Pazartesi, Aralık 28, 2009

"O Giden Sevgiliye..."


Yarın akşam (29 Aralık Salı) Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü (BÜTMK) Korosu olarak saat 19.00'da Albert Long Hall'da (Saatli Bina/BTS) "O Giden Sevgiliye..." isimli bir konser vereceğiz. Konser Dürdane Altan Hanımefendi'nin -ki kendisi de gelecek konseri izlemeye- hocası Mesud Cemil Bey'e duyduğu tarifi biraz zor bir sevgiyi, aşkı anlatıyor. Konserin genel düzeni de bu bağlamda Tanburi Cemil Bey ve oğlu Mesud Cemil Bey'in eserlerinden oluşuyor, bunların yanısıra şefimiz Gönül Paçacı Hocamızın pek naif eserleriyle de karşılaşabilirsiniz tabi repertuvarda, sürpriz olur. Şarkılar keyifli olduğu kadar, sunumlar ve genel konu örgüsü de pek etkileyici bana kalırsa, vaktiniz olursa kaçırmanızı istemem. Ben de pek uzun zamandır istediğim bir eser olan Kanatları Gümüş'ü solo söyleyeceğim. Bestesi Mesud Cemil'e, güftesi Nazım Hikmet'e ait olan bu eser, yıllar evvel İstanbul Radyosu'nda geçerken daha ilk dinleyişimde beni çok etkilemişti. Kısmetimde solo olarak söylemek de varmış. Umarım gelebilirsiniz, umarım keyif alabilirsiniz. İyi ki Gönül Paçacı gibi bir şefimiz var, gerçekten iyi ki.


Not: Kulübün resmi olarak yayınladığı tanıtım metnini içinde geçen bir iki beğenmediğim cümleden ötürü paylaşmıyorum, kendi tanıtım metnimi yazmış bulunuyorum böylece.

Not 2: Geçen gün yemek yerken çok sert bir şekilde dudağımı kanattım ısırmak suretiyle, hafifçe şişti, şimdi de şiştiği için sürekli olarak ısırıyorum, sonsuza kadar o yara kapanmayacak gibi, ne acı bir hikaye.

Pazar, Aralık 27, 2009

Sade Konserinin Ardından


Yahu Allah sizi inandırsın, pek keyifli geçti konser, şarkılar pek güzel oldu, insanlar çok keyif aldı, Günsu Hanım ve Çiler Hanım'lar çok iyi söylediler, orkestramızın hepsi ama hepsi pek iyi çaldılar. Sade konseri bittiğinde sanırım insanları etkilemeyi başarmıştık. Durum böyle olunca biz de sevindik haliyle, pek çok insandan bu projenin devam etmesiyle ilgili temenniler topladık. Bana da öyle geliyor ki ufak tefek değişiklikler olabilir ama şu ya da bu şekilde bir devamı gelecek bu işin. Haftasonu oldukça yoğun ve alışılmışın dışında geçti diyebilirim kısaca. Ama bu geçtiğimiz günlerin genel gündemi Sade'ydi.

Çarşamba, Aralık 23, 2009

"Sade" Konseri



Efendim yarın (perşembe) 18.00'de başlayacak konserimiz, GKM'de son bir tur hatırlatayım, provalar da keyifli geçti artık geriye bir şey kalmadı, gelip bize eşlik etmenizi isteriz tabi ki, Melis Hanım'a da teşekkürü borç biliriz, bileceğiz de daha.


Ayrıca kuzey kampüs bu akşam böyleydi, "negzelokul" dedim yahu.

Pazartesi, Aralık 21, 2009

İki Konser Birden


Merhabalar değerli gönül dostları, aha! Evet, bugün en değerli dostlarımdan en az görüşebildiğim Emre Bey ile görüştük, keza kendisi beni okulumda ziyaret etti, sohbetine doyulmayacak bir insandır, çok fazla sevdiğim bir insandır, pek de keyifli vakit geçirdik hatta Defne Hanım bile geldi okulumuza, ona da sevindik baya, sonrasında beraber karşıya geçtik, yıllardır yapmıyorduk bunu özellikle, sonra ben kendisini tüm karşı koymalarına rağmen zorla eve getirmeye karar verdim, koluna girmiş sürüklerken bir yandan da otobüsü aradım neyse sonunda direnmeyi bıraktı evladım, geldik bize, yemekten sonra karşı koyma tavrı tamamen yok oldu, azcık müzik dinledik, sonra dizi izleyip çay içtik -ki bugünkü yetmişinci çayını falan içti herhalde- sonrasında da evine dönme kararı aldı, benle geçirdiği milyonlarca saat sonunda bitkin düşmüş olmalıydı yazık.


Neyse bugün ne zamandır beklediğimiz konser tarihi açıklandı. Ben, Günsu Hanım, Çiler Hanım, Deniz Hanım, Emir Yargın Bey, Umut Bey ve Mert Bey'den oluşan "Sade" isimli grubumuz Perşembe günü saat 18.00-19.00 arası Taşoda Konserleri bünyesinde GKM'de sahne alacak, birbirinden keyifli altı şarkılık bu konserde Lily Allen'dan Nouvelle Vague'a kadar her şeyi bulabilirsiniz, bizi bu ilk konserimizde yalnız bırakmayın, keza aynı günün gece yarısı vakitleri ben Peyote'de Sakareller grubunun konserine de konuk olacağım, İstanbul'a geldiğimden beri hep beğendiğim bir gruba konuk olmak fikri bile heyecan verici. Neyse işte; müzikseverler ve beniseverler bir zahmet perşembe günlerini bana ayırsınlar, konserlerden en az birisine gelmeyene kızıyorlarmış keza. Detaylar, detaylar, detaylar.

Cumartesi, Aralık 19, 2009

Açmöf Güzeldir



Bugün sabah güya kendi mahallemde iki kere arabayla kaybolarak başladım güne, kaybolmak derken, nerede olduğumu bilmemek değil, yer yön kavramım açık ama çıkmak istediğim yere ulaşamıyorum, neyse efendim Canan Hanım ve Doruk Bey'i alarak -hem alış sırası hem alfabetik sıra- okula geçtik, akşamki kokteyl sebebiyle sabahtan takım elbiseyle gitmiş bulundum okula. Zapatistalara şaşırdım sabah sabah, gerçek midir anlatılanlar, böyle bir dünya var mıdır hakikaten, varsa şayet nereleri sorunludur bu yaşamın gibi şeyler düşündüm, sonra tahtadan tokat gibi formüllerin fışkırdığı iki saatlik bir istatistik dersi vardı, neyse güneye indim. Kapıya plakamız verildiğinden rahatça meydana kadar indim. Kokteyl diye bahsettiğim şey, AÇMÖF'ün 6BB'sinin ilk günü adına yapılıyordu. Biz de Nil İpek Hanım'la kokteyl/yemek müziği şeklinde bir 10 şarkılık repertuvar yapmıştık. Sonrasında Aslıhan Hanım ile de çalıştık iki güzel şarkı için, kendisinin de sesi pek hoşmuş, AÇMÖF geleneği herhalde güzel sesli kadınlar barındırmak, bakınız Ceren Hanım. Neyse sonra insanlar geldi, kokteyl ve yemek faslı başladı, Nil İpek Hanım ve ben de çalmaya başladık, listemiz gayet zevkime uygundu, Nilüfer parçasının popülerliği azalmış bunu gözlemledim, eskiye oranla çok az bir tepki aldı, sonra konuk sanatçımız Aslıhan Hanım da eserlerini seslendirdi, sonrasında da evlere dağıldık. Neticede Nil İpek Hanım'la her ne müzik işi yaparsam yapayım pek çok keyif alıyorum, ayrıca bir gün evvel Görkem Bey'le de beraber Barış Hoca'yı gördük, özlemiştik iyi oldu, bu hafta da Galip Hoca'nın dönüşünü kutlayacağız inşallah. Haftasonu şimdiden yoğun duruyor, koro, prova, toplantı derken. Bu arada kokteylde dışarıya çıktığım bir anda beklediğim telefon Emre Bey'den geldi, gelmiş İstanbul'a baya saçmaladım sevinçten telefonda. Bir de kokteyl sonrası, karaoke partisi yapılan müzik kulübünü bastık Nil İpek Hanım ile, üzerimdeki takım ve palto gerçek bir "baskın" havası yaşatmış olabilir. Açmöf ortamına sevgim saygım baya çok. Sonra ise evde oturmaya karar verdim gece. İşte bu son derece mühim ve herkesi ilgilendiren olaylar vuku buldu bugün. Ne? Vuku mu buldun?


Pazartesi, Aralık 14, 2009

Mesud Cemil Stüdyosu



Belleği karıştırırken bugün bir kayda rastladım muhtemelen 2007 senesinden, Esra Hanım ve ben beraber bir bant kaydı esnasında Ey Büt-i Nev Eda isimli şarkıyı okuyoruz, pek de severim bu şarkıyı. Sonra kendi kendime dedim bir zamanlar TRT vardı, koro vardı giderdik gelirdik, konserlere çıkardık, şimdi ses seda yok dedim, bu da enteresan bir fes etme yöntemi herhalde, unutmuş gibi yapmak. Neyse kaydı dinleyince hoşuma gitti, her Türk Müziği ortamında olduğu gibi biraz tedirginlik var sesimde ama yine de hoş bir kayıt gayet. Neyse nereden buraya geldim bilmiyorum ama üzüldüm, ne güzel bir Dede Efendi klasiğidir bu hey gidi hey fotoğraf da aynı güzellikte hatta. İsteyenler varsa buradan tıklasınlar indirsinler, 7 gün veya 100 tık şansınız var, biliyorsunuz ki biloğum günde 678 tık alıyor acele edin o yüzden.




İlk kez kafamdaki planları yürürlüğe koymak için somut adımlar atar oldum, sadece lafta kalmıyor planlarım, Dilay Hanım ile de konuşmamız buna bir örnekti bence, inşallah yalan etmeyiz -kendime bu laf- bu işi, Bahar Hanım da geldi ne de güzel oldu ne de hoş oldu, yoğun iki haftalık bir müzikal sürece girmiş bulunmaktayız, umarım hakkını vererek çıkmış da bulunuruz. Gökşin Efendi ile yaptığımız işi lastfm'e saldık, lakin ben yine de her şey tam olmadan burdan bağırmak istemiyorum, yakın zamanda her şey tam olur. Huzurla başlayıp, keyifle biten güzel bir gündü evet. Esenlikler.


Yoğunlaşmaca


Yoğun bir haftasonu geçirmiş bulunduk efendim, Cenan Vakfı'na bu sene kesin ve devamlı olmak dileğiyle başlamış bulunduk annemle, çok güzel hicazkâr bir repertuvar var şimdilik, üstelik tanıdık eserler pek çoğu, Gönül Hoca sağolsun, bunun yanısıra konserler yaklaşınca provalar da coştu, kesin olan bir konser şimdilik 24 Aralık Perşembe akşamı Peyote'deki Sakareller konseri. Şimdi Sakareller benim İstanbul'a geldiğimden beri severek dinlediğim bir gruptu, bir vesileyle bu konserlerinde ben de konuk olup 4-5 şarkıda vokal yapacağım amma sanmayın ki vokaller bu grupta ön planda olsun. Dinleyin, sevin ve konsere de gelin derim ben, beklerim yani. Bu Sakareller konseri dışında ise bir diğer konser 24 ya da 25 Aralık'ta gerçekleşecek olan Taşoda konserleri dahilinde olacak. Günsu ve Çiler Hanımların solistliğini yaptıkları yeni projemiz ilk kez Taşoda'da sahneye çıkacak, altı şarkılık tatlı bir repertuar hazırladık, tarih kesinleşince tekrar belirteceğim, sizden dileğim o tarihleri boş tutmanız şimdilik. Nasıl bir soğuk havadır bu hava bilinmez.

Salı, Aralık 08, 2009

Düşmeks


Bugün enteresan şekilde verimli bir çalışma yaptık Nil İpek Hanım'la, neden enteresan diyorum çünkü bir önceki çalışma -ki yaklaşık bir ay kadar evveldi- (ki güya her hafta düzenli çalışacaktık) çok fena geçmişti. Noktalama işareti yetersizliği yaşadım yukarıda. Köşeli parantez kullansam iyiymiş neyse, repertuarı düzgünce çaldık, Nil İpek Hanım güzel güzel eşlik etti, onu bas gitar yükünden kurtardığıma inanıyorum hem, bir de lidıl sezars bugün kampanyadaymış orta boy baya güzel karışık piza beş liraymış. Alın bence. Nil İpek Hanım dükkanın yerini sormak üzere yaklaştığı litıl sezar kuryesine "sizin lidıls?" dedi bir de. Bence çok önemli bir nokta. Neyse çalışmanın sonunda en sevdiğimiz şarkıyı web cam ile kaydettik sanırım bir ara Nil İpek biloğunda paylaşır ama umarım çoğunuz izlemez. Yok yok baya iyi ahaha. Sonra derse giderken kaldırıma çıkmak üzere attığım adımım kaygan zemin sebebiyle itaatsizlik edip elinde gitar olan beni yerlere düşürdü, gitarı da fırlatmış bulundum neyse ki sevdiğimin hediye ettiği zırh onu korudu -Tanrı bizi korusun- lakin ben o kadar uzun zamandır düşmemişim ki düştüğümü idrak edemedim. Yani görüntü değişirken yok canım düşüyor olamam ki falan diye düşündüm, sonra ellerimin ve tek dizimin üzerinde yere inmiş buldum kendimi ki vay düşmüşüm dedim, peşimden gelen bir grup insana da enteresanlık oldu. Bu da böyle bir anımdır, sınav dönemi olduğundan herhalde ihtişamlı bilogır günlerindeymişçesine her gün yazı yazar oldum, öyle demeyin okur-yazarlık oranı çok önemli toplumda.

Pazartesi, Aralık 07, 2009

HGO'lu Besinler



Hayri Gökşin Efendi ile yeni projelere imza atmaya karar vermek üzere masaya oturmayı düşünmekten yorulmuştum geçtiğimiz günlerde, kendisine bu fikrimi açayım da yorgunluğumu atayım dedim. Balrog ve Mavi Büyücüler'i bilenler bileceklerdir ki ben yüksek derecede kaliteli mızıka çalsam da -yerz- genelde mızıkayla altyapı ve esrar yapmayı seçerim, halbuki Hayri Gökşin Efendi gayet solist karakterli mızıka tekniğiyle göz doldurur. Neden dedim beraber şarkılar yapmıyoruz, okyanus mu iki şehrin arası / kaç saatlik yol ki şunun şurası diye düşündüm hatta. Bu fikrimi heyecanla karşılayan efendi, hemen bir şeyler hazırlanmaya koyulmuş olacak ki fikrimi açtığım günün gecesi elimde Khazad-Dûm adlı ortaklığa dönüşmüş bir Balrog yorumu vardı. Biraz daha ortalığı düzenleyip toparlayınca, deneyselci ve karanlıkçı gençlere ilham versin diye buradan paylaşırız sanırım bu eser yorumunu. O esnada hem efendi de kendisine verdiğim okumaları yapar belki. Müzikten güzel bir şey var mı diye çok garip bir cümleyle bitireyim şu yazıyı, sonra bir başka yazıdan da bu yazı diye bahsedeyim, alttaki yazıyı da okuyup sanmayın ki sadece Fatih Ürek çaldım tüm gece, giriş ve yemek kısmında Lhasa de Sala'dan Carla Bruni'ye, Nouvelle Vague'dan, Oi Va Voi'ye, Hollywood Monamor'dan Noir Desir'e kadar her şeycikleri çaldım tamam mı. Tamam.

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Şak-ka



Dün gece yarısı Finlandiya'daki ailemin annesi aradı, yılbaşında Burak Bey'le (o da bu seneki onlarda kalan değerli bir arkadaşımız) bizi evlerine davet etti hem de bu noktayı vurgulamak gerekir ki masraflarınız benden, bizimkilere sürpriz yapalım dedim, şu an gizli konuşuyorum dedi, ben de önce biraz halay malay çektim sonra denilen tarihlerdeki bir konser ve olası sınav yoğunluğunu düşünüp mail atarak bu teklifi reddettim, şimdiden pişmanım gelecekte daha da pişman olmayı umuyorum.

Perşembe, Kasım 26, 2009

Bu İş Yerinde Grev Var *


Geçtiğimiz günlerden birisinde Trakya'dan yukarı doğru yürüyordum, sonra sınıra geldim, sınır dediğim de bizim güney kampüsün kapısı gibi bir şey, ordan geçtim bir şekil, sonra yol bir anda patikaya dönüştü, toprak yola yakın böyle kırmızı toprak hem de, iki tarafta da biraz daha alçak zeminde olan kocaman tarlalar var, tarlalar da koyu yeşil capcanlı renklerde otlarla dolu, ben yaya olarak yürüyorum Yunanistan'ın içine doğru, yüz metre ya gidiyorum ya gitmiyorum ya gidiyorum ya gitmiyorum ya gidiyorum, sağ tarafımda kocaman bir reklam tabelası beliriyor, türkselin, yazıları da Türkçe hâlâ. Yürümeye devam ediyorum bir nehir geçiyorum, nehir çok komik ama şimdi yol tarlalardan daha yüksekçe demiştim ya, nehir de yolun sağından gelip solundan devam ediyor altından geçiyor gibi, ama altında köprü falan yok, yani esasen o nehir orda yolun sağında bitip solunda başlıyor gibi tekrar, ya da daha güzel açıklamak gerekirse resmini çizdiğiniz bir nehrin üzerinden yol geçirmeye kara vermişsiniz gibi. Sonra bir şehre varıyorum, üç dört katlı beyaz binalardan oluşan bir şehir, yeşilliği bol ama, az önce anlattığım gibi 3-4 nehir de burda var, gittiğim yolu döndüğüm yerleri iyi belliyorum ki geri dönerken unutmayayım. Benettın gibi bir yer var, ilkokul gibi bir yer daha var bir de devlet dairesi gibi, sonra birilerinden mi uzaklaşmaya çalışıyorum nedir bilmem bir meydana çıkıyorum bu meydanın yanındaki nehir çok geniş, Haliç gibi hatta kayıklar falan da var, orda yemek satan bir tezgah var ortada ağaç altında, oraya kalacak yer sormaya gidiyorum, esnaf Türk çıkıyor bana bir yerler tarif ediyor, sonra uyanıp okula gidiyorum. Metrobüste bakınırken fark ediyorum ki bir kaç on yıl sonra Altunizade civarında oturan insanlar daha uzun ömürlü ve sağlıklı olacaklar, sebebi de o inilip çıkılan merdivenler olacak, Regina Spektor'e hayran olmamak gerçekten elde değil yahu, bir de kız arkadaşım bugün çok havalıydı belirtmeden geçmek günah olur.


* Çarşamba günü okulun iki kampüsünün girişinde de üzerinde bu yazı yazan çok beğendiğim, takdir ettiğim pankartlar vardı.

Perşembe, Kasım 19, 2009

Bir Perşembe'nin Daha...


... böylece sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bugün Radyo Alaturka'ya konuktuk. BÜTMK yani uzun uzun Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü olarak, daha ziyade korosu olarak. Çok değerli Gönül Hoca'mız ve kulüp korosuyla ilgili olarak iki saat süreyle canlı yayın olarak yapıldı program. Ben, Zehra Hanım ve Gözde Hanım olarak temsil edilen koroya Murat Bey, Baha Bey ve kulüp başkanı Rıdvan Bey de sazende olarak eşlik ettiler. İki adet koro eseri birer adet de solo eseri seslendirdik, ben solo söylediğim eser olan Nâr-ı firkât şulepâş oldukça sinem dağlıyor adlı eserin meyânını yeniden yaratmış bulundum istemeden. Mahmud Celâleddin Paşa bir iki takla atmıştır herhelde mezarında. Neyse demek neymiş unuttuğumuz eserleri iyi bir prova almadan söylemek yanlış olurmuş. Neyse sonrasında Zehra Hanım ve Gönül Hoca'yla Capitol'de birer kahve içtik, ardından eve geldim, yarın ki Faruk Birtek sınavına çalışacağım şimdi de. Esra Hanım'a da bu deneysel solo performansımı dinlettiğim için zorla ayrıca özür dilerim ama Gönül Hoca'nın pek güzel eserlerini de dinlemiş oldular en azından.

Cumartesi, Kasım 14, 2009

Hele Hele Hele Hele Entepliğ !


20. Ulusal Leo Preforumu için gittiğimiz Gaziantep'ten ufak notlar:

* Daha uçaktan iner inmez hayatımda yediğim en acı biberi yedim, farkında olmadan yedim üstelik, gözlerim yaşardı 15 dakika kadar, tepki veremedim, ağzıma 7-8 çok sert yumruk yemiş kadar oldum, yaşlandım resmen.

* Yeni bir room party kavramı geliştirdik iki gece boyunca, kulüpçe Can Bey'in odasında toplanıp Kral Tv izleyip, sohbet edip, fırsat buldukça da Can Bey'e altta kalanın canı çıksın yaptık.

* Açılış toplantısında izlediğim en hüzünlü iki sunumu izledim. Birisi bizim yaşımızda hayatını kaybetmiş bir arkadaşımızı, diğeri de Atatürk'ü anlatıyordu 10 Kasım sebebiyle. Ağabeyim Emre Başkan'ın ne kadar iyi bir konuşmacı olduğunu öğrendim. Forum'un Çorum'da yapılacağını öğrendim.

* Lahmacun yedik ve çarşıyı gezdik ki çarşı kısmını baya sevdim, uzaktan gördüğüm birisini İstanbullu bir arkadaşa benzettim, sonra ne alaka yahu deyip ilgilenmedim.

* Mehmet ve Okan Bey'le çarşıda nargile içip, Gala'ya hazırlanmak üzere otele döndük, Mehmet Bey ve ben papyon takan nadir insanlardandık. Çok güzel bir halk oyunları ekibi izledik ve ardından ilk gay şarkıcımız Mutlu ile eğlenmeye başladık. Çok tarz dans ederim bilen bilir.

* Gece kaçtı hatırlamıyorum üstümüzü değiştirip otelin altındaki Club 27'ye ikinci gay şarkıcımız Bartuğ'yu dinlemeye indik, orda da eğlendik, dans ettik. Sonra yine 431'e çıkıp sakin oda partimizi yaptık.


* Son sabah, bir gün önce çarşıda birini benzettiğim arkadaşımın kardeşi arayıp Antep'te olduklarını söyledi, yok artık dedik, gün içinde buluşmaya çalışacaktık.

* Kapanış toplantısı çok uzun sürdü, forumların şanındanmış, valizler toplanıldı ve İmam Çağdaş'a gidildi. İstanbullu arkadaşlarımız Selen ve Ceren Hanımlarla karşılaşıldı, kanıt babında bir hatıra fotoğrafı çekildi.


* O kadar çok yemek yedik ki bayılacak gibi olduk, tatlı bile yedim ki hiç tarzım değildir, sonrasında tekrar ve kalabalık olarak Mağara isimli yere gidildi nargile içmeye. Tam uçak saatimiz yaklaştı diye otele dönmeye karar vermiştik ki herkesin cep telefonuna sunexpress şakası geldi uçak bir saat rötarlı kalkacak diye. Yine de otele dönüp, biraz da lobide sefil olduk.

* Bir kaç arkadaşın puşilerini bağladım, yeni kreasyonumuza Love in Gabar autumn/winter dedik. Fotoğraf çekimlerimizi de tamamladık, sonra otelin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bekleyen otobüse yerleşmeye başladık. Ev sahibi U yönetim çevresine bu müthiş organizasyon için şükranlarımızı sunduk, el salladık ve ayrıldık.


* Havaalanına eğlenceli bir otobüs yolculuğuyla geldik ki sanırım Çorum'a otobüsle gideceğiz, check-in işlemini yapar yapmaz kapı önüne çıktık ve Boğaziçi Leo Kulübü ve bizim Beykoz Leo kulübü arasında yolda aldığımız plastik topla, havaalanı otoparkında çekişmeli bir maç yaptık. Aslında takımlar kulüp kulüp olmadı ama eğlendik baya, sonra içeri girdik.

* Bekleme salonunda uçağı bekledik bir miktar daha gecikti, sonra kapılar açıldı sıraya girdik. Can Başkan teklifimi kabul etti, 118-Y olarak ikinci bir sıra oluşturup, bilet kontrolünün ardından uçağa doğru apronda halay çekerek gittik, sonra da uçağa koştuk. Çok eğlendik.


* Uçakta da pilota sürekli yiyecek gönderdik, hosteslere falan da verdik bir şeyler, sonra da sohbet edip oyun oynayarak geldik İstanbul'a saat 01.00 civarında.

* Totalde 5-6 saatlik uyku ve üzerine çılgınlar gibi yorucu aktiviteler yapınca (dans etmek, altta kalanın canı çıksın, apronda halay) gerçekten havaalnında herkes bitmişti, bir kaç kişi hastalık sinyalleri verir olmuştu. Boğaziçi Leo'lar ayrıldı evvela, biz de yavaş yavaş dağıldık, eve gelip yattığımda sanırım 03.00 olmuştu saat.


* Sonraki haftayı ise domuz gribi ile geçirdim evden çıkmaksızın yattım uyudum, halsizlik ve ateş pek hoş şeyler değil neyse ki geçtiler şu an. Boğazım hâlâ ağrıyordu bugün bir daha doktora gittim faranjit dedi. Neyse halsizlik yok artık önemli olan o.

* İnanır mısınız okulu özledim, arkadaşları da özledim, hasta olunca müzik hayatı da duraklamaya girdi, neyse çıkar yakında inşallah, bir de vize kaçırdım en çok ona yanarım.


* Antep esnafını çok sevdim gerçekten iyi niyetliler keza turist olduğumuz her halimizden belliydi, ikramlarla doyuruyorlar insanı, bir de döner dönmez bu denli hasta olmasaydım çok çok daha güzel olacaktı ama olsun, müthiş bir forumdu. Hedefimiz Forum Çorum.

Çarşamba, Kasım 04, 2009

Bir Yanı Tura Bir Yanı Yazı


Metrobüste 15 kez hapşurdum ve şayet 16. hapşuruk vuku bulsa eminim ki toplum beni domuz gribi -yahut domuz gibi- bu adam diyerek linç edecek, cesedimi de kireçleyip sonra da yakacaklardı. Ototpsimi Orçay Han yapsa, yok abi adamın burnu büyük ya ondan ötürü hapşurmaya başlayınca duramıyor diyecekti, taş çatlasa alerjik nezle, neyse olur böyle kaza ölümleri deyip gülecekti muhtemelen. Çok şükür 16. hapşuruk vuku bulmadı ben de sağ salim metrobüsten kurtuldum, bir miktar da -ama şüpheye mahal vermeyecek bir miktar bu- okula giden otobüste hapşurdum sonunda artık bu kadar hapşurma yeter deyip otobüsten indim, bir de baktım ki okula gelmişim. Burnumu kurutsun diye sarıp içtiğim sigaranın da pek hayrını görmedim ki yakın vadedeki sigarayı bırakma kararım biraz daha güçlendi bunun üzerine.


Çin makarnası yeyip, Heir plağı dinlediğimiz pek hoş bir misafirliğin ardından dünyanın en komik müzik çalışmasını yaptık. Sonra gittiğim derste ise gözüm yine alerjikliğin dibine vurdu, ellerim yeterince hijyenik olmayabilir diye arayı bekleyip elimi yıkadıktan sonra müdahale ettim kendisine. Önce sağ elimle kaş ve yanak hizasından tutmak suretiyle göz yuvamı genişlettim sonrasında sol elimle alt göz kapağıma bastırmak suretiyle gözümü çıkartıp iyice sabunlu suyla yıkadım pantolonuma silip parlattım ve tekrar yerine oturttum. İlk günkü gibiydi tekrar. Ders bitiminde daha az hapşurmaya gayret ederek metrobüse bindim, trene bindim ve eve geldim, sonra sevdiğimle buluştum, o kadar konuştum ki boğazım ağrıdı olur böyle şeyler gençlikte dedim. Şimdi bir kere daha eve geldim, grip ilacı içtim, burnum azıcık kendine geldi bir de yatmadan alerji hapı alırsam, gözleri de çıkartıp bardağın dibindeki soğuk çaya atarsam sabaha bir şeyim kalmaz diye düşünüyorum. Ayrıca en sevdiğim solist yakında ünlü olabilir.

Pazar, Ekim 25, 2009

3 - 1


Okulda istatistik çalışmak üzere yapmıştık pazar günü planını, sabah annemin pilotluğunda ağabey ve ben olmak üzere Dragos'a gittik kahvaltıya, son güzel havaların dibine vurmak tadını çıkarmak vacipti ne de olsa. Sonra eve uğrayıp istatistik setimi aldım -ki eski bir kareli defter, kağıtlara tutulmuş ve bir kısmı temize geçilmiş ders notları ve ders kitabından oluşur bu set- ardından Üsküdar'a yola çıktım. Pınar Hanımcık'la görüştük, birer kahve içtik, sohbet ettik, okul yönüne doğru geçtik beraber. Dicle Hanım'la ise istatistik kitabı ünite sonu sorularına göz attık, güzel çaylar içip Klasik Müzik muhabbeti yaptık. Sonra maç saatinin tenhalığından yararlanıp 35 dakika gibi müthiş bir sürede eve geldim. Metrobüste, Fenerbahçeli olduğu güzelliğinden belli olan bir hanımefendi önce gol dedi bana sonra ahh ofsaytmış dedi, tüh dedim, kitaba devam ettim, sonra bir kaç dakika geçti ki heyecanla omzumu dürtüp gol oldu gol oldu dedi, kim dedim, Alex dedi, işte bunu maçı kazanacağımızın işareti belleyip kendisine de inerken teşekkür edip iyi akşamlar dileyip, kendisinin de bol şanslar bize dileklerini alıp eve devam ettim. Geldim devre arasına giriliyordu, bir çay içtim, maç yayını yapan radyo buldum, 2-1 biraz can sıkıcı olsa da üçüncü golün geleceği aşikârdı. Kadıköy maçlarının verdiği abi kazanırız yahu ne olacak rehaveti gerçekten paha biçilemez. Üçüncü golü de tabiri caizse bırakıp devam ettik. Çok keyifli yahu derbiler hem de on senedir çok keyifli.

Perşembe, Ekim 22, 2009

İstanbul Sessions



Davulcu Turgut Alp Bekoğlu ve ritmci İzzet Kızıl isimleri bu gece sanırım aklıma kazındı. Ne zamandır gittiğim en ilham verici konseri John Bey'e atıfta bulunmak gerekirse. Ah öyle bir davulcu benle çalsa diye ağladım resmen. Konserin tavsiye edicisi olmanın da haklı gururunu yaşıyorum tabi ki!

Pazartesi, Ekim 19, 2009

Darüşşifa


Dün Edirne'ye gittik BÜTMK Korosu ile. Toplamda altı saat yol kat edip 45 dakika bir konser icra ettik ama bence gittiğimize değdi. Hayatımda gördüğüm en güzel müzelerden birisini görüp, içinde konser vermiş oldum böylece. Şu an Trakya Üniversitesi'ne bağlı Sağlık Müzesi olmuş bu Darüşşifa, dünya çapında bol ödüllü bir müzeye dönüşmüş, İkinci Bayezid dönemdinde yapılan binada su sesi, Klasik Türk Müziği ve değişik kokularla, farklı akıl ve ruh hastalıklarına sahip insanlar tedavi edilirlermiş. Neyse evet, siz araştırın azıcık, baya hoş, evelki akşam da "Orphan" adlı filmi izledik. Bir ekşi sözlük yazarı şu vecize ile anmış filimi, hatta afişe koymak gerekirdi demiş, kesinlikle tüm izleyenler olarak katılıyoruz. Şimdilik böyle.

Salı, Ekim 13, 2009

Rekor


Okuldan eve altı araç değiştirerek geldim, evet, rekor bende. Otobüs + otobüs + motor + otobüs + yürüyüş + metrobüs + tren.

Cumartesi, Ekim 10, 2009

There and Back Again... *


Alanya tatilinin depresyonunu atlatmak için bekledim bu bir kaç gün, neticede İstanbul'daki tekrar güzelleşen havaların da etkisiyle normale döndüm. Detaylı bir Alanya yazısı yazmak için oturdum.

Öncelikle perşembe akşamı eve gelindi bavullar hazırlandı cuma sabahı saat yedide Sabiha Gökçen'den hareket edecekti uçağımız. Anne hanım da Antalya seyahatine çıkıyordu gidiş biletlerimiz aynıydı, sabahın beş küsüründe evden çıkmak işkence gibi gelse de neticede havaalanına vardık ve çekiyn işlemlerimizi yaptık, sonra efendim Çağrı Bey ve İrem Hanım'ı gördük, uçak arkadaşlarımız olarak. Onlarla sohbet ederek oyalandık, kapı açıldı yazısına inanıp kapının altında ayakta bekledik açılmasını falan, derken uçağa bindik. Ben azıcık uyudum uçakta, rivayete göre Çağrı Bey öyle bir uyumuş ki hostes gelip koltuğu dikleştirmiş kemeri takmış falan tepki yok. Neyse neticede inişe geçmiştik ki sanırım kulak ağrım ve ben uyandık, falezlerin üzerinden manevraya girdik derken tam uçak yere değecek herkeste o değişik gerginlik var ben müthiş bir sümkürmeyle dikkatleri üzerime çektim ve o sert inişin yaratacağı olası paniği absorbe ettim, soğurdum. Sonra uçaktan indik valiz bekledik derken havaalanından çıktık ki amcam geldi bizi almaya. Çağrı Bey ve İrem Hanım'ı da Alanya otobüsüne binecekleri Tedaş Kavşağı'na götürme görevini üstlendi amcam. Yolda eğlendik baya sonra gençlerle kısa bir süreliğine vedalaşıp annemle ben amcamlara gittik. Baya bir kahvaltı ettik sonra Orçun Bey ile yol planı yaptık ve o gelene kadar ben azıcık kestirdim. Sonra Orçun Bey'in öğlene doğru gelmesiyle amcam ikimizi yine Tedaş Kavşağı'na götürdü.

Alanya otobüsüne bindik yola koyulduk. Yolda baya car car konuştuk sağdan soldan şundan bundan, sonra bir de baktık ki Lemon Beach Hotel'in önündeyiz. Odaya çıkıp mayoları giyip hemen sahile indik. Bir de baktık ki gelin hanım, damat bey, İstanbul tayfası ve daha niceleri beach voley sahasını imara açmış kumdan kale yapıyorlar. Biz de Orçun Bey'le bir denize girip ardından da romantik bir sahil yürüyüşü yaptıktan sonra onlara katıldık. Grubumuzda kimler kimler vardı. Damat Bahadır Ağabey, eşi Gülşen Hanım, sabahki dostlar Çağrı Bey ve İrem Hanım, İstanbul gençliğinden Selen Hanım, Ceren Hanım ve Fırat Bey ve bir de tatilin son günlerinde detaylı tanışacağımız Emir Yargın'ın kuzeni Kağan Bey. Neyse Orçun Bey'i içine alacak kadar büyük bir kaleydi bu kale, onu içeriye oturtup devam ettik işe güce. Neyse sonra yorulduk sanırım otele döndük, giyinip edip yemeğe indik duşumuzu da aldık keza akşam Kına Gecesi vardı. Orçun Bey'in de vurguladığı gibi "kızlar cumaya, erkekler kınaya gitmez"miş. Biz de yemekten sonra hazırlanan gelini izledik karşı odaya girip, kendisine makyaj yapılıyordu biz de operavari bir şekilde "hem annemi hem babamı ben köyümü özledim"i söylüyorduk arkasından bağıra bağıra. Sonra bu karmaşık bekleyişin içinde müthiş bir olay vuku buldu ve Fethi Bey ve Uraz Bey geldiler. Onlarla hasret giderdik ettik derken yukarıda kına başlamış, ufak bir ziyaret yapmak boynumuzun borcuydu. Orçun Bey ile "hele hele hele hele Antepli" çalarken oynayarak girdik otelin kına gecesine ev sahipliği yapan terasına. Bir iki tur oynadık baktık olacak gibi değil çıktık sonra. Ben hemen Fethi Bey'i darlamaya başladım azıcık çalışalım şarkılara falan diye. İndik aşağıya yemek müziği için 3-5 şarkı baktık falan derken öğrendik ki bekarlığa veda partisi yalan olmuş onun yerine kına gecesi sonrası karting fikri peydah olmuş. Tabi ki iddialı bir şoför olarak bunu reddedemezdim. Arada gideceğimiz arabaların birinin sahibi olan dayıdan posta yesem de gittik yarıştık. Emir Yargın Bey'i geçemedim, Uraz Bey'in de lastiği patlamasaydı onu da geçemeyecektim, Fethi Bey'e ne oldu bilmiyorum, Orçun Bey hazretleri ise bir güvenlik aracı edasıyla sakin sakin gezdiğinden az daha tur bindirecektim kendisine, sonra baktı son turlarda farkı kapattım bastı baya kerata. Diğer grup da yarıştı, sonra otele döndük. Fethi Bey ve Uraz Bey ile gözleme çadırında saatlerde gitar çalıp söyleştikten sonra, odaya çıkıp Orçun Bey'in yanına kıvrıldık, sabah uyanıp saate baktım 12 olmuştu.


Orçun Bey'i de uyandırdım o da saate bakıp "aa 12 olmuş hakkaten" dedi, sonra ben odadaki herkesi saat 12 hadi artık denize havuza falan diyerek uyandırdıktan sonra bir daha saate baktım ve aslında saatin 11'e beş var olduğunu gördüm. En enteresanı Orçun Bey'in de saati 12 görmesiydi. Neticede denize gittik dize kadar girip çok soğuk diye vaz geçtik, sonra havuza gelip takıldık ettik derken toparlanıp provalara başladık. Terasta azıcık çalıştık, aşağıdaki sahne hazırlandı o esnada Emir Yargın ve Onor Bumbum'un katkılarıyla. Sonra orda da prova aldık ki bu esnada gözleme söyleyip yiyemedik, Uraz Bey sağolsun gitar çalan Fethi Bey'i elleriyle besledi falan sonra odaya çıkıp hazırlanmaya başladık. Bu esnada otel de süslenmeye başladı düğün için. Bahadır Ağabey ile müthiş fotoğrafımız odaya çıkmadan hemen evveldir, o artık bir damata dönüşmüştü. Sonra odada giyindik Fırat Bey kendini pek rahat hissedemedi ben ise sahneye hazırdım gayet, hatta fazlasıyla hazırdım, sonrasında artık havanın da kararmasıyla aşağı inişe geçtik masamızı öğrendik oturduk derken gelin ve damadımız Gülşen Hanım ile Bahadır Ağabey göründüler bu esnada Emir Yargın sahnede sözlerini Bahadır Ağabey'in Gülşen Hanım'a yazdığı Origami isimli şarkıyı söylüyordu. Açıklamak gerekirse Gülşen Hanım'ın Tatarlığı gözlerinden okunduğundan Bahadır Ağabey de kendisini görünce Japon sandığını ve Türkçe konuşunca şaşırdığını anlatan bir şiir yazmış yıllar yıllar evvel. Çok güzel bir girişti düğüne sonra sahte nikah memuru ile -ki 3 kez telefonu çaldı nikah kıyarken- işin resmi boyutu halledildi. Gelini öpebildi Bahadır Ağabey sonra ilk dans ve ardından yemek başladı. Biz de Fethi Bey ile sahnede yerimizi aldık ve Türkçe sözlü Hafif Batı Müziği tarzında 10-15 şarkılık repertuarımızı icra ettik ki bu listede benim 2 şarkımın yanısıra bir adet de Onor Bumbum şarkısı vardı Kuğu isimli. Sonra yemek müziği biterken Onor Bumbum davula geçti ve romantik dans şarkılarımızı söylemeye başladım. 110'dan Özledim Seni, Can't Take My Eyes Off Of You, Something Stupid ve en sevdiğim Fly Me To The Moon şarkılarıydı çaldıklarımız ki insanlar bu dört şarkıdan ancak üçüncüsünde dans etmeye başladıklarından üç tane şarkıyı ikişer kez çaldık. Fly Me To The Moon çok çok güzel oldu bence, belki bir konserde yine çalarız gelecekte, Fethi Bey pek güzel gitarist çünkü, Onor Bumbum ise gayet yetenekli bir eşlik davulcusu. Sonrasında Emir Yargın Bey de bir iki dans şarkısı söyledi ben de Let Me Kiss You'yu söyledim ve dans repertuarı hareketlenerek halay ve oyun havalarına döndü.

Biz bu esnada Fethi Bey ile izdivaya çekildik bir süre, gazoz yudumladık sonra arkamıza bir döndük ki hayallerimizdeki havuz çevresi halayı ile karşılaştık, biz de azıcık oynadık ettik derken sahneye "Bananas" çıktı. Bananas; Emir Yargın ve Onor Bumbum'un disko/parti müziği yaptıkları ve gayet başarılı yaptıkları yeni projeleri, aklınızda olsun organizasyonlarda, çok çok iyiler. Onlarla baya koptuk, aileler, gençler, amcalar, dayılar, teyzeler, Rus müşteriler. Bu arada Orçun Bey ve Uraz Bey'in sanırım gerçek boyuttaki E.T. oyuncağını halaya kaldırmaları ve üçlü halay çekmeleri gecenin zirvelerindendir, atlamak istemedim. Müzik geç vakitlere kadar sürdü ve finali Orçun Bey, Uraz Bey, Emir Yargın ve benim beraber seslendirdiğimiz Reşit Kızım şarkısıyla yaptık. Sonra yavaş yavaş davetliler dağıldı odalarına ve biz Rus müşterilerle (Uraz Bey'le beraber) başbaşa kaldık. Tüm gece 2 kelime bildiğim bir dilde tonlarca hikaye dinledim, efsane çeviriler yaptım, işin daha güzel yanı da Uraz Bey'in de Rusça 10 kelime bilmesi ve Rus misafirlerin de 3 kelime İngilizce bilmesi, 5 kelime de Türkçe bilmeleriydi. Odaya döndüğümde saat 7-8 olmuştu ve ben artık Rusça anlar bir haldeydim.

Sonraki gün havuzda baya takıldık, gençler frizbi oynarken biz de akşam edindiğimiz arkadaşlarla güneşlendik ve akşamüzerine doğru Uraz Bey, Fethi Bey ve Orçun Bey otelden ayrıldılar. Diğer genç grubun da İncekum'a gitmelerinden dolay yalnız kalan ben gıcırdayan büyük salıncağa oturup muazzam bir şarkı sözüne dönüşebilecek notlar aldım kendime. Sonra bizim gençlerin plajdan dönmeleri ve akşam yemeği, terasta mangal gibi organizasyonların üzerine ikinci karting turnuvasına gidildi. Bu sefer kendi grubumun açıkara birinciliğini ele geçirip bitirdim yarışı lakin meğersem arkada bir kaza olmuş ve bir kız arkadaşımızın dişi kırılmış. İkinci tur otomatikman iptal edildi, evvelki akşamki gibi geceyarısı çorbacısı da yapılmadı otele dönüldü. Evvelki akşamki gece yarısı çorbacısının da zirve noktası Çağrı Bey ve lensi düşen tek gözüdür. Bavulları hazırlamıştık azıcık ama gece 3'e kadar oyalanmak gerekiyordu. Ne akla hizmet bilmeksizin önce Kağan Bey ile yaptığımız bir şarkı ile oteldeki arkadaşımıza veda ettik sonra Çağrı Bey'i de alıp Konaklı'ya yürüdük, kötü bir çorba ve lahmacun yedik ve otele döndük. Saat iki buçuktu valizleri indirdik, yolculuk grubunu uyandırdık ve Lilya Hanım, İrem Hanım, Roni Bey, Çağrı Bey ve benden oluşan grubumuzla 5:50'deki uçağımıza rahat rahat yetişmek üzere Antalya'ya giden taksimize bindik.

Yolda uyuduk, havaalanında saçmaladık, gürültü yaptık, ben check-in esnasında bagaja verdiğim bavulu 10 dakika sonra kaybettim sanarak aradım falan. Zaman bir şekil geçti ve kapılar açılıp uçağa doğru yürümeye başladık apronda. Bu esnada Çağrı Bey ile bir efsaneye daha imza atıp apronda sigara yakıp yaklaşık üçer nefes paylaştık, sonra bize gelen görevli, "bunu hiç görmedim sayın, buraların altı hep benzin, cezası da çok ağır, havaya uçarız vallahi" dedi, biz de "aa tüh bak" falan diyip uçağa bindik. Dehşet bir şekilde uyuduk, Sabiha Gökçen'e indik, biraz bekleyip otobüse bindik, Lilya Hanım ve Roni Bey'den ayrıldık ve Uzunçayır'a kadar tam 2 saat süren fırtınalı, yağmurlu, E-5'li ve leş gibi trafikli yolculğumuza başladık, orda da baya uyuduk, metrobüse vardığımızda bitmiş haldeydik, evlere dağıldık ve uyuduk ama aynı öğleden sonra havuza girip de İstanbul'da fırtınayla karşılaşmak üstüne trafikte kalmak kadar depresyona sokucu hiç bir şey yaşamamıştım.


Neyse gel vakit git vakit güzellikler anılaştı ve depresyondan kurtuldum. Hayatımda gördüğüm en güzel düğünü, en çok sevdiğim ve bir araya tekrar çok zor geleceğine inandığım büyük bir grupla beraber en güzel mevsimde en güzel yerde yaşamış oldum, hem de orda müzik yapmış oldum Bahadır Ağabey'e söz verdiğim üzere. Çiftimize mutluluklar dilemek boynumuzun borcudur. Alanya'ya sık sık gitmek ise gelecek yazın hedefidir.


* Bknz. Tolkien'in ekmeğini yemek.


Çarşamba, Eylül 30, 2009

İlan


Bugün gerek ders gerek müzikal aktiviteler olarak yoğun bir gündü. Dicle Hanım'la dile kolay iki buçuk saat vakit öldürüp ders bekledik, bu arada arkadaş olduk eheh, sonra bir adet political economy bir adet latin america dersine girdim, sonra da başladım koroyu beklemeye. Bugün Türk Müziği Kulübü korosunun ilk çalışması vardı, pek sevindiricidir ki orkestramız ya da sazendelerimiz artmış ve bir tanburi ve kemençecimiz olmuştu, öyle demeyin azizim çok zor bulunuyor böyle yetenekli gençler. Üstelik az da olsa koromuza yeni katılanlar olmuştu. Neyse bir kaç eser geçtik ardından ordan çıktık Günsu Hanım'ı da alıp hemen Müzik Kulübü'nün tanışma konserlerinin sonuna yetişelim dedik. Rock korosunun son iki şarkısına ardından da Showband konserine yetiştik. Showband'i önceden dinlememiştim, bugüne özel akustik bir altyapı hazırlamışlar, o kadar güzeldi ki altyapıları, enstürmanları ve çalış şekilleri, Günsu Hanım'la kıskanmadan edemedik, keza tam bu tarz bir altyapı istiyorduk yeni projeye. Yeni proje demişken Günsu Hanım ve Çiler Hanım gibi iki değerli sesin solistliğini yapacağı pop-jazz, chill-out tarzında bir cover grubu kurmaktan bahsediyorum. Tanıdığımız tüm müzisyenlere sorduk enstürman eksiğimizi ama neticede hala iki solist ve bir gitarız. Müzik kulübünde resmen gençleri ağımıza düşürmek için oyalandık, insanların ağzını yokladık, bir kaç insana teklif götürdük en son ilan yazıp kulübe astık, bu tip garip işlerle uğraştık, sonra baktık olmuyor lahmacun yedik eve geldik. Kulüp başkanı Başar Bey ile tanıştım, pek düzgün bir insana benziyor bakalım kendisini önümüzdeki günlerde kafamdaki büyük bir proje için darlayacağım. Şimdilik diyeceğim bunlar, cuma kör-ül sabah semalarında Antalya'ya uçup Alanya'ya geçeceğim, repertuara çalışıyorum hâlâ, dört tane istek şarkım var bari onların da hakkını vereyim değil mi? Evet. Saygılarımı arz ederim.

Pazar, Eylül 27, 2009

Demlik Poşeti Büyük Buluş


Gözü hassas olanlar bilir ki göze pek çok damladan daha iyi gelecek bir şey varsa o da çay banyosudur. Ha çay banyosu demişken, küvete çay demleyip atlamayın sakın içine cümleten. Sadece göz bölgesinin yaptığı bir banyodur bu hatta duş almaktır bir nevi. İşte ben bu işlemi gençliğimden beri gözümde yanma, batma benzeri bir rahatsızlık hissedersem uygularım. Bunun için de soğumuş çaya bandığım pamukları kullanırdım eskiden. İki gündür farkettim ki demlik poşetleri resmen göze çay banyosu yapılsın diye icat edilmiş. Demlikte ya da termosta kalan çayı boşaltın ve elinize bir kaç adet demlik poşetinin düşmesini bekleyin düşmezse sallayın illa ki düşüyor, aradan kaçıp lavaboya düşmemesine dikkat edeceğiz ama, sonra bunları adeta birer makyaj temizleme pamuğu gibi göz kapaklarınıza, hatta refleksleriniz ölmüşse göz kapağı kenarlarınıza sürün. Hani bu kadınların gözlerini oyarcasına kalem sürüp ben ve bir çok diğer insanı tedirgin ettikleri noktalar var ya oralara. Sonra işiniz bitince poşeti iyice sıkın atın. Oh yahu.

Perşembe, Eylül 24, 2009

Durin'in Felaketi


Çok evvelden oturmaya başlamış bir melodiydi kafamda, eklentileri ve deneysellikleri bugün oturdu, kaydı da bugüne kısmetmiş. Kayıtta emeği geçen Merve Hanım'ın hediyesi olan "ıslıkçıkaran"a ayrıca teşekkür ediyorum. Merak ediyorsanız bir ya da ikiye göz atabilirsiniz yahut kulak.

1 / 2

Pazartesi, Eylül 21, 2009

Bayram Ziyareti Dönüşü



Geçtiğimiz kıştı, günlerden ne gün tam hatırlayamıyorum ama -şu an bayram misafiri geldi biraz ara vereceğim, sonraki cümle devrilirse ahali şaşırmaya- baya kışçaydı kalın kalın giyindiğimden biliyorum. Günlerden de cumaydı, dersim 15'te bitiyor, programım yaklaşık 22'de başlıyordu. Boşluğu düşünün artık siz. Haliyle program olduğundan gitarımla gelmiştim ve arabayla.

Neyse 22'ye kadar bir şekil vakit geçti etti, sonra dükkana gittim çalacağım, ufak bir masam var tanıdıklardan kelli. Kablo baya sorun çıkardı bir türlü başlayamadım, sonra tamir edildi yine pek çok sorun çıktı, neticede baktık olacak gibi değil, o akşamki programı iptal etmeye karar verdik. Misafirler de dedi ki gel hadi bize, bizde çal azıcık öyle git eve. İlk büyük çaplı enteresanlığı o noktada yaşadık, anahtar olmasına rağmen kapıyı 15-20 dakikada açabildik. Ondan evvel de arabayı park etmek için pek çok tur atıp sinirlenmiştim. Neyse evde 3-5 şarkı çaldım sonrasında müsaade istedim.

Atladım arabaya gece yarısı yolculuğuma başladım. Köprülü kavşağın oraya geldim, yonca yaprağı şeklindeki yoldan sola Kadıköy - Ankara istikametine saptım. Tam işte bu noktada köprü yoluna sapışımı tamamlarken, metrobüs durağı ile otobüs durağı arasında benim yolum üzerinde sağımda kalacak şekilde bekleyen ve ben geçerken otostopumsu işaret yapan bir kadın ilişti gözüme. Normalde gece vakti o noktadan çok aktarma yapmışlığım vardır, otobüs gelmedi mi gelmez; az gelir bir saatten sonra, zaten kış, bir de daha metrobüs durağı ile yol arasında teller yok, insanlar orda metrobüsten inip otobüs durağına geçiyor. Kadın da tam bu geçiş noktasında bana otostop yaptı benim arabama.

Normalde hiç adetim değildir arabaya birini almak, ben de her genç gibi pek çok irili ufaklı, sıradan yahut dehşetli yol hikayesi ve şehir efsanesi dinlemiştim çevremdekilerden ama o an alacağım varmış ki kadının gözümün kenarıyla gördüğüm el hareketine cevap verip bir kaç metre ileride dörtlülerimi yaktım durdum. Baktım aynadan kadın da geliyor, iyi doğru anladım diye sevindim, kadını da uzun saçlı kot pantolonlu deri ceketli çantalı bir kadın olarak gayet sıradan bir şekilde tarif etmem yeterli olacaktır.

Sonrasında kapıyı açıp arabaya bindi, ben de sapık gibi olmamak için yüzüne bakmadan iyi geceler dedim. Akabinde "merhabaaağ canııımm" diye gayet bas bariton bir ses bana cevap verdi. O an şaşkın bir şekilde ulan bu ses o kadından nasıl çıkar diye düşünerek yüzüne baktım ve arabama aldığım bu kişinin bir travesti olduğunu farkettim. O bir kaç saniyelik algı sürecinde aklımdan geçen şeyleri yazsam şu biloktaki en uzun yazı rekorunu kırarım ama net hatırladıklarımdan bir kaçını yazayım abartmadan.

İlk olarak kendi iyi niyetli ve fakat körcesine salak ruh halimle eğlendim. Gece yarısı köprülü kavşakta otostop yapan birisini zaten arabaya almak, en azından cesaret işiydi, en çoğundan ise aleni sapıklıktı.

Sonrasında bir gören olsa hiç bir şey açıklayamayacağımı düşündüm. Misal otobüs durağından biri baksa gayet sıradan bir tablo görecekti. Otoyol kenarında bekleyen bir kadının -daha deneyimliyse travesti olduğunu da bilir- önünde dörtlüleri yakıp onu arabasına alan bir yabancı plakalı araç. Of of.

Sonrasında bir diğer düşüncem sol kapıyı açıp şoför mahalinden otoyola atlayıp ezilmek oldu. Neyse bir diğer düşüncem ise bu yapılı travestinin beni net ve rahat bir şekilde dövebileceği ardından da orta konsolda gayet kendisine benden yakın duran telefonu ve cüzdanı alıp inip gidebileceği oldu.

Sonrasında ise bu önyargılarla çok işim olduğunu düşündüm. Sakin bir şekilde en iyi yaptığım işlerden birini yaparak diplomatik yollarla bu problemi aşacaktım. Ben bunları düşünürken bir yandan da o şaşkınlığı üzerimden atmak için de biraz hemen bir cümle kurdum ve dedim ki "aaa ben karşıya geçiyorsunuz sanmıştım". Bir yandan da karşımdaki insanı travesti olduğu için herhangi bir şekilde terslemek ya da üzmek istemiyordum. Hatta daha ötesi bir düşünceyle travesti değil de kadın olsaydım benle devam ederdi düşüncesini hissetmesini de istemiyordum.

Tam ben bunları düşünürken benim bu salak cümlem üzerine travesti dedi ki "kadın arkadaşlarım da var". Of dedim iyice içinden çıkılmaz yönlere gidiyor muhabbet. Sonra "yok yok beni yanlış anladınız, ben karşıya geçiyordum, sizi de karşıya geçiyorsunuz sanıp aldım" dedim. O da bir yandan şuh kahkahalar atıyor bir yandan da beni tartıyordu, hakikaten mal mı yoksa beni mi beğenmedi diye. Ben sonra enteresan bir dizi repliği kullandım niyeyse -ki genelde bu replik evli çiftler arasında geçer- "çok yorgunum eve gidiyordum" dedim. İçten içe kendi durumuma gülsem mi üzülsem mi derken travesti süper bir cümleyle gelip "bari bir elime alsaydım" dedi ki bu muhabbetin yarıdan çoğunda eli zaten bacağımdaydı. "Yok yooook ben vallahi eve gidiyordum" diye ağlamaklı bir ses tonuyla cevap verdim. "Tamam o zaman şekerim görüşürüüüüz" diyip arabadan indi.

Ortalama hızım 160km/s ile eve geldim bir iki dakikada. O gece arabayı park edip eve dönerken bir gasp falan da yaşarım, efsane bir gün olur diyordum, çok şükür onu yaşamadık. Yaşadığım olaya mı şaşırayım, o an beynimin ne denli gereksiz şeyler düşündüğüne mi yanayım ki gerçekten kimlik politikası ve cinsiyet problemleri üzerine 3-4 sayfalık çift satır aralıklı 3-4 makale yazacak kadar fikir geçti aklımdan o diyalog boyunca.

Bu olayı yarım senedir belki daha fazla süredir buraya yazmama sebebim ise annemle ağabeyim kazara okursa, enteresan tepkilere hasıl olmamaktı. Dün gece teyzemlerden bayram ziyaretinden dönerken -arabayı da ben sürüyordum- köprü yoluna girince aklıma geldi ailemle paylaştım bu mevzuyu, çok gerizekalısın nidaları yanısıra ailecek eğlendik. Buraya yazmaya da bahane çıktı, hayır zaten okuldan yakın arkadaşlarım bu hikayeyi duyup etrafa bir miktar da yaymışlardı ama şimdi içim daha rahat. Kulaklık isteme olayı kadar efsane bir olay da budur benim gözümde. Bu bir mallık ve iyi niyet hikayesidir, okuyun ki ders alın diye yazıyorum.

Pazar, Eylül 13, 2009

Kasetçilik



Eski evde koca bir rafa sahip olan kasetlerim, bu evde bir koli içinde yüklükte beklemekteydi. Sadece iki tanesi o koliye girmekten kurtulmuştu ki onlar da Yeni Türkü'nün Süper Baba Dizi Müzikleri ile Cinuçen Tanrıkorur'un albümleriydi. Neyse evelki gün bir kaset dizisi ararken annemle ben bu koliyi düzenleme işine el attım. Öncelikle hepsini yatağın üzerine boşalttım rastgele dizdim. Sonra çekilmiş kasetleri ve ne olduğu belirsiz kasetleri ayıklayıp, teker teker dinlemeye başladım. Totalde 4 saate yakın sürdü bu işlem, klasik müzikten, pop müziğe, yabancı eskilere geniş bir yelpaze ile karşılaştım. En üzüldüğüm iki kaset ise Tarkan ve Burak Kut'un ilk kasetlerinin üzerine salak saçma kayıtlar yapmamızdı. Özellikle ben yapmışım. Neyse neticede arşivi, çalışma masasına dizdim, içinde Birolcan'dan, Sibel Alaş'a, Harun Kolçak'tan Bendeniz'e güçlü bir doksanlar Türkçe Pop baskınlığı var. Elimden geldikçe o kasetleri dinlemeye devam edeceğim. Ne kadar çok şarkı yapılmış ne kadar çok şarkıcı gelmiş geçmiş. Bu arada kendi şarkım Tanışma'yı eşe dosta gönderdim, şimdi ise tepkileri bekliyorum.

Cuma, Eylül 11, 2009

Tanışma'nın Hikayesi


* Yazıya başlamadan önce buraya tıklayın, siz okurken o iner zaten ufak bir klasör ne de olsa.


Ağustos ayının üretken geçeceği varmış demek ki bu yaz, aklıma gelen melodiyi Levent Sevi Bey'in biloğundan beslemeye çalışırken ortaya çıkmıştı bu eser. Nakarat nasıl olur köprü nasıl olur derken baya caz alt yapılı (kendime göre tabi) bir şeyler ortaya çıkarmış ve sevinmiştim. Sonra şarkı oluştu, ben şarkıya çalışırken bir yandan görsel ısmarlandı Nil İpek Hülagü Hanım'dan bir diğer yandan Emre Malikler Bey arandı kayıt yapabilir miyiz dendi, netice olarak çarşamba günü Emre Bey'in evine vardım ki bunu aşağıdaki fotoğraftan da kolayca anlayabiliyoruz. Gitarı kaydettik, trafiği belirledik, ritimler beğendik ve zevkimize göre tuşe ve atak ayarlamaları yaptık, ardından kontrbas ekledik nedense pek hayranım bu enstürmana, sonrasında da bir iki yerde alt yapı boş kalmasın deyip yaylı ekledik. Derken Emre Bey tüm karizmatikliğiyle bir solo ile taçlandırdı parçayı. Ben eve döndüm, ayarlamalar, fikirler telefon trafikleri derken şarkı son haline saatler içinde gelmişti. Bu esnada elimizde pek güzelinden bir görselimiz de vardı imzasız da olsa, çizerimizi darladık imzalattık. Netice itibariyle şu an sağ taraftaki banner'dan da görebileceğiniz üzre şarkıyı myspace'e ve tabi lastfm'e yükledik. Yine bekledim de olduğu gibi ben bir de klasör hazırladım single tadında, isteyenler buyursunlar indirip dinlesinler diye, onu da hem yukarıya koydum hem de buraya, aşağıya koyuyorum. Emeği geçen herkese ama özellikle Levent Bey, Emre Bey ve Nil İpek Hanım'a nice teşekkür etsem azdır. İyi ki varsınız gençler.







Salı, Eylül 08, 2009

Çok İstenen


Efendim evde pek güzel huşu içinde bir ortam hazırlamıştım kendime. Bir yandan emektar bilgisayarım kâdim bir gramafon edasıyla Bekir Sıdkı Sezgin'in klasik yorumlarını çalıyorken ben de diğer yandan diz üstü bilgisayara kurduğum, evvelden de 2-3 kez bitirdiğim NFS Most Wanted isimli otomobil yarışını oynuyordum. Güzel oyun fena değil, iyi de oynarım zaten otomobil oyunlarını, bunu da bir kaç defa oynayıp bitirmişliğim var falan neyse canımı sıkan şöyle bir olay yaşadım. Polis kovalamacasına girmiştim. Bu tip işler de yapmak lazım oyunda ilerlemek için, gayet başarılı bir şekilde 18 kadar polis otosunu hurdaya çıkarmıştım, 75 bin amerikan doları değerinde kamu malına zarar vermiş, 8 kadar polis barikatı aşmış ve 2 tane de lastik patlatırlı (kendim ürettim kelimeyi) engelden sağ kurtulmuştum. Bu esnada üçüncü ya da dördüncü dereceden aranır konuma gelmiştim ki bu da demek oluyor peşimde dandik polis arabaları veya sivil polis arabaları değil, yarış arabası kalitesinde ve gayet dayanıklı polis arabaları artı her boşluğumda bana çarpıp beni yok etmeye and içmiş iki polis jipi vardı. Bu arkandaki 12 kadar araç ne ki derseniz, üzerime pike yapan polis helikopterinden de bahsetmek zorunda kalırım şüphesiz. Yukarıda bahsettiğim tüm görevleri yaptığımdan kelli, artık otobandan çıkıp şehre girme, arkamdaki polis sürüsünü belli engellerin altında heba ederken izimi de kaybettirip, bölümü bitirme çabası içindeydim. Tam o sırada ne oldu derseniz virajı alırken sağ arka tekerim hizasından bana çarpan polis aracı sayesinde -ki eklimenin tam anlamıyla çok kirli oynuyorlar hiç adetim değil benim halbuki- yoldan çıkıp duvara çarptım, kaçmaya fırsat vermeyecek şekilde arkamdaki 7 polis arabası etrafımı sardı ve busted dedi. Ben de ananı busted lan sen kimsin ulaaan diye bağırıp çılgınca tuşlara basarken, pay with cash (nakit öde) ve pay with marker (bir garip öde) seçeneklerinden yanlışlıkla nakit ödeye de basmış bulundum. Ne yazık ki tüm nakit paramı garajımda bir anda peydah olan ikinci arabacık Supra'ya harcadığımdan kelli esas arabama el koydular. Halbuki iki tane polisten kaçma marker'ı kazanmıştım. Çok üzüldüm, evlat acısı gibi koydu bana Punto'mu polise vermek. Hem de beyaz bir arabaydı ve yanında 07 yazıyordu. Sonra çok çalıştım, geri kazandım o ayrı.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Mumla Aramam


Eskiden evimizde mutfak bölgesinde bol miktarda bulunan paket lastiklerinin bir kaç aydır azaldığını fark etmiştim. Türlerinin bugünkü kadar tehlikede olduğunu bilsem bir kaç sivil toplum örgütüne haber vermekten geri durmaz en azından olayı medyatikleştirirdim. Dün akşam mutfak mahalinde bir tanesini bile bulamadığım paket lastikleri, dolaşır gelir düşüncemi tamamen yıkarak bu sabah da yerlerinde bulunmamaya devam etmişlerdi. Demek ki soyları tükenmiş. Çok nâbahtiyarım şu an.

Salı, Ağustos 18, 2009

Nazcangül


S: Biloğuna neden bu adı verdin?

C: Bunun çok has cevabı ilk biloğumda vardı, o biloğun adı da adresi de Gözümün Seyir Defteri idi. Neyse Uzay Yolu gibi bir dizi vardı her bölümün sonunda kaptanın seyir defterine o bölümdeki olayları not düşerlerdi. Bu fikir pek hoşuma gitti bu bir. Ayrıca nasıl hasta ruhlu bir insansam seyir defteri kavramını Uzay Yolu'ndan öğrenmişim. İkinci noktam ise gözüm çok sık seğirirdi eskiden, şimdi senede bir iki, hani ordaki y/ğ ile ufak bir oyun yapayım istedim. Göz seğirmesi misafire falan alamettir hem. Böyle.

S: Bilok yazarken star tribiyle istediğin olmazsa olmaz dediğin bir şey nedir?

C: Fotoğraf olsa çok güzel olur her yazıya ama olmuyor, ama yakın zamanda her yazıda bir resim bir şarkı işine kesinlikle girecek gibiyim, altyapı çalışmalarım devam ediyor.

S: En son satın aldığın garip şey?

C: Adaptorün tonlarca farklı girişi olan ucuna bir yeni giriş daha yaptırdık, Yazıcıoğlu'nun bir dükkanındaki arkalardaki lehimcide. Neticede kablo kaos cihazını yine de çalıştırmadı ayrıca dükkanda 3 farklı çalışan 3 farklı fiyat söyledi aldığımız parçalar için. En son kasada dükkan sahibi toplam 10 liralık bir hesaba 6 lira dedi, verdik çıktık.

S: Şeker gibi olduğun anlar?

C: Sevdiklerimle olduğum anların çoğu.

S: Arkadaşım artık sormayın şunları dediğin şeyler?

C: Nerdesin.

S: Seks'in sendeki rengi?

C: Ehehe bu soruya çok eğlendim, seks'i cümle içinde çok kullanmayı seviyorum bu aralar ondan olsa gerek.

S: Aynaya bakınca gördüğün?

C: Saçlar mı dökülüyor ne.

S: Kendini okutan bilok dediğin?

C: 029 gibi misal Tekmetokat gibi, bunlar dışında da yazarı tanıdık olan biloklar okutuyor çoğu zaman keza yazarın vurgularını konuşmasını bilince, anlamı katlanıyor biloğun.

S: Bu bilok sahibiyle karşılaşabileceğin yerler?

C: Kadıköy, Moda, Fenerbahçe, Beyoğlu, Cadde, Okul, Ev

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Emir Aksoy - Bekledim



Evet yazın başında yaptığım yepyeni parçamı sonunda sizlerle paylaşmaya karar verdim. Bu gecikmenin en büyük iki sebebi yaz okulunun araya girmesi ve görsel çizimini ertelememdi. Neyse Emre Malikler Bey'in ev stüdyosunda yaptığımız bu kaydın görsellerini de dün Orçun Bey ile çizdik, tamamladık ve artık bir albüm kıvamına getirdik. İçinde üç adet görselin de bulunduğu ve hatta şarkı sözlerinin de bulunduğu bu single albüm klasörünü ilgilenenler için internete yükledim, linkini de veriyorum, indirin dinleyin diye. Bakalım beğenecek misiniz?


Pazartesi, Temmuz 27, 2009

Montaj Masası



Nağme Hanım ile yaptığımız ve evelki gün kaydettiğimiz güzide eserlerin montajı da tamamlandı, evet sanırım artık Dede Masalları filminin gümbür gümbür gelmesine bir engel yok. Montaj masasından yönetmenimiz Sayat Dağlıyan Bey ve koordinatörümüz Sezen Hanım.

Cuma, Temmuz 24, 2009

Sade Can'dır.


Bugün Egecan Bey'i ne çok sevdiğimi hissettim nedendir bilinmez, arada böyle hissediyorum ben. Pek sevgili dostum Merve Hanım da Antalya'ya varmış, hava kırk bir (kere maşallah) dereceymiş. Yarın ise stüdyoya gireceğiz, Dede Masalları'nın kayıtlarını almak için. Bu konuya daha sonra ayrıntılı da değineceğim. Dün akşam da Melis Hanım bizde kaldı. Bunun yanısıra evelki günlerde Ilgın Hanım ile -nasıl olduysa- bol bol görüştük, bu görüşmelerde yer yer Hayri Bey de göze çarparken bir diğer çarpıcı konuğumuz ise Eda Hanım'dı. Şu sinema dersinden pek keyif alıyorum umarım güzel de bir not alırım. Daha da önemlisi 441'den sağlam bir not almak. Önümüzdeki hafta çabalarımı yoğunlaştıracağım bu hususta. Yazmışolmakiçinyazdım.blogspot.com.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

Darlos


Can Güney Bey'in jargonunu ödünç almam gerekirse şu yaz okulu iyi adam hoş adam ama eve alınacak adam değil. Bunu da böyle not ediyorum. Rüyamda Nil İpek Hanım'ı gördüm, hatta İzmir olduğunu şu an anladığım ama benim rüya boyunca İstanbul sandığım bir şehirde, büyükçe bir evde oturma grubunda oturuyorduk. Remzi Bey, Ozan Bey, Tufan Bey gibi müzik kulübünün ve hatta HTR'nin vaz geçilmez isimleri de vardı. Geceyarısını geçe neden Yunanistan'a konsere gitmiyoruz diyip yola çıkmaya karar veriyorduk. Bana ne oluyorsa ayrıca onu da anlamadım. Neyse ben toparlanırken, siyah kazağım ve uyumlu bir şal ararken Nil Hanım'lar arabayla evin bahçesinden geçip çıkıyorlardı. Ben de koşup durun diye böğürdüm, muzip bir gülümsemeyle geri geldiler. Ben de içeriden eşyalarımı aldım, Antalya'ya benzeyen ama Yunanistan olan yere gittik. Günlerdir Kardak Krizi'ni düşünüp eğlenirken, çaktırmadan kafayı da yemişim sanırım, ayrıca Nil İpek Hanım'a görseller konusundaki duyduğum öfkenin de etkisi var bence rüyada. Eheh.

Pazar, Temmuz 19, 2009

Ah Edgar


Sizin hiç balkonunuza üst balkondan karga/kuzgun düştü mü? Bizim akşam yemeği esnasında annemin sırtını teğet geçerek düştü, içeri koşan annem sağolsun balkonda yavru kuzgunu oyalama görevi bana düştü. Evet evet işte bu geçen gün sokakta gördüğüm uçamayan yavru kargaydı, üst komşumuz benden daha vicdanlı olsa gerek ki onu eve almıştı, lakin şimdi balkonda bakışıyorduk, hayat garip. Neyse ben kuzguncanı konuşarak yatıştırdım, zaten sakinmiş baya, o sırada üst komşu çağırıldı ve karga evine döndürüldü. Ayrıca günün bir diğer mühim olayı mahalledeki ilk komşu ziyaretimi gerçekleştirdim!

Cumartesi, Temmuz 18, 2009

Maddeler Silsilesi


Çimen Hanım beni yazmaya teşvik etmiş konular da itiraflar,

* Her daim bir heavy metal grubum olsun isterdim hâlâ da isterim, hah olur mu dersiniz bence olmaz kolay kolay, ama sahnede "after never neverland" diyemedikten sonra ya da çatallı bir sesle "you take a mortal man" diye şarkıya giremedikten sonra, neyleyem ben müziği !

* Süper iyi birileri beni keşfetsin ama süper iyi bir insan olsun bu kişi istiyorum, benim hikayem de böyle başlasın istiyorum.

* Çok zengin iş adamı kılıklı biri benim isteklerime sponsor olsun istiyorum, misal İtalya'ya gitmek istiyorum dediğim zaman, genç adamsın tabi al biletin git de gezele desin.

* Bir de aklıma geldi bugün anneme anlattım, lise birinci sınıftayken şöyle bir şey yapmıştık, niye yaptık zerre kadar fikrim yok, Korcan Bey burayı okuyorsa bir beni de aydınlatsın. Günün son dersinin son on beş dakikası, ben ve Korcan Bey bir şekil hocam bir şey yapacağız diyerek tahtaya kalkıyoruz, sonra Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar aman aman diye türkü söylemeye başlıyoruz ahahah, sonra baya söylüyoruz sonra nakaratta gezme ceylan bu dağlarda kısmında Korcan Bey tekrar tekrar devam ederken ben önce bir tur oktava çıkıyorum, sonra da yaralıyam yaaaaaar diye uzun havaya giriyorum. sebebi neydi nasıl bir hareket hâlâ çözemedim, bir sebebi yoksa hele dünyanın en süper insanlarıymışız helal olsun bize.

* Her zaman az az konuda genel bir bilgim olacağına, tek bir konuda dünya hakimiyeti istedim, tabi olmadı bir gün olur, olursa da bir Tolkien eseri olur bu konu belki.

* Az iş yapıp çok para kazanmak istiyorum, ya da Eda Hanım'ın tanımıyla çok para kazandıran dandik bir iş yapmak istiyorum. Dandik doğru kelime değildi herhalde ama neyse.

* Gençliğimdeki sosyalleşme hızıma ve karizmama geri dönmek istiyorum ama artık derslerimde de çok çok başarı istiyorum.

* Tanıştığım insanlarla ahbap olana dek bazen isimlerini öğrenemiyorum. En zor an telefonlarımızı alırken rehbere kaydederken ismini yazmadığımı görmesin diye girdiğim çabalar. Playback tuş basışlar.

* En sert itirafın sonuncusu olduğunu düşünüyorum.

* Şeftali yerken uyuz ya da tedirgin olmuyorum ama olanları anlıyorum, yadırgamıyorum.

Yazmaya teşvik edelim diye Nil İpek Hanım'ı dürtüyorum ben de, konumuz itiraflar evet.

Pazar, Temmuz 12, 2009

Ormanlık



Dün bir fotoğraf geldi uzak diyarlardan bir mail ile beraber, beni çok sevindirdi özlemimi arttırdı, bir garip hissettirdi, mutlu etti, falan filan işte, iyi geldi. Jyri Bey'e teşekkürler.

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

Das System



Geçen günlerde Nil Hanım'la görüştük bir, kendisini, adına düzenlettiğim karnavalın içinden geçirdim evet, inkâr etmiyorum artık. Sonrasında bir çay kahve içelim derken bir başka güzel olay vuku buldu ve Barış Hoca yanımızda belirdi. Onun da vakti çıktı, geldi bizimle sohbet ettik çay içtik, derken kendisi ayrıldı. Nil Hanım ile ortak kararımız ya da amacımız diyelim artık Barış Hoca ile gerçek hayatta arkadaş olmak. Neyse sonra Nil Hanım'la konuştuk uzun uzun, sonrasında enteresan bir hâl geldi, oturduğumuz yerden kalktık bir daha oturduk. Açıklamayacağım. Sonra yönetmen Sayat Bey geldi, kendisi ile projeyi konuştuk bakalım, kısa süre içinde büyük adımlar atılacak herhalde, hem de Nağme Hanım da benimle olacak bu yolda en güzeli.






Bunlar çarşamba gününün havadisleriydi, perşembe ise okul çıkışı metrobüse binmek üzere otobüse bindim, İdil Hanım'la karşılaştım, kendisi pek eğlenceli bir insan artı yakın komşummuş, mahalle arkadaşı olmaya karar verdik, derken ben indim Avcılar yönüne giden metrobüse bindim teyzemlere doğru. Efendim teyzemin ve torunu Yunus Bey'in doğum günleri kutlamalarını yaptık anneminkini de biraz kutladık hatta, yedik içtik falan derken balkonda duman molası vermişken, teyzem yeni deneysel çalışmam olan sarma sigara malzemelerimi gördü, sonra dur falan derken, içeri gitti geldiğinde elinde 70-80 yılları arasından kalma pek hoş bir Alman yapımı sarma makinesi ve yüzden fazla kendinden filtreli hazır sarma kağıdı vardı. Sonra hiç üşenmeden makineyi söktü, temizledi, kullanımını gösterip, herkese birinciler benden şeklinde bir workshop (ov yeah man) yaptı. Neticede yeni ufaklar açıldı gözümün önünde, tonlarca eski kibrit, hepsi de birbirinden güzel. Sonra içeriden bir kutu çıktı teyzemin hatıralar diyerek sakladıkları, eniştemin eşyaları var, teyzem atmaya kıyamamış, biz ağabeyle bu kararı desteklerken annem ve teyzemin kızı Nalan Ablam da köstekliyorlar. Neticede pek hoş bir fotoğraf makinası ve pervaneye sahip oldum o kutadan çıkan, bir adet de kapak açacağı. Bir de süs mumu vardı onu almadık çok güzel bir şeydi.






Yeni şarkıyı biloktan yayınlamak için, görsellerini bekliyorum. Sabah kahvalt sonrası odamın iç düzenlemesini değiştirdim, artık oturduğum ve yattığım yerler daha çok rüzgar alıyor.

Bu hediye, yeri ayrı, çok güzel, çok kullanışlı.

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Arkadyor



Dün akşam Arka Oda'daydık, Utku Tavil Bey'i hep canlı dinlemeyi merak etmişimdir, sonunda bireysel olmasa da Limbo adlı projesiyle dinledim. Spontaneous sound fiction demişler tarzlarına gayet güzel ve yaptıkları işi net açıklayan bir tanım, Arka Oda'nın da konser atmosferini görmüş olduk, tanıdıklarla, eş dostla görüşmüş olduk. Merak ederseniz buyrun burdan der bağlantılarımı veririm.



Merak edenler için gördüğüm kadarıyla 22 Temmuz'da Dogzstar'da da bir Limbo gecesi var.