zaman bize katıldı. Tek kelimeyle muhteşem bir konserdi! Canavar gibi müzik, canavar gibi enerji, yakışıklı abimiz James Copley bir de üstüne tıraş da olmuş mu, muazzam geceydi vallahi. Bir de konsere favori şarkımız K.O. ile girdiler, bizi içten fethettiler. Klasik bir Fransız olarak konserin bir yerinden sonra "sahnenin önü hep erkek dolu, biraz da kadınlar buraya gelsin" anonsunu da geçti yakışıklı abimiz. Hoş bunu deyip onca kadını sahnenin önüne doldurmasa bile, kadınlı erkekli hepimiz kendisine vurulmuştuk hâli hazırda. Konser sonrası fotoğraf çektirmek için sahnenin yanına gelen ekibi de kaçırmadık, liseli dostlar ve Ebru ile etraflarını sardık. Funk'ı hücrelerimizde hissettiren ve "canlı müziğe inanın" diyen bu canavar ekibi isim isim de yazmak isterim. Solist James Abimiz ile birlikte, Electro Deluxe saksafonda Thomas Faure, basta Jeremie Coke, klavyede Gael Cadoux, davulda Arnaud Renaville, trompette Vincent Payen ve trombonda Bertrand Luzignant'tan oluşuyor. Evet ikinci gecenin sonunda tam anlamıyla bir "ikide iki" yaşıyorduk ve Antalya'daki konserler için "evet sonunda şeytanın bacağını kırdık" diye bağırıp birbirimize sarılıyorduk Merve ile. Gözlerimizden mutluluk gözyaşları süzülüyordu. Hayır süzülmüyordu, burayı abarttım.



5 Mayıs akşamı biz bir düğüne gittik, biletlerimizi Merve'nin annesi ve babasına emanet ettik onlar da Çıplak Ayaklı Diva olarak da bilinen Cesaria Évora'ya saygı için kurulan ve divayla birlikte çalışan müzisyenlerden oluşan Cesaria Évora Tribute grubunu dinleyip bize aktardılar. Güzel bir konser olduğunu vurguladılar, böylece etkinliğin en Latinli gecesini kaçırmış olduk, umarım kendilerine başka bir zamanda, başka bir yerde denk gelir, kendimizi affettiririz. Festivaldeki tek firemiz (fayır) bu geceydi. Ah durun, bir diğer firemiz de 3 Mayıs akşamüzeri Yekta Kopan'ın moderatörlüğünde gerçekleşen Şehir, Caz, Festival söyleşisiydi. İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, caz sanatçısı Şenay Lambaoğlu ve tiyatrocu Selçuk Yöntem'in eminim pek keyifli geçen sohbetlerine işle ilgili bir saçmalıktan ötürü gidemedik.



Derken sonraki haftanın Çarşamba akşamı geldi çattı yani 9 Mayıs. "Merve ne olur erken gidelim, tıklım tıklım olur!" diye yalvarmamla normalden biraz daha erken gittiğimiz konser Fazıl Say konseriydi. İyi ki de öyle yapmışız. İlk olarak sahneye Fazıl Say çıktı ve Türkiye'nin en güzel sesli kadınlarından biri olan Serenad Bağcan ile birlikte İlk Şarkılar'dan eserler seslendirdiler. İki ayrı devi, hatta hayal kahramanı gibi insanı sahnede görmek muazzamdı. Fazıl Say'ın birbirinden büyük Türk şairlerinin eserlerini bestelemesi ve bunları şarkı formatında insanlara sunmasındaki idealizm beni hep etkiliyor ve etkileyecek belli ki. Son şarkıdan önce Serenad Bağcan birkaç kelam ederken dünyanın en havalı böcekten korkuşunu yaşadı, tam bir operacı sesi çıkartarak. Böcek de büyük korkmuştur eminim, Serenad Hanım da tüm dinleyenler de koptu, unutulmaz bir an oldu hepimiz için, umarım kaydı da vardır. Ardından Fazıl Say tek başına bazı klasik eserlerin caz düzenlemelerini çaldı, sonrasında sahneyi son projesini seslendirmek üzere Ece Dağıstan, Güvenç Dağüstün, Hakan Güngör, Volkan Hürsever, Gürtuğ Gök, Derya Türkan ve Ediz Hafızoğlu'na bıraktı. İkinci kısım yani Güz Şarkıları faslı da böylece başladı ve müthiş bir etkileyicilikle sürüp bitti. Antalya Fazıl Say'ı hayli özlemiş, bunu bitmeyen alkışlardan kolaylıkla anlayabilirdiniz. Bir gece daha şahane geçmişti.



11 Mayıs Cuma gecesine geldiğimizde sevdiğimiz ve bolca dinlediğimiz iki ayrı ekip vardı sahnede. Önce Elif Çağlar Quartet sahne aldı. Elif Çağlar'a sahnesinde, piyanoda Çağrı Sertel, kontrbasta Volkan Hürsever ve davulda Ediz Hafızoğlu eşlik ediyordu. Kesinlikle muazzam bir caz solisti Elif Çağlar, bir de üzerine dünyanın en sevimli insanlarından biri, şarkılarının ve düzenlemelerinin kalitesi ise bambaşka bir seviyede. Çok keyifli bir konser yaşattı dinleyicilerine, iyi ki kendisini Antalya'da böyle güzel bir sahnede ağırlayabildik. Ardından Ediz Hafızoğlu'nun Nazdrave & Friends projesi sahneye çıktı. Ediz Hafızoğlu'na sahnede birbirinden iyi müzisyenler eşlik ediyordu. Barış Doğukan Yazıcı'nın trompette, Engin Recepoğulları ve Serhan Erkol'un saksafonda, Ercüment Orkut'un tuşlularda, Cem Tuncer'in elektrik gitarda ve Orhan Deniz'in basta olduğu ekibi yer yer Ülkü Aybala Sunat ve Jülide Özçelik güzel sesleri ve şarkılarıyla taçlandırdılar. Kulağımızın yine caza, daha doğrusu güzel müziğe doyduğu bir gece oldu. Üstelik Türk müzisyenlerden oluşan böyle canavar ekipler beni ayrıca heyecanlandırıyor, dünya standardında işler yapabildiğimize kanıt niteliğinde. Nazdrave'yi oturarak dinleyebildik, günlerdir ayakta dikilmenin verdiği bel ağrılarımız sağ olsun ama oturma yerleri de hem güzel hem sahneyi gören açıdaydı neyse ki! İşte bunlar hep "yaşlılıque".



Derken geldik son geceye yani 12 Mayıs Cumartesi gecesine. Bu kez Ayşe bizle birlikteydi, önce Akra Jazz Band sahneye çıktı tekrar, bu kez üstat Neşet Ruacan'ı konuk ettiler sahnelerinde, yine hayli güzeldi konserleri. Ardından festivalin son konseri yani Dany Brillant konseri başladı. Bu Fransızlarda ayrı bir hava var gerçekten de, o kadar yüksek bir sahne enerjisi vardı ki adamın anlatamam. Biraz daha Akdeniz apaçisi tarzındaydı tabii abimiz, şarkıları da aynı çizgide kıpır kıpır. Sonra salsa yapmak üzere sahneye bir kadın dinleyici davet etti, adeta kareografi hazırlamışçasına sahneye çıkan bir abla izleyen herkesi büyüledi. Zaten iş ondan sonra koptu, bizim zampara Dany (Türkçe bilmiyor ya ne desem olur artık) her şarkıda sahneye 5-10 tane daha kadın dinleyici davet edip hepsiyle dans etti, ortamı iyice ateşledi. Yerimizde hiç duramadığımız bu şahane konserle festivali bitirdik hasılı kelam.



Özetle Akra Caz Festivali'nin ilki yani başlangıcı her yönüyle muazzam geçti. Bir Antalyalı olarak bu tip organizasyonlarda kendimi ev sahibi gibi hissediyorum genelde ve ilk kez konuk edilen müzisyenlere karşı kendimi mahcup hissetmedim, aksine etkinliğin kalitesinden gurur duydum. Bu işte emeği geçen herkese ve sahnede edilen teşekkürlerden duyduğumuz kadarıyla bu etkinliğin mimarı Kadir Dursun'a, güzel kentimize bu denli vizyonlu bir iş kattıkları için minnettarım. Akra zaten yaptığı birbirinden inanılmaz etkinliklerle bana sorarsanız bir otel gibi değil, şehrin en aktif kültür sanat kurumu gibi çalışıyor, nazar değmesin, çok vizyonlu işlere imza atıyorlar. Seneye Haziran'daki festivale biletler satışa sunulduğu an yine kombine almakla kalmayıp tanıdığım Antalyalı olsun olmasın herkesi bu etkinliğe gelmeye ikna edeceğim. Seneye beklediğim sanatçılar arasında Sade ve Haris Alexiou da var; tamam belki çok cazcı isimler değiller ama beklentim arşa çıkmış durumda. Bir de Kültür Bakanı olduğum zaman bu tip vizyonlu etkinliklere Turizm Bakanlığını da ikna ederek dev bütçeler ayıracağım, bunu da buraya not etmiş olayım.

Pazar, Mayıs 13, 2018

Tesadüfler Ne Büyüktüler, Ne Kadar Basit Göründüler *


* Aceleci ve meraklı okurlar için bir bilgilendirme yapayım, yıldızın açıklamasını yazının sonuna bırakacağım.

---

Bazı olaylar oluyor, bazı haberler geliyor, bazı şeyler görüyor ve sorguluyorum; her şey nasıl da bu kadar birbiriyle bağlantılı diye.

Ömrümün ciddi bir bölümünde şu soruyu kendime sordum, bu hayatta yaşadıklarımızdan veya olan olaylardan ne kadar sorumluyuz veya başka bir deyişle yaptığımız şeyler olayların akışını etkileyebilir mi?

Tabii bunlar binlerce hatta on binlerce yıllık sorular, cevabını kimsenin tam olarak veremediği ve herkesin zamanla kendine yakın bir açıklamanın arkasında pozisyon aldığı konular. Kimi zaman (hepimizin de ara ara hissettiği gibi) ne yaparsam yapayım yaşanılanları değiştiremiyormuşum hissi içinde kalıyorum, kimi zaman da tam aksine yahu yaptığım en ufak hareket bile ne kadar kritik ve ne kadar çok şeye sebep oluyor diye düşünüyorum. Bu iki düşünceden herhangi biri henüz diğerine karşı kesin bir zafer kazanmadı yine de...

Belki de tüm yaşanılan olayları geçmişe doğru düşünüp garip bağlantılar kurmayı sevmemden oluyordur her şey veya kendimi dünyanın merkeziymiş gibi değerlendirme tarzımdan. Yine de kendimi pek çok olayda, ilişkide, hikâyede farkında olarak veya olmayarak bir rol almışım gibi buluveriyorum işte. Bu roller iyi mi kötü mü, önceden iyiydi de sonra mı kötüleşti, önceden anlamsızdı da yarın mı anlama bürünecek, işte bu sorular içimi kemirmeye daima devam edecek sanırım.

Misal bir insanı başka bir insan ile tanıştırmak hem çok güzel hem çok tehlikeli aynı zamanda. O tanışmadan doğan ilişki, o iki kişinin birbirine tanıştırabileceği bilinmez sayıdaki başka insanlar, o ilişkilerin yaratabileceği etkiler falan derken bir anda kendinizi Hitler'in doğumuna sebep olmuş da bulabilirsiniz, Sezen Aksu'nun müziğe başlamasına ilham vermiş de...


Bu düşünme tarzı aklıma hep Bilbo'nun ve Frodo'nun yola ve yolculuğa bakış açısını getirir. Yola çıkmak tehlikeli iştir der Bilbo. Misal kapınızın önündeki patika ile Yalnız Dağ'a giden yol aynı nehrin kolları gibidir tarzı bir benzetme yaparlar kitapta. Eğer dikkatli olmazsanız su sizi hiç beklemediğiniz bir yere sürükleyebilir, tüm o kılcal damarlar birleşip bir büyük nehre dökülecektir illa ki.

İşte o yol ayrımlarının köşesindeki bu yana gidin tabelası gibi hissediyorum kendimi bazen; üzerimde garip bir sorumlulukla acaba bu yönlendirme iyi mi oldu diye düşünüp duran...


** Başlık açıklaması: Sevgili Vera'nın Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sından esinlenen ve aynı ismi taşıyan çok güzel bir şarkısı var, başlığımız da o şarkının nakaratının giriş sözlerinden. Vaktiyle beraber bir kayıt yapmıştık kendileriyle yukarıda göreceğiniz üzere, hatalarıyla sevaplarıyla güzel bir anı oldu, albümlü hâline ise buradan ulaşabilirsiniz.

Cumartesi, Şubat 03, 2018

Cumhuriyet Halk Partisi Nedir ve Ne Olmalıdır? (CHP Hakkında Bir Deneme)


Kaç zamandır bu yazıyı yazmak ve bu ülkenin en önemli siyasi yapısı olan CHP'yi seçmeni olsam da üyesi olmayan dışarıdan bir gözle değerlendirmek, daha doğrusu bu partinin olması gerektiği konumu, sergilemesi gerektiği duruşu kendimce tarif etmek ihtiyacı içindeyim. Kısmet bu kurultay gününeymiş.

Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkede herkes tarafından eleştirilir, hatta şöyle desem yanlış olmayacaktır sanırım, partinin yöneticisi olmuş partiye yürekten bağlı insandan tutun, "bu parti de bu ülke de yok olsun" diyenine kadar geniş bir yelpazededir CHP'yi eleştirenler. Kısaca tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu partiyi farklı zamanlarda, farklı dozlarda ve hepsinden önemlisi farklı niyetlerle eleştirir diyebiliriz. Belki de CHP'nin kapsayıcı gücü buradan geliyordur, kim bilir? Şaka bir yana hem parti içinde, hem de topluma karşı bunca eleştiriye açık olmak da hiçbir partinin, derneğin, kurumun yapabileceği iş değildir, iddialı bir demokrat duruştur, takdire şayandır. Seveniyle sevmeyeniyle hatta ben de dahil toplumun tüm kesimlerini kapsayan bu CHP'yi eleştirme mevhumunun açıkça gösterdiği bir başka şey daha vardır: Türk insanı, yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının neredeyse tamamının CHP'den iyi kötü bir beklentisi vardır. Benim de varmak istediğim nokta burası aslında, CHP'den ne bekliyorum?

CHP en azından benim bilincimin yerinde olduğu son on beş yirmi yılı ele alırsak tıpkı tüm Türkiye gibi çok ciddi değişimler yaşamış bir yapıdır. Son yıllarda sonuçlarını çok daha net gördüğümüz bu süreçte partinin görüntüsü, politikaları, siyaset yapış tarzı ve daha nice özelliği neredeyse olduğundan tamamen farklı bir noktaya gelmiştir. Peki bu değişim partiye, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve bizim de bir parçası olduğumuz bu ülkenin vatandaşlarına bir fayda sağlamış mıdır? Veya soruyu şöyle değiştireyim, CHP'deki bu değişim kendini CHP seçmeni veya cumhuriyetçi, Atatürkçü, aydınlanmacı, laik olarak tanımlayan ya da bu fikirler ve CHP ile hiç alakası olmayan vatandaşların gündelik hayatına, vatandaşlık kalitesine olumlu yönde bir katkı sağlamış mıdır? Yanıt ne yazık ki nadiren ile hiç aralığındadır. CHP bu süreçte hiç iktidarda mıydı dediğinizi duyar gibiyim, ne yazık ki değildi ama iyi bir muhalefet partisi de temsil ettiği ve etmediği vatandaşların yurttaşlık kalitesini artırabilir. Bizim durumumuzda böyle bir şey oldu mu? Ne yazık ki yine nadiren ile hiç aralığındayız.

Peki parti bu değişimin sonucunda seçmeninin veya seçmeyeninin gözünde nasıl bir yere dönüştü biraz da bundan bahsedeyim. Ülkemizin 2000 yılından itibaren kapılıp gittiği bir "demokratikleşme, liberalleşme" rüzgarı vardı. Bu rüzgarı ülkedeki tüm kurumlar ve vatandaşlar istisnasız bir şekilde hissetti, bu süreç herkesi ve her şeyi değiştiren bir süreç oldu. Kimileri bu rüzgarda yelkenini muazzam şişirip yarınını düşünmeksizin hak etmedikleri yolları aldılar, kimileri "hem rüzgarı kaçırmayayım, hem de elimdekileri uçurmayayım" kararsızlığında kaldı, kimileri ise tüm hedef gösterilmelere, küçük düşürme çabalarına ve hatta çok daha sert bedellere rağmen "bu rüzgar gerçek mi, eğer gerçekse ülkemiz bu rüzgara dayanabilir mi" sorularının derdine düştü. Bu noktada hem parti içinde hem de ülkede ilk iki grup ön plana çıkıp üçüncü grubu bastırarak partinin de ülkenin de yönünü o rüzgarı estirenlerin niyetine doğru döndürdü. Bunun sonucunda da CHP hem kendi içinde hem de toplumun gözünde tutarsızlaştı, çünkü bir kurumu kurum yapan en önemli şeylerden yani birliğinden ve ideolojisinden feragat etti. Parti, herkesi kapsama yanılgısına düşerek amaçlarından öyle ödün verdi ki, bu durum sonucunda seçmeni için tanınmaz veya güven teşkil etmez bir hâl alırken, sevmeyenineyse sürekli türlü türlü koz verip imajını zedeler bir hâle geldi. Haydi sevmeyenini, oy vermeyeni geçelim, bu yazıyı okuyan ve CHP'ye oy veren benim gibi insanları ele alalım, kaçımız oy vermek ve sistemi iyiye evirmek inancıyla katıldığımız seçimlerde kendimizden tam olarak emin bir şekilde CHP'ye oy verdik? Parti bu bahsettiğim değişimle birlikte gözü kapalı ona oy veren hedef kitlesinin bile içine defalarca kurt düşürdü, güvenini sarstı. Bu durum bir partinin yaşayacağı en tehlikeli şeydir, bir yapı dönüşeceğim diye kendi kimliğini kaybetmeye başlarsa sonunda hem başka bir yapının kurbanı olur hem de ona güvenip umut bağlayan insanları da ortada bırakıp kötülerin içinden seçim yapmaya zorlamış olur. Önümüzde kabak gibi duran bir kendi özünü kaybeden siyasi parti örneğimiz var, ibretle izlenecek bir örnek.

CHP dönemsel bir parti değildir, belli bir ekonomik yöntemi veya dış politikayı savunanların bir araya gelmesiyle oluşturduğu tek amaçlı bir yapı da değildir, haliyle görev odaklı ve görevi tamamlanınca sahneyi terk edecek bir parti hiçbir zaman olmamıştır. CHP bir fikir partisidir, bu fikir aydınlanma fikridir, Atatürk ilkeleriyle çizilmiş, çok net, sağa sola çekilmeye hiç gereği olmayan bir yol planı vardır, hedefi muasır medeniyet seviyesi olduğu için de parti sürekli daha iyiye gitmekle ve ülkeyi refaha, huzura, başarıya, istikrara götürmekle mükelleftir. CHP, bu ülkenin kurucu partisi ve Atatürk devrimlerinin bekçisidir. Haliyle parti tarihin kendisine yüklediği bu görevi bir kenara koyarsa sadece kendi değil Cumhuriyet'in de yok oluşuna sebebiyet verir. Bu parti herkesi kapsar mı ya da herkes için olmalı mıdır? Atatürk ilkelerini ve cumhuriyet idealini içselleştirmiş, bu ülkeye seven herkesi kapsar; ama parti bu fikirler ve tanımlarla problemi olan insanlar için değildir. Herkes istediği fikri savunabilir ama savundukları şeyler bu partinin temel ilkeleriyle, kurucusuyla, idealleriyle çakışan insanların da bu partide yer alması hem partinin hem de bu partiye bel bağlamış ülke insanının bekâsı için çok tehlikelidir. Bu durum yukarıda bahsettiğim, güvensizlik ve karaktersizlik durumuna sebebiyet verir, partinin de ülkenin de mahvına sebep olur. CHP ancak kendi kuruluş felsefesine döner, temel ilkelerine göre bir yol planı yapar ve başarılı olursa, bu başarı da toplum nezdinde onun savunduğu ideallerin bir kanıtı olur ve işte o zaman "herkes için CHP" tanımı daha doğru ve anlamlı bir hâle gelir.

Bu hafta sonu gerçekleşen kongrenin sonunda CHP şu an gerçekten özüne dönmek istiyor mu göreceğiz. Ama biliyorum ki bugün veya yarın, er ya da geç CHP kendi özünü inkâr etmeyen ve bu bilinçle tabanından aldığı desteği dirileştiren, bunu başarıya dönüştüren ve bu başarılarla herkesin bakışlarını üstüne çeken bir partiye dönüşebilir ve bunun sonucunda Türkiye Cumhuriyeti'nin de her anlamda başarılı, huzurlu ve güçlü bir ülke olmasında en büyük rolü oynayan aktörlerden biri olur. Çünkü bu ülkede aydınlanmayı savunan, laikliğe inanan, Cumhuriyet'e hayran, üreten bir ekonomi görmek isteyen, çocukların gençlerin iyi eğitim almasını bekleyen, ülkesiyle gurur duymak hayalinde, Atatürk'ün gösterdiği hedefleri içselleştirmiş on milyonlarca insan olduğunu biliyorum. Öze dönüş anlamındaki bu değişimi ne kadar erken yaşarsak, bu ülkenin vatandaşları olarak kaybettiğimiz şeyler de o kadar az olur diye düşünüyorum.


İyi günler görmek ve ülkemize olan inancımızı tekrar kazanmak dileğiyle!