Cumartesi, Şubat 03, 2018

Cumhuriyet Halk Partisi Nedir ve Ne Olmalıdır? (CHP Hakkında Bir Deneme)


Kaç zamandır bu yazıyı yazmak ve bu ülkenin en önemli siyasi yapısı olan CHP'yi seçmeni olsam da üyesi olmayan dışarıdan bir gözle değerlendirmek, daha doğrusu bu partinin olması gerektiği konumu, sergilemesi gerektiği duruşu kendimce tarif etmek ihtiyacı içindeyim. Kısmet bu kurultay gününeymiş.

Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkede herkes tarafından eleştirilir, hatta şöyle desem yanlış olmayacaktır sanırım, partinin yöneticisi olmuş partiye yürekten bağlı insandan tutun, "bu parti de bu ülke de yok olsun" diyenine kadar geniş bir yelpazededir CHP'yi eleştirenler. Kısaca tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu partiyi farklı zamanlarda, farklı dozlarda ve hepsinden önemlisi farklı niyetlerle eleştirir diyebiliriz. Belki de CHP'nin kapsayıcı gücü buradan geliyordur, kim bilir? Şaka bir yana hem parti içinde, hem de topluma karşı bunca eleştiriye açık olmak da hiçbir partinin, derneğin, kurumun yapabileceği iş değildir, iddialı bir demokrat duruştur, takdire şayandır. Seveniyle sevmeyeniyle hatta ben de dahil toplumun tüm kesimlerini kapsayan bu CHP'yi eleştirme mevhumunun açıkça gösterdiği bir başka şey daha vardır: Türk insanı, yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının neredeyse tamamının CHP'den iyi kötü bir beklentisi vardır. Benim de varmak istediğim nokta burası aslında, CHP'den ne bekliyorum?

CHP en azından benim bilincimin yerinde olduğu son on beş yirmi yılı ele alırsak tıpkı tüm Türkiye gibi çok ciddi değişimler yaşamış bir yapıdır. Son yıllarda sonuçlarını çok daha net gördüğümüz bu süreçte partinin görüntüsü, politikaları, siyaset yapış tarzı ve daha nice özelliği neredeyse olduğundan tamamen farklı bir noktaya gelmiştir. Peki bu değişim partiye, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve bizim de bir parçası olduğumuz bu ülkenin vatandaşlarına bir fayda sağlamış mıdır? Veya soruyu şöyle değiştireyim, CHP'deki bu değişim kendini CHP seçmeni veya cumhuriyetçi, Atatürkçü, aydınlanmacı, laik olarak tanımlayan ya da bu fikirler ve CHP ile hiç alakası olmayan vatandaşların gündelik hayatına, vatandaşlık kalitesine olumlu yönde bir katkı sağlamış mıdır? Yanıt ne yazık ki nadiren ile hiç aralığındadır. CHP bu süreçte hiç iktidarda mıydı dediğinizi duyar gibiyim, ne yazık ki değildi ama iyi bir muhalefet partisi de temsil ettiği ve etmediği vatandaşların yurttaşlık kalitesini artırabilir. Bizim durumumuzda böyle bir şey oldu mu? Ne yazık ki yine nadiren ile hiç aralığındayız.

Peki parti bu değişimin sonucunda seçmeninin veya seçmeyeninin gözünde nasıl bir yere dönüştü biraz da bundan bahsedeyim. Ülkemizin 2000 yılından itibaren kapılıp gittiği bir "demokratikleşme, liberalleşme" rüzgarı vardı. Bu rüzgarı ülkedeki tüm kurumlar ve vatandaşlar istisnasız bir şekilde hissetti, bu süreç herkesi ve her şeyi değiştiren bir süreç oldu. Kimileri bu rüzgarda yelkenini muazzam şişirip yarınını düşünmeksizin hak etmedikleri yolları aldılar, kimileri "hem rüzgarı kaçırmayayım, hem de elimdekileri uçurmayayım" kararsızlığında kaldı, kimileri ise tüm hedef gösterilmelere, küçük düşürme çabalarına ve hatta çok daha sert bedellere rağmen "bu rüzgar gerçek mi, eğer gerçekse ülkemiz bu rüzgara dayanabilir mi" sorularının derdine düştü. Bu noktada hem parti içinde hem de ülkede ilk iki grup ön plana çıkıp üçüncü grubu bastırarak partinin de ülkenin de yönünü o rüzgarı estirenlerin niyetine doğru döndürdü. Bunun sonucunda da CHP hem kendi içinde hem de toplumun gözünde tutarsızlaştı, çünkü bir kurumu kurum yapan en önemli şeylerden yani birliğinden ve ideolojisinden feragat etti. Parti, herkesi kapsama yanılgısına düşerek amaçlarından öyle ödün verdi ki, bu durum sonucunda seçmeni için tanınmaz veya güven teşkil etmez bir hâl alırken, sevmeyenineyse sürekli türlü türlü koz verip imajını zedeler bir hâle geldi. Haydi sevmeyenini, oy vermeyeni geçelim, bu yazıyı okuyan ve CHP'ye oy veren benim gibi insanları ele alalım, kaçımız oy vermek ve sistemi iyiye evirmek inancıyla katıldığımız seçimlerde kendimizden tam olarak emin bir şekilde CHP'ye oy verdik? Parti bu bahsettiğim değişimle birlikte gözü kapalı ona oy veren hedef kitlesinin bile içine defalarca kurt düşürdü, güvenini sarstı. Bu durum bir partinin yaşayacağı en tehlikeli şeydir, bir yapı dönüşeceğim diye kendi kimliğini kaybetmeye başlarsa sonunda hem başka bir yapının kurbanı olur hem de ona güvenip umut bağlayan insanları da ortada bırakıp kötülerin içinden seçim yapmaya zorlamış olur. Önümüzde kabak gibi duran bir kendi özünü kaybeden siyasi parti örneğimiz var, ibretle izlenecek bir örnek.

CHP dönemsel bir parti değildir, belli bir ekonomik yöntemi veya dış politikayı savunanların bir araya gelmesiyle oluşturduğu tek amaçlı bir yapı da değildir, haliyle görev odaklı ve görevi tamamlanınca sahneyi terk edecek bir parti hiçbir zaman olmamıştır. CHP bir fikir partisidir, bu fikir aydınlanma fikridir, Atatürk ilkeleriyle çizilmiş, çok net, sağa sola çekilmeye hiç gereği olmayan bir yol planı vardır, hedefi muasır medeniyet seviyesi olduğu için de parti sürekli daha iyiye gitmekle ve ülkeyi refaha, huzura, başarıya, istikrara götürmekle mükelleftir. CHP, bu ülkenin kurucu partisi ve Atatürk devrimlerinin bekçisidir. Haliyle parti tarihin kendisine yüklediği bu görevi bir kenara koyarsa sadece kendi değil Cumhuriyet'in de yok oluşuna sebebiyet verir. Bu parti herkesi kapsar mı ya da herkes için olmalı mıdır? Atatürk ilkelerini ve cumhuriyet idealini içselleştirmiş, bu ülkeye seven herkesi kapsar; ama parti bu fikirler ve tanımlarla problemi olan insanlar için değildir. Herkes istediği fikri savunabilir ama savundukları şeyler bu partinin temel ilkeleriyle, kurucusuyla, idealleriyle çakışan insanların da bu partide yer alması hem partinin hem de bu partiye bel bağlamış ülke insanının bekâsı için çok tehlikelidir. Bu durum yukarıda bahsettiğim, güvensizlik ve karaktersizlik durumuna sebebiyet verir, partinin de ülkenin de mahvına sebep olur. CHP ancak kendi kuruluş felsefesine döner, temel ilkelerine göre bir yol planı yapar ve başarılı olursa, bu başarı da toplum nezdinde onun savunduğu ideallerin bir kanıtı olur ve işte o zaman "herkes için CHP" tanımı daha doğru ve anlamlı bir hâle gelir.

Bu hafta sonu gerçekleşen kongrenin sonunda CHP şu an gerçekten özüne dönmek istiyor mu göreceğiz. Ama biliyorum ki bugün veya yarın, er ya da geç CHP kendi özünü inkâr etmeyen ve bu bilinçle tabanından aldığı desteği dirileştiren, bunu başarıya dönüştüren ve bu başarılarla herkesin bakışlarını üstüne çeken bir partiye dönüşebilir ve bunun sonucunda Türkiye Cumhuriyeti'nin de her anlamda başarılı, huzurlu ve güçlü bir ülke olmasında en büyük rolü oynayan aktörlerden biri olur. Çünkü bu ülkede aydınlanmayı savunan, laikliğe inanan, Cumhuriyet'e hayran, üreten bir ekonomi görmek isteyen, çocukların gençlerin iyi eğitim almasını bekleyen, ülkesiyle gurur duymak hayalinde, Atatürk'ün gösterdiği hedefleri içselleştirmiş on milyonlarca insan olduğunu biliyorum. Öze dönüş anlamındaki bu değişimi ne kadar erken yaşarsak, bu ülkenin vatandaşları olarak kaybettiğimiz şeyler de o kadar az olur diye düşünüyorum.


İyi günler görmek ve ülkemize olan inancımızı tekrar kazanmak dileğiyle!

Cumartesi, Ocak 13, 2018

Hızlı Bir 2017 Değerlendirmesi, Bir Konser, Bir Yazı Duyurusu ve Nice Müzikli Bağlantı


Önce dedim ki oturayım eski günlerdeki gibi bir sene sonu değerlendirmesi yapayım burada, sonra yazdım yazdım sildim. 2017'ye dönüp bakınca değerlendirilecek tek bir olay görüyorum o da Antalya'ya yerleşmemiz. Değerlendirmemin sonucu da şöyle: Çok iyi oldu. Artık önümüzdeki yıllara bakmanın zamanı geldi. Hahah.

İki tane önemli duyurum var, onlarla başlayayım sonra pek çok müzikli bağlantı bırakacağım aşağıya, isteyenler dinlesin diye.

1.

25 Ocak Perşembe akşamı saat tam 19.30'da Antalya Kültür Sanat'ta Antalya'daki ikinci resmi konserimi gerçekleştiriyorum, mühim dostlar olacak yanımda, 19.00'da orada olmalısınız, açıklama yazısını da şöylece iliştireyim:

---


Baharın geçmesi ve kışın gelmesi, 2017’nin bitmesi ve 2018’in başlamasıyla Antalya Kültür Sanat’ın kapıları ikinci kez Emir Aksoy’un müziğine açılıyor. AKS’ta gerçekleşecek ikinci konserinde bu kez Aksoy’a sahnede değerli müzisyen Fethi Can Köse de gitarıyla eşlik edecek. Konserin bir diğer sürprizi ise birkaç şarkılığına güzel sesiyle ikilinin konuğu olacak Gözde Çerkez. Dinleyenlere ilk konserden farklı bir deneyim sunma niyetindeki Aksoy, bu konserin repertuvarını oluştururken ağırlığı ilk konserde icra etmediği bestelerine ve yine ilk konserde yorumladıklarından farklı şarkılara veriyor. Antalyalı müzikseverlere ise ondan fazla yıl, birçok şehir ve bambaşka deneyimlerin ardından yolları tekrar aynı sahnede kesişen bu lise arkadaşlarının anlatacakları hikayeleri dinlemek kalıyor.

Biletler AKS gişelerinden temin edilebilir.

Emir Aksoy: 1988 yılında Antalya'da doğdu. İlk ve orta öğretiminin ardından liseyi de Antalya'da tamamlayan Aksoy, 2005 senesinde üniversite eğitimi için İstanbul'a yerleşti. Üniversite, iş hayatı ve müzikle dolu dolu geçen 12 yılın ardından geçtiğimiz Mayıs ayında tekrar Antalya'ya yerleşen Aksoy, bu uzunca aradan sonra Antalya'daki dinleyicileriyle tekrar buluşacak olmanın heyecanını yaşıyor.

1998 yılında kurulan ilk grubu Zebani'den bu yana Aksoy sırasıyla Adem Tolunay Anadolu Lisesi Okul Orkestrası, Kallavi, TRT İstanbul Radyosu Türk Sanat Müziği Gençlik Korosu, Emir Bey, Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü Korosu ve Sakareller başta olmak üzere pek çok müzik projesi ve topluluğunda kurucu, solist, korist veya gitarist olarak yer aldı. Emir Bey'in ardından 2014'ten bu yana müzikal yolculuğuna kendi adı altında "Emir Aksoy" olarak devam eden sanatçı on yıldan fazla zamandır biriktirdiği bestelerini, sevdiği diğer şarkılarla birlikte bazen tek başına bazen de değerli müzisyen dostlarıyla beraber icrâ etmekten büyük mutluluk duyuyor.

Fethi Can Köse: 1989 yılında Antalya’da doğdu. Müzikal yolculuğu 12 yaşında klasik gitarla tanışmasıyla başladı. Lise yıllarında yakın arkadaşlarından oluşan ve ağırlıklı olarak 80’ler rock müziği icra eden Keşke adlı grupta elektrik gitar çaldı. Üniversitede müzik çalışmalarına ağırlık veren müzisyen uzun bir süre Turgay Öztoplu ile müzik teorisi, caz armonisi ve gitar teknikleri üzerine çalıştı. 18. ve 19. İzmir Avrupa Caz Festivali atölyelerine katılıp, festivalde sahne alan sanatçı daha sonra İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) desteğiyle İtalya Siena National Academy of Jazz’da düzenlenen "Kind of Blue" atölye çalışmalarına burslu olarak katılmaya hak kazandı. İtalya dönüşü Klasik Türk Müziği’ne ilgi ve merakı artan sanatçı ud, cümbüş ve perdesiz gitarla ilgilenmeye başladı. Halen Mevlüt Mutlu ile ud çalışmalarına devam eden Köse müzik türünden bağımsız olarak icrasında sade, doğal ve yöresel tınılar yaratmayı amaçlıyor.

&

---

2.

beehy.pe için yazdığım ve uzun zamandır üzerinde mesai harcadığım Türkiye'den 2017 albümleri yazım yayınlandı. Konuyla ilgili sosyal medya hesaplarımda şöyle bir duyuru metni yazdım, hem yazıyı hem de paylaştığım metni buraya da iliştirmek isterim:

---


Yılın en sevdiğim zamanı geldi ve beehy.pe'ın dünyanın dört bucağındaki müzik yazarları kendi ülkelerinin yıl sonu dökümlerini yaptılar, yapıyorlar. Bu da bu platformu takip eden yine dünyanın her yerindeki müzik dinleyicileri ve kâşifleri için güvenilir kaynaklar tarafından önlerine sunulmuş kaliteli tavsiyeler demek. Ben ülke ülke gezmeye başladım bile, siz de buyurun gezin derim: http://beehy.pe Daha gelecek olanlar da var. 

Gelelim benim Türkiye listeme, yazının formatı gereği bir giriş kısmı yok ben de bari buraya yazayım girişimi dedim. Öncelikle belirteyim ki bu liste her şeyden çok benim denk geldiğim müziklerden oluşuyor, haliyle şahsi zevklerime göre şekillendi. Zevkim dışında birkaç unsura daha dikkat ettim, ilki liste kısa veya uzun fark etmeksizin sadece albümlerden oluşuyor, yani teklilere bu listede yer veremedim. Bir yandan iyi de oldu yoksa liste dünyanın sonuna kadar uzardı, kendi bloğumda zaten "Karşılaştığım Müzikler" başlığı altında tekli, albüm ayırt etmeksizin neredeyse tüm sene boyunca karşıma çıkan her şeye değinmiştim. İkinci kriter ise sayfanın yavaşlamamasıydı, bu sebeple beğendiğim albümlerin bir kısmını da listenin altına açıklamalar yapmaksızın yerleştirdim. Bu liste senelik bir dökümdür iddiasında değilim haliyle ama içinde bu sene Türkiye'de meydana gelmiş ve pek çoğuyla hiçbir popüler mecrada karşılaşmadığınızı düşündüğüm muhteşem işler var. Okuyun, dinleyin, yeni müzikler keşfetmeyi seven veya Türkiye sahnesine merakı olan Türk veya yabancı arkadaşlarınıza ulaştırın, böylece güzel müzikler de kendi çabalarımızla bir tık daha yollarını bulmuş olsun. Sevgiler, saygılar ve herkese müzik dolu, mutlu, huzurlu, apaydınlık yıllar!

---

2018'in ilk haftalarından duyurularım bu şekilde. Şimdi aşağıya pek çok müzikli bağlantı bırakacağım, ilk fırsatta da bu şarkıları YouTube ve Spotify'daki #KarşılaştığımMüzikler listelerime ekleme niyetindeyim, dinleyin, keşfedin, fark edin, beğenirseniz başka beğenebileceklerle bu müzikleri paylaşın ve yayın diye. 2018'in ikinci yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın!


Bunlar ise sadece son günlerin işleri değil daha zamansız müzikli bağlantılar. Aynı zamanda sadece yerli sahneden değil, dünyanın farklı diyarlarından da bir şekilde karşıma gelenler:

Cumartesi, Aralık 09, 2017

Aşağı Yukarı Bir Son Çeyrek Dökümü


Uzun yılların ardından bu yazıda burayı yine biraz günlük gibi kullanmak istiyorum. Blogun adı zaten Gözümün Seyir Defteri, haliyle o seyir defteri özelliğini istediğim an tekrar hayata geçirmek de bu sayfanın tek yazarı olarak benim tekelimde. Karşılaştığım Müzikler serisini bitirmemle beraber geçtiğimiz bir koca ayı yazısız atlamış size de kendime de ayıp etmişim, aslında not almak ve not alırken sizlerle de paylaşmak istediğim irili ufaklı nice olaylar yaşadım görüşmeyeli. Sevgili muhtar ajandamın da yardımıyla geçtiğimiz bir ay zarfında yazmaya değer neler olmuş bir bakalım.

fotoğraf: Ebru Günel

Öncelikle Ekim'in son Perşembesi Antalya Kültür Sanat'taki -ve Antalya'daki- ilk konserimi gerçekleştirdim, çok da güzel geçti, hatta erkenden söyleyeyim şimdiden takvimlerinize not alın ikinci konserim de 25 Ocak 2018 Perşembe günü, hatta bu kez tek de olmayacağım, provalar devam ediyor, detaylar şimdilik sürpriz kalsın, yaklaştıkça açıklarım. Ne diyorduk, evet ilk konser, hayatımdaki ilk otobiyografik konserimdi, şarkıların arasına müzikal hikâyemi de serpiştirdim, hem ben keyif aldım, hem duyduğuma göre dinleyicilerim de sevmişler bu tarzı. Bakalım ikinci konserin tarzı ne olacak.


Merve'yle taşındığımızdan beri Antalya'daki konser mekanlarına dair incelemelerimizi sürdürüyoruz, sevdiğimiz müzisyenlerin buradaki konserlerini kaçırmamaya çalışıyoruz ama şu ana dek gittiğimiz konserlerin büyük kısmı ne yazık ki bizim açımızdan hüsranla sonuçlandı. Bu hüsranın açık ara en büyük sebebi de dinleyicilerin tavırları ve müzikle/konserle alakasız oluşları. Jehan Barbur konserinin ardından uzun uzun yazmıştım zaten, o konserin olduğu aynı mekana (Holly Stone) bir şans daha verelim dedik ve Evrencan Gündüz konserine gittik orada geçtiğimiz hafta. Bir önceki konserden daha da kötüsüyle karşılaştık bu kez. Kitle daha kalabalıktı ve o kalabalıktan hiç kimse böyle bir ortamda müzik nasıl dinlenmeli konusuna kafa yormamıştı. Bayram namazında gibi tıkış tıkış bir ortamda atlaya zıplaya dans etmenin veya yanındaki tanımadığın adamın kulağına sürekli son ses bağırmanın başka türlü bir izahı yok sanırım. Konserden önce tıpkı geçen sefer olduğu gibi konserdeki müzikle taban tabana zıt gece kulübü müziklerini son ses çalmaya devam ettiler, üstelik bu kez Evrencan ve ekibi sahneye neredeyse bir saat geç çıktı, yani bu enteresan kalabalığa ve kötü müziğe çok daha fazla katlanmak zorunda kaldık. Mekandaki çalışanların gerek girişte gerek içerideki abuk subuk üsluplarını saymıyorum bile. Konsere gelirsek benim için bir saatlik bir sahneye geç çıkma pek affedilir bir şey değildi, bunu büyük bir saygısızlık olarak kabul ediyorum daima, Jehan Barbur'un tam saatinde sahne almasından hesap edersem sanırım bu sanatçının kararına göre oluyor. Merve'yi de beni de hayal kırıklığına uğratan ikinci bir mevzu ise Evrencan ve ekibinin ilk yarı boyunca bir tane bile kendi şarkılarını çalmayışları oldu! Çaldıkları şarkıları güzel çalıyor olabilirler ama biz o konsere bunun için gitmemiştik açıkçası, zaten yukarıda saydığım tüm olumsuzluklar ve kalabalığın gitgide tahammül edilemez hâle gelmesiyle ilk yarının bitimine yakın konseri terk ettik. Bu sanırım Holly Stone'a son gidişimdi aynı zamanda.

Gelelim bizi şaşırtan bir diğer konsere, sanırım bir ay kadar önce Chateau de Marine'de gerçekleşen Elif Çağlar konseri. Baştan açıkça belirteyim bizi bu konserde bizi üzen tek şey kitlenin büyük kısmının müzik dinlemekten hayli uzak oluşuydu. Mekan Liman'da Setur Marina'nın içinde gayet şık havalı bir yer. 15-20 kadar masadan ve bir köşedeki ufak tatlı bir sahneden ibaret içerisi. Dolu dolu bir şarap menüleri var, hizmet kalitesi de bu şıklığa uygun, yani mekandan yana hiçbir sıkıntımız yok. Elif Çağlar'a zaten hayranız Merve de ben de, şarkılarının büyük kısmını ezbere biliyor, sözlerini tam ezberleyemediğimiz yerleri de sallıyoruz, yani iyi dinleyicileriz, üstelik konserde Elif Çağlar'a Çağrı Sertel eşlik ediyordu ki ülkemizin sayılı piyanistlerindendir, konseri dinleyen herkes de eminim bunu anlamıştır. Repertuvarda Elif Çağlar kendi şarkılarının yanı sıra sevdiğimiz pek güzel şarkılara da yer vermişti, müzikal anlamda gerçekten doyurucu bir konserdi özetle. Gelelim gayri müzikal kısma, sevgili dinleyici arkadaş, Antalya'nın bu denli dışında, bunca yağmurlu bir havada kalkıp bu geceki programı bu konser olan bu mekana geldin de neden müziği dinlemezsin? Nasıl olur da konser boyunca yer yer sanatçıları bastıracak bir seviyede konuşur, kahkaha atarsın? Amacın müzik dinlemek değil kendini göstermekse neden bu etkinliği seçersin? Kafamda yanıtlayamadığım sorulardan bazıları bunlar. Özetle mekandaki kitlenin genç, öğrenci veya zengin, orta yaşlı olması hiçbir şey değiştirmiyor ben bunu anladım, müzik dinlemeyi bilmeyen insanlar her türlü ortamı mahvedebiliyorlar. Neyse biz yine de Elif Çağlar'ı ve Çağrı Sertel'i dinlemekten büyük keyif aldık, umarım bir sonraki konserde daha müzik dinlemeyi bilen insanlara denk geliriz.


Bu kötü deneyimlerin ardından Merve ile bir durup düşündük Antalya'da nerede konser dinlenir acaba diye. Gittiğimiz konserleri gözden geçirdik, ben Tudors Arena'yı beğenmiştim, Cihan Mürtezoğlu konserine gittiğimde. Tabii mekanın tıklım tıklım olmaması da önemli bir faktördü. Ses net, tane tane ve dengeli geliyordu. Peyk konserini de sevdik, Bademaltı adlı mekandaydı o da, bana kalırsa mekan çok konsere uygun bir yer değil ama yine tıklım tıklım olmayan bir kitle ve Peyk'in müziği, mekanın açıklarını kapatıp bizi mutlu etmeye yetti. Özetle öyle doyumsuz, beklentileri tavan yapmış dinleyiciler değiliz, buna rağmen şu geçtiğimiz altı ayda gittiğimiz on konserin beşinden anca keyif alabilmişizdir. Ah az daha unutuyordum iki tane önemli ismi daha dinledik Antalya'da bu geride bıraktığımız haftalarda, ilki Ahmet Kanneci ikincisi de genç kuşağın en canavar gitaristlerinden Eren Süalp. Muratpaşa Belediyesi'nin ODTÜ Mezunlar Derneği ile düzenlediği Antalya Gitar Festivali'nin altıncısında sahne alan bu isimleri dinlemek gerçekten keyif vericiydi. Ahmet Kanneci'nin Anatolian Pieces albümü zaten uzun yıllar başucu albümlerimden olmuştur, Eren Süalp ise o gece tanıştığım ve tanıştığıma da hayli memnun kaldığım, genç yaşına inanılmaz başarılar sığdırmış bir müzisyen, onun albümlerini de dinliyorum artık, siz de buyurun buradan dinleyin. En sonunda ben de sadece belediyelerin ve kültür merkezlerinin etkinliklerine gidip başka konserlere katılamaz olacağım diye korkuyorum. 

Müzik ile alakalı bir konudan daha bahsetmeden geçmeyeyim. Yazının girişinde Antalya'daki ilk konserimden bahsettim, işbu konsere gelen ve Mervelerin aile dostu olan bir bey vardı, konserde de şarkı aralarında samimi bir coşkuyla alkışladığını hissettim beni, kendisini tanımıyordum, çıkışta ayaküstü denk geldik beni tebrik edip şarkılarımı çok özgün bulduğunu söyledi, ben de haliyle çok mutlu oldum, bir ara müzik konuşmak üzere buluşalım diye sözleştik ve ayrıldık. Merve'ye sorup isminin Murat Kemaloğlu olduğunu öğrendiğim bu beyin geçmişte müzikle ilgilendiğinden de bahsedilmişti diye hatırlıyorum bir ara. Tabii benim hafızam olayın üzerine bir süre örttü, sonra kaderin bir cilvesi Murat Bey'in kızı Zeynep Yoga hocamız oldu ve bize gelip gitmeye başladı. Ben de bu vesileyle Murat Bey'i tekrar gündemime alıp Facebook'tan kendisiyle bağlantı kurdum. O gece Levent'in "Sen bu adamı nereden tanıyorsun?" sorusuyla başlayan sohbetimizin sonunda öğrendim ki Murat Kemaloğlu Türk rock tarihindeki mihenk taşı sayılan albümlerden biri olan Kaplumbağaların Uykusuna Dek'i yapan kişiymiş. Sonraki hafta Murat Bey ile buluşup müziğe dair uzun uzun sohbet ettik, bir sonraki buluşmanın gitarlı olmasına karar verip ayrıldık. Antalya gerçekten de sürprizlerle dolu! Evet bu arada doğru duydunuz Merve ile Yoga'ya başladık, mutluyuz, gururluyuz. İlgilenenleri, yoga ile ciddi düşünenleri de şöyle yönlendirelim.


Bir diğer bahsetmek istediğim konu da Ayberk'in yeni kanalı Meqhan Guru. Antalya'daki lezzet duraklarını keşfetmek amacıyla hayata geçirilen bu kanalda, ilk üç bölümdeki çekimleri öğlen aralarında gerçekleştirdiğimiz için Ayberk'e genelde Ebru ve ben de eşlik etmiş bulunduk. Gitgide çekim, ses ve kurgu kalitesi artan, bana kalırsa Antalya'daki önemli bir açığı kapatmaya aday keyifli bir proje. Ben buraya bir bölümünü bırakıyorum, siz diğerlerini de izleyin. Antalya'da yaşıyor ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız veya Antalya'ya gelmişken nerede ne yenir sorusuna doğru yanıt bulmak istiyorsanız Meqhan Guru işinize yarayacaktır: youtube & instagram


Antalya'ya geldiğimden kendimi buraya adapte edecek önemli adımları da yavaş yavaş atıyorum. Bunlar nedir, işte yeni bir berber bulmak -ki bu konuda muhafazakâr biri hiç olmadım- efendime söyleyeyim arabayı düzgün yıkayan bir yer bulmak, iyi bir gitar yapımcısı/tamircisi bulmak, iyi bir diş hekimi bulmak ilk aklıma gelen bazı yerleşik hayata geçiş adımları. Bu yazıyı bitirmeden yerleşik düzenimin olmazsa olmazı bu unsurlardan ikisinden daha bahsedeceğim.

Lise arkadaşım sevgili Mustafa Yıldırım geçtiğimiz ay muayenehanesini açtı! Az daha açmasaydı zaten İstanbul'a gittiğimde yıllardır dişlerimin nazını çeken sevgili Kübra ile halledecektim işimi ama bir yandan da Antalya'da da güvendiğim bir diş hekimimin olması elzemdi. Bu sebeple zaten buraya taşındığımızdan beri kendisini her fırsatta sıkıştırıyordum. Muayenehane taptaze, mis gibi, tasarım ve ekipman şahane, keza ilgi ve muamele de şahaneydi. Bir dişimi daha dolgu yaptırmak durumunda kalmanın hüznünü yaşasam da o dişe Hande Yener'den Kelepçe şarkısını armağan ettim ve acımı içime gömdüm. Özetle ben Turuncu Özel Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği'nden hayli memnun kaldım, size de tavsiye ederim, bir de benden duymuş olmayın ama yeni açılmaları sebebiyle ücretlerde bir süreliğine kampanya yapmışlar.

Buraya geldiğimden beri aklımdaki bir diğer soru da gitarlarımın bakımını kime yaptıracağımdı. Çünkü "abi hemen hallederiz" diye enstrümana girişen insanlara güvenmek en son isteyeceğim şeydi ve bir enstrümanı ancak bir enstrüman yapımcısının anlayacağına inanıyor ve güveniyordum. İstanbul'dayken uzun yıllardır gitarlarımı Hasanpaşa'daki Feridun Bey'e emanet ediyordum, dedim en iyisi ben yine ona sorayım belki beni birilerine yönlendirir. Kendisi doğrudan birini bilmediğini ama bilecek birilerini tanıdığını söyleyerek beni Kara Kedi Müzik Stüdyosu'ndan Yiğit Ergün'e yönlendirdi, Yiğit Bey de bana Yasin Candemir adlı Antalya'ya yeni taşınmış bir gitar yapımcısının telefonunu verdi. Gitarları yükledim, Fethi'nin tavsiyesiyle telleri de aldım -Euro/Dolar fırlayınca maşallah tel fiyatları da arşa değmiş- bastım gittim Hurma'ya. Böylece Yasin ile tanıştık, gitarları kendisine emanet ettim, sonraki gün gidip aldım, bu esnada havadan sudan, müzikten, Antalya'dan konuştuk biraz. Ben gitarların üçünden de çok memnun kaldım, gitarist dostlarıma Yasin'i şiddetle tavsiye ediyorum, kendisi aynı zamanda çok güzel görünen gitarlar da yapıyor esas mesleği itibariyle, o konuya daha sonra eğileceğim. Buyurun buradan Yasin Candemir'i takip edin, ihtiyaç halinde irtibata geçin.

Son bir tavsiyem daha var yine Antalya özelinde. Ofiste her gün dışarıda öğle yemeği yiyoruz ve yaşayanlar bilir bir yerden sonra doğru düzgün yemek bulmak çok büyük bir kriz hâline dönüşüyor. Geçtiğimiz haftalarda keşke düzgün ev yemekleri yapan bir yer bulsak diye araştırmalarımızı sürdürürken Ebru, Nadire'n Ev Yemekleri adlı bir öneriyle geldi ve hemen o gün gidip şansımızı denedik. Klasik ev yemekçilerine göre daha fazla ve kesinlikle çok daha orijinal çeşitlere sahip bu lokantada fiyatlar da hizmet de gayet güzel. Artık haftanın yarıdan fazlasını burada geçiriyoruz, sizlere de şiddetle tavsiye ediyorum, Laura'dan Dedeman yönüne doğru giderken sağdan ikinci sokağa giriyorsunuz, köşede Komşu Fırın var, girdiğiniz yolu kesen üçüncü sokağın sol üst köşesinde kalıyor mekanımız. Buyurun buradan da takip edin: facebook & instagram


Son olarak geçenlerde yaşadığım ve bu çağda bunu yaşadığıma hayret ettiğim iki benzer olayla yazımı noktalayacağım. Yukarıda bahsettiğim Evrencan Gündüz konseri için Biletix'in internet sitesinden bilet almaya karar verdim. Şimdi bu kurum zaten online alışverişte her bilet için hizmet bedeli kesen bir enteresan kurum, bu da saçma ama diyelim bu duruma alıştık, bir de bunun üstüne bileti bana mail veya mesaj yoluyla göndermek için bir kere daha ücret talep ediyor sistem. İnanılır gibi değil! Online alışverişin ne mantığı kaldı gerçekten de? Düşünün uçak bileti alıyorsunuz, size QR kodunu ayrıca bir para karşılığında gönderiyor firma, böyle bir şey olabilir mi? Tam bir yamyamlık örneği. Sonraki gün Aile Arasında filmine gidecektik -muhakkak gidin- ben de biletleri Fırsat Bu Fırsat adlı bir siteden kampanyalı olarak aldım. Bu kez Cinemaximum'un sitesine girdim, kampanya kodlarımı girdim ve biletleri ayırttım, benden sadece online olarak bu işlemi yaptığım için hizmet bedeli kestiler, hem de satın aldığım biletleri sadece online olarak ayırttığım için. Gerçekten bu sitelerin bu çağda bu kafayla e-ticaret yapıp ayakta durabilmeleri inanılmaz. Hepsi hem tekel olmalarına hem de tüketicinin bu tip konuları önemsemeyişine güveniyor anladığım kadarıyla. Ancak ticari olarak da etik olarak ahlaksızlık yapıyorlar. Umarım kendilerine bir çekidüzen verirler bir an önce.

Şuraya birkaç müzikli bağlantı bırakıp yavaştan müsaadenizi isteyeyim:

Cumartesi, Ekim 28, 2017

Müziğe Dair #0005 || Bir Jehan Barbur Konseri Ardından


Dün akşam Merve ile birlikte Jehan Barbur konserine gittik, konser Kaleiçi'nde (Antalya) Holly Stone adlı mekanda gerçekleşti. Hem müzikal anlamda hem de müzik dışı konularda konsere dair bir şeyler yazmak istedim bugün. Yazıyı ikiye ayırayım en iyisi, ilk olarak müziğe dair olan kısımlardan bahsedeyim, sonra da mekana ve seyirciye dair olanlardan.


Jehan Barbur'un müziğini çok seviyoruz ben de Merve'de. Kendisini ilk albümünün biraz öncesinden beri de sıkıca takip ediyoruz. Dingin ve anlamlı müziklerin bir elin parmaklarını geçmediği ana akım ve alternatif müzik sahnelerimizde çok güzel bir istikrar ile kendi çizgisini sürdürüyor senelerdir. Biz de sevenleri olarak keyifleniyoruz. Kendisini ilk kez 7-8 yıl önce canlı dinlemiştim, Dalyan Kulüp'te bir konser mekanı açılmış 3-4 konser dayanmıştı sadece, Ozan Eicher de benim Jehan'ın müziğini sevdiğim bildiği için "ben konsere gideceğim, size de yakın, beraber gidelim" demiş ve beni de yanında götürmüştü. Dalyan Kulüp biraz enteresan bir mekandır, içindeki yer de bir o kadar yeniydi ve belli ki iyi duyurulmamış bir konserdi. Bir avuç dinleyiciydik o gün ve ben tüm ekibin buna hiç bozulmaksızın hayli güzel bir akışı gayet keyifle çalmasına çok hayret etmiştim. Arada ya da sonda Jehan ile tanıştırmıştı Ozan, ayaküstü biraz sohbet de etmiştik hayal meyal hatırlıyorum. Bu konserden bu yana dile kolay beş albümlük vakit geçmiş! Hâliyle Jehan Barbur'un da artık bir avuç insana çalması pek mümkün değil, böyle bir "aman onu az insan bilsin, bize kalsın" hayalciliğinde de değilim. Ne hoş ki geçtiğimi yıllarda Jehan güzel müzikleri, sürekli üretimi, yoğun konser programıyla hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine ulaştı. Bu arada yazı biraz uzun oldu, aralara Jehan Barbur'un bazı şarkılarını serpiştireceğim haberiniz olsun.

Dönelim dünkü konsere, müzikal anlamda sesler gayet dengeli ve düzgün geliyordu. Azıcık geç kaldığımızdan üst balkonda çok kenarda ve biraz kolon arkasında bir yer bulsak bile ona rağmen sesleri güzel duyduk. Sesin genel düzen ve dengesinden, üstelik bunun her şarkıda sürdürülmesinden sanıyorum ki konser boyunca elinde ekolayzırı salonu adım adım gezen Baran Göksu sorumlu, kendisinin sadece kayıtlarda değil konserlerde de pek iyi bir ses mühendisi olduğunu görmüş olduk bir kez daha.


Sahnedeki ekip ise zaten Türkiye'nin konser deneyimi en yüksek ekiplerinden biri ki sanıyorum Jehan'ın ekibinin özellikle bas, gitar ve klavye üçlüsü çok uzun yıllardır aynı isimlerden oluşuyor. Herkes ne yapması gerektiğinin, nerede ne kadar çalması gerektiğinin bilincinde. Şarkılar da defalarca sahnede çalınıp pişmiş olunca dinleyiciye sadece dinlediğinden keyif almak kalıyor. Gitarda Berkant Çelen -ki kendisi o yukarıda bahsettiğim Dalyan konserinden beri ekipte, klavyede Evrim Tüzün, davulda ise Jehan'ın 2-3 kez ismini söylemesine rağmen pozisyonum gereği hiç göremediğim ve haliyle aklıma kaydedemediğim bir müzisyen vardı. Hahah biraz komik oldu, kusura bakmayın, bilgi gelince burayı düzenlerim. (Beklediğim bilgi geldi, davulcu Onur Başkurt imiş.) Bu bahsettiğim her üç müzisyen de genel icrâlarındaki uyumlarının haricinde kendilerine düşen sololarda beni ve tahminen diğer müzikseverleri etkilemeyi başardı. Murat Çopur'a ayrı birkaç cümle hazırladım. Sahnede dinlemeyi, izlemeyi çok sevdiğim bir müzisyen kendisi, Jehan Barbur'un ricasıyla birlikte ondan da 1-2 şarkı dinledik dün. Antalya'da bir Antalyalı olan Levent Yüksel'in Dedikodu'sunu çalıp söyledi, hem de pek güzel pek keyifli bir şekilde! Tam bir rock star, sahne hakimiyeti şahane, derken bir anda tekrar gazel girecek diye beklerken, bir anda demesin mi "Fuck you, I won't do what you tell me!" Ardından madafakars falan da dedikten sonra tekrar Mualla'ya dönüp bu kez kendisini komple sandaldan aşağı attı. Detayları seven ben gibi dinleyiciler eminim bu minik ara performanstan çok keyif almışlardır.

Gelelim Jehan Barbur'un performansına. Kendisi zaten daha ilk görüşte "ne kadar zarif biri" diye düşündürten bir hanımefendi. Giyimi, şarkı söylerkenki ifadeleri, aradaki cümlelerindeki üslubu bu zerafeti kesinleştiriyor. Bir de damarlarında bolca melodi (ve belki biraz da rakı) dolanıyormuşçasına ettiği dansları var ki ancak gerçek müzik insanlarında olur ve ancak onlarda eğreti durmaz. Sesi zaten çok etkileyici, kast ettiğim ses rengi. Sesini kullanışı ise tıpkı ilk canlı dinleyişimde olduğu gibi dün de beni tekrar etkiledi. En pesten en tize ufacık titreşimlerde bile hiç kaybetmediği hakimiyeti eminim müzikten pek anlamayanlara bile kolayca "çok iyi söylüyor maşallah" dedirtir. Hemen herkesle tek tek göz teması kuruşuve söylediklerini yüzü ve vücüduyla da ifade edip pekiştirmesi ise az denk geldiğimiz ve yapılması da pek kolay olmayan özellikler. Ayrıca dün Ardışık adlı parçasını Nuriye ve Semih'e armağan ederek dillendiremediğimiz çok şey anlattı Jehan, sözlerini şuraya bırakayım:

dur durak bilmez bu aklım sonunda kendini bile yıpratsa
göz göre göre yorulur bu beden bir gün yok olup çoğalsa
günler geceye bulaşır içinde bir huzme ışık bulursa
ben kendimden geçerim aslımda bir avuç hayat kalmasa

işte bu günler zor her şey güzelken
bu dar nefesler nefessizlikler
işte bu hayat zor bizler tuhafken
bu dar görüşler gitmem gerekler

salınıp salınıp geliriz usulca buluruz kendimizi
bilenip bilenip eririz yine de biliriz yerimizi

günler geceye bulaşır içinde bir huzme ışık bulursa
ben kendimden geçerim aslımda bir avuç hayat kalmasa

işte o günler zor sizler hiç yokken
sohbetsizlikler bu boş görüşler
işte o hayat zor çoğunluktayken
bu dar görüşler olmam gerekler

salınıp salınıp geliriz usulca buluruz yerimizi
kırılıp dağılıp eririz yine de buluruz kendimizi

dur durak bilmez şu gönlüm sonunda kendini bile yok saysa
göz görür kulak işitir bu beden bir gün yok olup son bulsa bile

Bir de konserde iki yerde dinleyicilerin sürekli ellerinde telefon olmasını eleştirdi Jehan, ilkinde daha konserin ilk yarısında "telefonla çekmeye konsantre olup hem kendinizin hem çevrenizin dikkatini dağıtacağınıza kendinizi konseri dinlemeye verin" diye çok mantıklı bir davette bulundu dinleyenlere, 2-3 kişi söz dinledi. Bir de Selvi Boylum Al Yazmalım şarkısında "özellikle bu şarkıda sessizlik istiyorum ve lütfen şu telefonları indirin artık" dedi, inadına daha da kaldırıp gözüne gözüne bakanlar oldu birkaç kişi de olsa. Ben utandım bunlar adına, insan bırakın hayranı olduğu sevdiği saydığı bir müzisyeni; tanımadığı birinin ricasını bile kırmaz çoğu zaman, bu nasıl bir terbiyesizlik seviyesidir ve bunu yapan insanlar bu konserde ne arar acaba diye düşünerek yazının ikinci yarısına giriş yapacağım.


Bu kısımda mekana ve seyircilere dair eleştirilerimi yazacağım (ağırlıklı olarak olumsuz olanları) belki birilerine ulaşır bu yazdıklarım, bir kişinin şuurunu bir birim bile artırsam ne âlâ. Önce mekandan başlayayım. Antalya'ya taşındığımızdan beri fırsat buldukça sevdiğimiz konserlere gidiyor, böylece farklı mekanları da kendimizce değerlendiriyoruz Merve ile. Aslına bakarsanız Holly Stone'un iç hacmi gayet iyi, basık bir atmosferi de yok. Zemin, bir ara kat ve balkonumsu bir üst kat var, bu da güzel bir hacim yaratıyor. Ses sistemi güzel, ışık hiç fena değil. Ancak konserin öncesinde ve sonrasında o geceki konser ile bu kadar tutarsız müzikler çalan bir yere uzun zamandır denk gelmemiştim. Dinleyiciyi konsere hazırlamak veya konserden sonra yumuşak bir şekilde normal hayata döndürmekten ziyade adete geleni konserden tamamen kopartmak için hazırlanmış bir çalma listesi vardı, Cuma diye gaza geldiler herhalde ama olmaz, olmamalı.

Bir diğer sıkıntı tüm mekanı kaplayan stant düzeni. Tabii ki stantların olması normal ama özellikle sahne önündeki esas alanın seyirciyle değil de tamamen stantlarla doldurulması çok anlamsız. Hele ilk sıra var ki resmen sahnenin içinde, üstelik anladığım kadarıyla "şişe açtıranlara" özel bir ilk sıra bu. Sahnenin genişliğinin maksimum bir metre olduğunu düşünürsek ve ilk sıraya tek özelliği o gece daha çok para harcamaya hazır bir kitleyi koyarsanız, sahnedeki müzisyenlere/sanatçılara kaçacak yer bırakmazsınız ve onları muhtemelen "konsere sadece konsere gelmek havalı olduğu için gelmiş" ve yine muhtemelen sahnedekilere "kafes hayvanı" muamelesi yapabilme potansiyeli yüksek bir kitleyle baş başa bırakırsınız. Bu insanlar tüm gece telefonuna da gömülür, ay kadına elleyeceğim diye sahneye elini kolunu da uzatır, şarkının en hisli yerinde döner şarkıcıyı da alacak şekilde flaşlı selfie'sini de patlatır, müzisyenin ricasını, anlattığını, dünyasını da bilmez, gürültü de yapar, dikkat de dağıtır.


Dün gece de bana göre olanlar bundan farklı değildi. Jehan Barbur'a ve şarkılarına severek eşlik eden ön sıradaki adap bilen birkaç grubu hariç tutuyorum ama yukarıda bahsettiğim nitelikteki diğerleri olmasa eminim öncelikle sahnedeki herkes ve ardından dinleyen bizler daha mutlu ve rahat olurduk. Burada müzisyeni rahatlatacak önlemleri almak bana kalırsa ev sahibine yani mekana düşüyor en çok. Kendi kitlesini tanıyan bir mekan kitlenin tepkilerine göre sahnesini, masa düzenini, güvenlik ekibini ağırladığı müzisyeni rahat ettirecek şekilde düzenlemelidir. Sahneyi genişletip seyirci ile müzisyen arasındaki mesafe artırılabilir veya stantlar U düzeninde ortası boş kalacak şekilde dizilebilir. Böylece Jehan'ı daha çok sevdiği veya daha yakından dinlemek istediği için erken gelen (tahminen sanatçıya saygısı/sevgisi çok daha fazla olan ve tek vasfı bir şişe açtırmak olmayan) kimseler sahne önündeki o alanı doldurarak sanatçıya bir sevgi/saygı/ilgi (artık her ne derseniz) tamponu oluşturabilir. Emin olun sahneden kimin ne yaptığı çok net bir şekilde görülüyor ve bu sanatçının konsantrasyonunu muazzam etkiliyor. Sahnedekilerin dikkatini dağıtacak, ilgisiz ve hatta şuursuz ekipler sahneden ne kadar uzak olursa o konser o kadar kaliteli geçer.

Bir de şöyle bir dengesizlik var ne yazık, konseri olması gerektiği gibi izleyen/dinleyen kitle atmosferi iyileştirmiyor, bu durum nötr bir ideal durum ama mesela orada yapılmaması gerekeni yapan birkaç kişi bile mis gibi konser izleyen onlarca kişinin ve sanatçının dikkatini dağıtıyor. Yani siz orayı güzelleştirmek için bir şey yapamazsak iki üç keko ortamı mahvedebiliyor. O yüzden yapılması gereken düzgün dinleyicinin sayısını artırmak değil (bu da çok önemli tabii ama) esas olarak kötü dinleyiciyi kontrol etmek, uzakta tutmak, onun yarattığı riski düşürüp hatta mümkünse ortama hiç dahil etmemek. Yani her konseri "canlı müzik, dans, içip eğleneceğiz" diye herkese pazarlarsanız, 3-5 bilet daha satayım diye normalde o mekana gelen ama o konserle işi olmayacağını bildiğiniz kitleyi de içeri davet ederseniz başta oradaki müzisyenleri, ardından o müzisyenleri dinlemeye gelen herkesi yavaş yavaş kaybedersiniz. Bir de müzik dışı ama yine mekanla ilgili bir noktaya daha değineceğim. Böyle bir etkinlikte neden bir mekan adisyon açar da anında ödemeli çalışmaz? Konser bitimi kasanın önündeki yığılma ayrı dert, adisyonu alıp çıkıp gitsem bunu kimsenin görememesi ayrı dert. Hayır garson sayısı da az değil, neden her iki tarafa da kolay gelecek ve her yerde konser zamanı uygulanan bu sisteme geçilmiyor hiç anlamadım.


Gelelim konsere gelip de şuursuz davranışlar göstermekten çekinmeyen arkadaşlara diyeceklerime. Sizi bilmiyorum ama sahnedeki kimse öncelikle bir insan ve yoğun konsantrasyon gerektiren bir iş yapıyor, bunu sakın aklınızdan çıkartmayın. Karşısında olan her şeyi görecek bir açıda ve karşısında olan şeylerden olumlu olumsuz etkilenmeye de çok açık bir konumda. Emin olun Instagram'da size çok daha fazla etkileşim getirecek onlarca etkinlik var, sadece burada olduğunuzu kanıtlamak için hunharca selfie'ler çekmekten veya canlı yayınlara girmekten artık vazgeçin. Bir iki hatıra fotoğrafı, sevilen bir şarkıyı kaydetmek belki anlaşılır ama tüm konseri yayınlama telaşı niye? Kime neyi gösterme çabası bu? Emin olun o ortamdaki görüntü ve ses kalitesiyle o videoları dönüp siz bile izlemezsiniz. Konsere gelmişsin, müziği canlı dinlemek en büyüleyici şey, ama yok yine de ben ekrandan izleyeyim konseri diyorsun, madem neden geldin? Bir diğer aşırı kızdığım şey ise sürekli olarak bağıra çağıra konuşan ve gülüşen kimseler, hele hele bunu sahnenin dibinde sanatçılardan utanmadan yapanlar. Allah aşkına çıkın gidin, çenenizi tutamayacağınız etkinliklere de gelmeyin, bunun bir de "ayarsız tek şarkılık hayran modeli" var ki o da sürekli sanatçıya istediği şarkının adını bağırır, ta ki sanatçı pes edip onu çalana kadar. Çünkü o aklı eksik kimse o şarkı dışında şarkı bilmez, sanatçıyı da kölesi görür parasını verdi ya girerken. Emin olun sahnedeki kimseler bu profillere bilet satılmasındansa satılmamasını tercih eder. Bugüne kadar yüzden fazla konserde sahne almış ve yüzden fazla konsere dinleyici olarak katılmış biri olarak bu durumda keyif alan sanatçı henüz görmedim. Ama bunların yaşanmadığı, dinleyicinin müzisyene saygı duyduğu, müzisyenin bu atmosferde kendini aştığı çok sayıda şahane konser izledim. Sanatçı, mekan, dinleyici kesimlerinin hepsinin birbirine karşı sorumlulukları var özetle, bunlar da atla deve şeyler değil genel ahlak kurallarına uyunca biraz da kendinizi sizin dışınızdakilerin yerine koyunca kendiliğinden oluşuyorher şey zaten.

Ben bu rahatsız edici hemşehrilerim adına Jehan Barbur ve ekibindeki tüm değerli müzisyenlerden özür diliyorum, eminim bu insanların sayısı daha az, durdukları yer sahneden daha uzak olsa birkaç şarkı daha fazla dinler, çok daha konserin içine girebilirdik, hem biz hem sahnedekiler. Bu arada mekanın her tarafına dağılmış sahne önünden ortalara, sahnenin her iki yanından ara kata ve balkonlara yerleşmiş ve gerçekten konseri dinlemeye gelmiş sahneye pırıl pırıl bakan şahane dinleyiciler sakın bu yazdıklarımı üzerlerine alınmasın. Eminim bu saydığım kimseler iyi dinleyicilerin de gözüne çarpmış ve onların da dikkatini dağıtmıştır. Bu durum sırf bu şehrin, bu mekanın ya da bu konserin sorunu da değil, eminim dünyanın her yerinde herhangi bir konserde yaşanabilecek bir şey. Bu kez biz konsere biraz geç geldik haliyle sahneye ve mekana tam sol yukarıdan bakacak şekilde bir yer bulabildik kendimize ancak, bu durumda da sahne kadar etrafı da gözleme şansım oldu. Ara ara sevdiğim müzisyenleri de isyan ettiren bu durumlara daha geniş bir açıdan şahit oldum. Umarım tekrar olmam. Aynı mekanda bu ay sevdiğim başka konserler de olacak, gözlemlerime devam edeceğim. Ha bu arada konser kötü müydü? Hayır çok da güzeldi ama insanın aklında problemler daima güzelliklerden fazla yer tutuyor. Bunların da tespitini yapmazsanız tedavisi pek mümkün olmuyor. Yoksa ben de isterdim bugün sadece Jehan Barbur'un müziğine dair yazmayı ama bu durumu çözmek, o müziğin ve konserlerin devam etmesi için bence daha elzem.


Son bir ricam olacak, gittiğiniz konserlerde mekana dair gördüğünüz bu tip problemleri oranın sorumlularına iletmekten çekinmeyin, problemli dinleyicileri uyarmaktan da çekinmeyin. Sevdiğiniz müzikleri ve müzisyenleri korumanın en önemli yollarından biri de budur çünkü. Şimdiden Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun, bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın! 

Cumartesi, Ekim 07, 2017

Karşılaştığım Müzikler #0020 || 171007


Merhabalar sevgili müzik keşfetmeyi seven insanlar. Bugün Karşılaştığım Müzikler serimin yirminci ve son yazısı ile karşınızdayım.

Öncelikle neden bu seriye son verdiğimi açıklayayım. Bunca müziği biriktirip sonra yazıya dökmek muazzam bir vakit alıyor açıkçası, bu vakte her zaman sahip olmuyorum, hatta artık nadiren sahip oluyorum. Misal bu yazıyı yazmaya öğlen 12'de başladım tahminen 18 civarında ancak paylaşmış olacağım. Gelişine sadece şarkıları sıralayıp geçmek de pek hoşuma gitmiyor. Hem ileride kendim dönüp o şarkılar hakkındaki düşündüklerime bakmak, hem de ilk kez o şarkıyla karşılaşan kimselere bu şarkılara dair birkaç kelâm etmek istiyorum. Hâl böyle olunca da 15-20 şarkılık listeler oluşturmak -günümüzün moda tabiriyle- sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.

Image may contain: one or more people

Peki bundan sonra ne yapacağım? Yine yazılar yazmaya devam edeceğim, Okuduğum Kitaplar, Müziğe Dair gibi diğer serileri de belli bir sayıya tamamlama hedefindeyim. Bu arada bu seriyi sürdürürken tüm yazma eforum da haliyle sadece bu yazılara gidiyordu, başka bir şey yazacak mecalim kalmıyordu açıkçası. Bu da bloğu biraz tekdüze hâle sokuyor, bir müzik mecmuasına döndürüyordu ki aslında buranın amacı tam olarak bu değil. Önümüzdeki günlerde neler yazacağımı her zamanki gibi yine hep beraber göreceğiz. Yeni yazılar yeni formatlar olabilir, olmayabilir de.

Karşıma çıkan müzikleri ise yine ya sosyal medya kanallarımdan ya da #KarşılaştığımMüzikler adlı YouTube ve Spotify listelerimden paylaşırım azar azar çok biriktirmeden. Sizler de şayet nelerle karşılaştığımı merak eder, benle müzikler keşfetmeye devam etmek isterseniz oraları takip edersiniz.

#KarşılaştığımMüzikler'i paylaşmaya devam edeceğim şahsi Twitter hesabım: @beyemir.
#KarşılaştığımMüzikler YouTube listesi.
#KarşılaştığımMüzikler Spotify listesi.

Tabii bu listelerdeki ve gelecekte karşıma çıkacak müziklerin hepsi YouTube ve Spotify'da olmayabiliyor, o yüzden gelecekteki Twitter paylaşımlarımda bu iki mecradaki listelerden daha fazlası yer alacaktır. Tıpkı bugüne dek bu yazılarda da olduğu gibi.

Haydi sözü daha fazla uzatmayayım ve buyurun bu uzunca yazının müziklerine geçelim:

---

1. Batu Akdeniz - Californication


Batu Akdeniz'in müziği ile ilk olarak nerede nasıl karşılaştım tam hatırlamıyorum ama ilk karşılaştığım andan beri sesine ve şarkı söyleyişine hayran kaldığımı hatırlıyorum. Bizim kuşağın efsane gruplarından Red Hot Chili Peppers'tan kendi ayrı klibi ayrı efsanevi bir parçayı yorumlamışlar: Californication. Dinleyin ve izleyin, seveceksiniz. Hatta bunu seven bunu da sever diye düşünüp bir sonraki yorumlarını da şuraya iliştireyim: Send Me an Angel. Bu kez Batu, Deniz Sayman ile beraber bir Scorpions eserini yorumluyor. Videoların da görüntü ve kurguları pek güzel, kendini izletir cinsten, ses kaydı da mis gibi.

2. Ondolindë - Valley of Darkness


Sanıyorum Seltay Sobutay'ın paylaşımıyla karşılaştım Ondolindë ile. Zaten isim beni tavlamaya yetti, kayıtların sevgili Seltay'ın elinden çıkması da bir başka "hemen dinleyeyim" teşviki oldu. Valley of Darkness cayır cayır bir parça, sert müziklerden hoşlanan dostların kaçırmaması gerek. Dilerim karanlıklar yükselirken biz de kaderimiz olan o son hamleyi yapabiliriz. 

3. Ceyl'an Ertem - Esmer


Ceyl'an Ertem bu kez de Esmer'i kliplendirmiş, çok da iyi yapmış. Şarkı son albümün hisli şarkılarından biri, dinlemeyi bilen kulaklara Sıla'nın ipuçlarını veriyor zaten. Sözler Sıla Gencoğlu'na müzik ise yine Sıla ve Efe Bahadır'a ait, düzenleme ise Cenk Erdoğan'ın ellerinden çıkmış. Bu güzel klip ise Umut Eker'in imzasını taşıyor, klipte Ceyl'an'ın kafasını bağlayış modeli de tatlı bir Sıla göndermesi gibi geldi, keza o modeli tanımlamak için "Sıla başı"ndan daha iyi bir kelime grubum yok. Yakışıyor mu? Tabii ki her ikisine de yakışıyor.

4. Barlas Tan Özemek & Bülent Ortaçgil - Kediler


Bülent Ortaçgil ve yeğeni Barlas Tan Özemek, Ortaçgil'in şahane bir şarkısını çalıyorlar, Kediler. Kendilerine bu güzel icrâ ve videoda bir şahane müzisyen daha eşlik ediyor: Feryin Kaya. Dinleyin, dinleyin ki biraz bu dünyanın dertlerinden kopun, sonra kocaman bir kedi olduğunuzu fark edip tekrar dünyanın derdini yüklenin. Klip de şarkının dinginliğini yansıtan ama sıkıcı olmamayı da başarabilmiş bir performans videosu.

5. Yener Çevik - Gez Göz Arpacık


Bu şarkı da karşıma nereden çıktığını tam hatırlayamadığım ama bir anda kendimi şarkıyı dinleyip usul usul kafa sallarken bulduğum işlerden biri. 07 plaka beyaz Şahinimle yanlayarak klibe giresim geldi. Yener Çevik'ten Gez Göz Arpacık'ı dinliyoruz. Türkiye'de bu çağın en büyük dalgası açık ara hip hop.

6. I.mpty - Rocannon


M4NM tayfasından bir ibretlik çalışma daha geldi, kendilerini takip etmenizi bundan önceki pek çok yazıda tavsiye etmiştim, farklı farklı işlerin arkasından bu topluluk çıkıyor, altından çıktıkları her iş ise heyecan verici oluyor, en azından benim için. Video da ayrıca zihin yakan türden, dinleyin ve izleyin derim.

7. Mehmet Toksoy - Yok Et


Önceden de Karşılaştığım Müzikler'de Mehmet Toksoy'un bir şarkısına değinmiştim, bu kez karşımızda Yok Et var. Uygulamalı bir siyaset bilimi dersi niteliğindeki sözleri ve Da Poet'in elinden çıkma altyapılarıyla kışkırtıcı bir şarkı olmuş . İndirmeye açık olarak yayında, özlediğimiz bir tavır.

8. Redd - Boşlukta Dans


Redd benim için hep sınırlarında gezindiğim gruplardan biri. İyi müzisyenler olduklarını bilir, büyük hayranları olacak kadar tüm şarkılarını bilmem. Yine de belli bir mesafeden takip etmeye gayret ederim, neden ben de bilmiyorum ama ilişkimiz böyle gelişti kendileriyle. Grupça düzenledikleri Boşlukta Dans'ın sözü ve müziği Doğan Duru'nun, klibi ise Güneş Duru'nun elinden çıkmış.

9. Vega - İsim - Şehir


Evet evet yanlış duymadınız, Vega! Yıllar sonra pek güzel bir albümle geri döndüler, bizim kuşağı bir zaman makinesine koyup liseye götürüyor Delinin Yıldızı adlı bu güzel albüm. Hem o eski Vega tadında, hem de eskisinin taklidinden öte, yeni aromalarla dolu. Ne güzel geldiler ve sonbahar hâllerimize uydular. İsim - Şehir benim ilk dinleyişte kulağıma yapışanlardan, döndürüp döndürüp dinleyeceğimiz bir güzide albüme kavuşmak ne güzel mutluluktur!

10. Hakan Yılmaz & Kadir Şan Tarhan - Hazreti Şahın Avazı



Bir önceki Karşılaştığım Müzikler yazımda Hakan Yılmaz Hocamdan ve yeni albümü Türkülerle Yeniden'den bahsetmiştim, iki yazısı arasında bir yeni video daha geldi kendilerinden. Bu kez Hazreti Şahın Avazı türküsünü yorumluyorlar, Kadir Şan Tarhan'ın düzenlemesiyle. Ayrıca albüm Spotify'a da geldi, haberiniz olsun.

Nil deryası umman oldu
Sarardı gül benzi, soldu
Bakışı aslanda kaldı
Dövüşü hala koçtadır


11. Hediye Güven - Akıllar Sağır


Hediye Güven şahane bir albüm daha yayınladı uzunca bir aradan sonra, aslında çok da uzunca değil, 5 yıl, gayet kararında bir vakit ama bu çağın tüketim hızında artık her şey hepimize yavaş geliyor sanırım. Tüm şarkıların söz ve müziklerinin Hediye Güven'e ait olduğu On Bir Mevsim adlı bu güzide albümde başka kim ne yapmış merak edenler şuraya buyursun. Albümden Akıllar Sağır'ı paylaşıyorum sizlerle, taciz edilen çocuklar ve çocukken evlendirilenlere yazmış Hediye bu şarkıyı, müzik daha iyi anlatır diye...

12. Ali Rıza Altınkeser - Aşk Kumsalı


Hem klarnet müziğini, hem de genel olarak entrümantel müziği sevenler için güzel bir albüm var sırada: Ali Rıza Altınkeser'den Aşk Kumsalı. Kendisi ile TRT İstanbul Radyosu Türk Sanat Müziği Gençlik Korosu yıllarından tanışıyoruz, 10 yıl önce de icrâsı dinleyene heyecan verirdi, hâlâ da veriyor, dilerim uzun yıllar vermeye devam eder!

13. Sedef Sebütekin & Canozan - Seni Uyurken İzlemek


Önceki yazılarda da bahsettiğim isimlerden biriyle bir kere daha karşı karşıyayız: Sedef Sebütekin. Canozan ile birlikte yaptığı Seni Uyurken İzlemek adlı parçasıyla karşımızda bu kez kendileri. Bir kediye yazılabilecek en güzel şarkı olabilir, listenin ikinci kedili şarkısı ayrıca.

14. Çağıl Kaya - Ne Zaman Ölsem


Çağıl Kaya'nın zaten büyük hayranıyız, bu albüm de çok güzel gelmişti, şimdi bir de Ne Zaman Ölsem'in videosuyla birlikte çıtayı iyice arşa koydular. Bu canavar gibi klip ve şarkının arka planında neler olmuş öğrenmek isterseniz şöyle buyurun. Ben klipte Tamer Temel ve bardağına vuruldum en çok. Ne güzel işler, ne güzel müzikler, ne güzel insanlar diye diye izledim.

15. Burcu Yeşilbaş - Ay Işığında


Yine nasıl ve ne zaman karşıma çıktığını hatırlayamadığım bir isimle karşınızdayım: Burcu Yeşilbaş. Kendisi bu gördüğünüz videoda gitarda Levent Canen ve flütte Çağla Canen eşliğinde Ay Işığında adlı bir Azeri türküsünü yorumluyor, takipte kalmak lazım.

16. Ozbi & Gülce Duru - Façalı Yürekler


Sanıyorum bu yazı serisine yeni başladığım zamanlarda denk gelmiştim Ozbi ve Gülce Duru ikilisinin Rakılı Live videolarına, Olmazlara Yandım diye şahane bir şarkı söylüyorlardı birlikte, işte bu Rakılı Live'ın ikinci sezonu da yayına girmiş, bu Façalı Yürekler de sezon iki bölüm birmiş. İyi geldi sonbahar sonbahar.

17. Melek Mosso - Dilek Taşı


İlk olarak Akustikhane'deki bir yorumuyla karşıma çıkan ve önceki yazılardan birinde bu karşılaşmamızı sizinle de paylaştığım Melek Mosso, yine birkaç yazı evvel kendine ait pek güzel bir başka şarkısıyla karşımızdaydı. Bu kez hanımefendiden Dilek Taşı'nı dinliyoruz. Kayıtta kendisine güzel piyano icrâsıyla Çınar Can İçli eşlik ediyor. Büyük şarkıların böyle güzel yorumlarla yeni nesillere aktarılması ne kadar güzel!

18. Ezgi Aktan - Gece


Ezgi Aktan albümüne ismini veren şarkıyı kliplendirmiş bu kez: Gece. Sakin, duru bir şarkı, o sakinliğe paralel bir video, işitsel olarak da görsel olarak da tenha ve güzel bir düzenleme.

19. Deniz Özçelik - Spies


Bu kez Deniz Özçelik'ten bir Coldplay yorumu dinliyoruz: Spies. Neredeyse 20 yıllık bir şarkı, pek şahane bir yorumla yeniden hayat bulmuş. Ben Deniz'i severek takip ediyorum, bence siz de edin.

20. Dalganabak - Yalan


Dalganabak ile ben de sizlerle birlikte önceki yazılardan birinde bir anda tanışmıştım. Kendileri taptaze bir video daha yayınlamışlar, şarkının ismi Yalan. Tatlı bir şarkı olmuş, ayrıca şarkı söylemenin dışında bir enstrüman da çalan (aynı anda değil ama bir o bir bu şeklinde) solistleri ayrıca takdir ediyorum. Melek Mosso da öyle mesela, Korhan Futacı da... Bu da benimle ilgili gereksiz bir bilgi, buyurun şarkıyı dinleyelim.

---

Geldik yazımın müzikli ama görselsiz bağlantılar kısmına, bir de bu son kısımlar yukarıdaki maddeler gibi illa ki Türkiye'den haberler içermiyor fark etmişsinizdir, müzikle alakalı ilgimi çeken diğer konular kısmı gibi burası da yine:

- Selda Bağcan'a sanıyorum hepimiz hayranız, özellikle son dönemlerde Selda Bağcan'a hayran olmayanların kıstırılıp kınandığını duyuyoruz, komik ama güzel bir gelişme, işte tam bu kıstırıp da kınayan kitleye ilaç gibi bir Selda Bağcan Remix albümü geldi. Albümde etkileyici işler de var, zaten orijinali şahane olan şarkıların arkasına sığınmış silik işler de, siz kendi favorilerinizi seçin artık.

- Dead Sea Recordings'ten yayınlanan Gili Yalo'nun Selam'ını almasak kabalık etmiş olurduk, buyurun siz de bir selam verip geçin.

- Abilerimiz Depeche Mode geçtiğimiz günlerde yine tüm havalılığıyla yeni bir video yayınladı: Hereos. Paylaşmazsak olmaz, kıskanıyoruz sanarlar.

- Önceden bahsettim mi hatırlamıyorum ama bu ayın sonunda Antalya Kültür Sanat'ta Antalya'daki ilk ciddi konserimi gerçekleştireceğim. Ciddi diyorum çünkü öncesinde eş dost meclisinde daha "samimi" icrâlarım oldu, ancak bu tam istediğim gibi dinlemek amacıyla gelen insanların oturup dinleyecekleri, benim de bugüne dek yaptığım şarkıları ve müzikal yolculuğumu anlatacağım bir konser. 26 Ekim tarihini şimdiden not alınız. Detaylar burada.

- IAMX'in Bernadette isimli yer yer sinir bozan yer yer güzel gelen klibi ve hoş şarkısı benim karşıma daha yeni çıktı, beğenmişken sizden gizlemek olmaz diye düşündüm.

- Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü Korosu'ndan tanıdığım kemençevi Emine Bostancı'ın peşinden koştuğu Saray'dan çıkma bir kemençenin sıra dışı öyküsüne denk geldim bir de, sizle de paylaşayım istedim.

- Yüzyüzeyken Konuşuruz cephesinden yeni bir tekli geldi: Sandal. Sevgili Kaan Boşnak'ın sesini özleyenlere duyurulur.

- Ağaçkakan'dan beklediğimiz yeni albüm A Naşkvit geldi, buyurun Spotify'a.

- Spotify demişken Spotify'da Türk Kahvesi diye bir çalma listesine denk geldim, hoşuma gitti, buraya da iliştireyim dedim, her kim derlediyse tatlı bir karışım derlemiş, tebrik ederim.

- Bir dönem benim de bir parçası olduğum ve bundan her daim gurur duyduğum Sakareller'den şöyle bir duyuru geldi, plakseverlerin bilgisine.

---

Tekrar eden not: Mesela bu şarkıları ya da albümleri dinlediniz, beğendiniz, naçizane tavsiyem seveceğini düşündüğünüz birilerine de yollayın ya da dinletin. Böylece güzel müziklerin de kötü müzikler kadar yayılma şansı olur.

Serinin önceki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz, hatta madem bu son yazı, önceki tüm yazıların  bağlantılarını da şuraya iliştirivereyim: