Salı, Eylül 30, 2008

Klişeyim ve Bilogırım




Aile saadeti içerisinde bir bayram yaşıyoruz efendiler. Bu durumda sizlere de iyi bayramlar efendim, tanıdıklarımın büyükse ellerinden küçükse de yanaklarından öpüyor, tanımadıklarımın da ellerini sıkıyorum -karizmatik çizgimden taviz vermiyorum yani- neticede herkesle bir şekilde bayramlaşıyorum burayı okuyanlardan. Görüşmek üzere sevgiler saygılar. Ayrıca elimde henüz fotoğrafçısı hariç kimsede olmayan bir küçük amcaoğlu ve eşi fotoğrafı var, onların da bu vesileyle bayramlarını kutluyoruz.


F.A. ve B.A. = (F+B)A

Cumartesi, Eylül 27, 2008

Linç



Ben sinirlenirsem yanıma uzunca bir arkadaşımı alırım önüme ilk çıkana uçan yumruk atarım. Uçan yumruk atmak da herkesin harcı değildir bir tek ben ve uzun boylu arkadaşım bu konuda uzmanızdır. Misal uçan tekmeyi herkes atar peki ya uçan yumruk? Aslında bu cümleyi 3 noktayla bitirseydim en karizmatik ben olacaktım ama artık çok geç. Neyse uçan yumrukla etkisiz hale getirdim bir grup arkadaşımı daha yeni aklınızda olsun. Sinirliyken kime uçan yumruk atacağım belli olmaz. Hele yanımda uzunca bir arkadaşım varsa... Bakınız olaydan bihaber bir haber ajansı (ov yeah) olayı şöyle geçmiş :

"Göksu Evleri'nde linç!

terör örgütü ĞHZW-XXX üyesi iki militan Göksu evlerinde tesbit edilip duyarlı vatandaşlar tarafından linç edildi. Vatandaşlar, elleriyle yüzünü kapamaya çalışan S.Ç (21) ve "Bi dakika açıklayabilirim!" işaretiyle dikkat çeken U.A (20) e havada uçarak girişti. Demokrat kimliğiyle tanınan fotoğrafçı E.G ün ise bu şiddet eylemini takdirle izlediği gözlendi."


Cuma, Eylül 26, 2008

Masal Gibi Ninni Gibi

Her gece birde ikide yatınca gözleri kaymaya başlıyor insanın demek 23'ten kelli. Hayatımda ilk kez mail yazmaya çalışırken uyuya kaldım az önce, uyandığımda milyon "r" vardı her tarafta parmağım basılı kalmış, sonra tekrar 3 kez daldım, üçünde de uyanınca saçma cümlelerim olduğunu gördüm mailde; bir de bugün zıpladık çok, bacaklarımın ön tarafında bayağı sağlam bir ağrı var şu an, hayır işin kötüsü yarın da erken kalkmak gerekecek peki. Peki ile bitirenlerdenim ben de. Bölümden yakın arkadaşlarım olması beni mutlu ediyor, bir de bugünle ilgili ayrı bir yazı yazılır ama yine uykum bastırıyor. Sonra görüşmek üzere!

Perşembe, Eylül 25, 2008

Yine Mi Güzeliz



"kur masayı madam despina
kirli beyaz muşamba örtüleri ser
çek sediri asmanın altına
yanında bir ince müzeyyen abla

yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
taze mi bitti topik
canın sağolsun
amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
altınbaş kadehe yağ gibi dolsun

gece çok genç, arzular şelale
haber etsek o yare
gelse 
bomonti'den
şereflendirse bizi
olsak teyyare "


Çarşamba, Eylül 24, 2008

Şarkısal Transfer Kararı



BÜHAK yazıyordu bir yerde yanında da açılımı, ben o açılımı işte Boğaziçi Üniversitesi Halıcılık Kulübü diye okuyup o kadar çok şaşırdım ve güldüm ki sonra vay dedim ne çok güldüm yarabbim! Ehehehe cümleyi de iyi bitirdim. Tanıdık stüdyo varsa bir araştırın bakayım bir de kayıt fiyatları neymiş, iki tane kaliteli kaydımız olsun ayol kaç yaşına geldik. Tanıdık stüdyo olmasa da olur misal müzisyensinizdir, yeni demo doldurmuşsunuzdur bir fikir verin ona göre yapayım ya da yapmayayım kararına varacağım. Bir de otobüste beraber yolculuk ettiğimiz Sema Hanım ve Doruk Bey ile sevdiğimiz parçaları birbirimize mail atmaya karar verdik, hani böyle yeni bir parça bulursun pek seversin, kimse de bilmez pek, ben öğreteyim sevdireyim dersin, değişik olur güzel olur bu tip şeyler. Ama derseniz bende parça çok, hepsi de apayrı ve hepsi de pek güzel, neden bu bilokun sahibi de dinlemesin bunları diye, profilime mail adresimi de yazıyorum birazdan. Ufkumuz genişlesin değil mi, hep arabesk hep fantezi nereye kadar. Günümüzün şarkısı ise Regina Spektor'dan Lady. Yousendit'e yükleyecektim ama adrese erişemedik, bulursanız indirin artık ya da ben de atarım merak ettiyseniz. Pek naif bence.

lady lights a cigarette, puffs away, no regret 
takes a look around, no regrets, no regrets 
stretches out like branches of a poplar tree 
she says, i'm free 
sings so soft as if she'll break, says 
i can sing this song so blue 
that you will cry in spite of you 
little wet tears on your baby's shoulder 
little wet tears on your baby's shoulder 

Salı, Eylül 23, 2008

Sonsuza Giderim Be !



Bir arkadaşım olsa da ona ültümatom versem ona bazı bazı. Bu cümleyi kafamda kurduğum an şöyle güzeller güzeli bir öykü yazsam da içinde bu cümleyi geçirsem diye düşündüm. Bir yandan da Türkiye güzeli ve Estonya güzeli ve Norveç güzeli acaba neden dünya güzellik yarışmasında ya da kainat güzellik yarışmasında yarışıyor da "Güzeller Güzeli" yarışmasında yarışmıyor diye düşündüm.

Çok zayıfsın denilince bir de "birader bu saçlar ne olmuş senin" denilince çok tedirgin oluyorum. Zayıflığım bence 4 senedir sabit, maksimum artıeksi 3 diyelim ama saçlar son üç yılda -5 oldu. tedavi sürecini ve şahsi klinik deneylerimi başlattım sonumuz hayrolsun. Gerekirse sarımsağa kadar gideriz!

"O gün üzerindeki kıyafetleri çok beğenmişti" anlatımındaki -mişti kalıbı dışında bir tane daha öykü yazma kalıbım olsa çok mutlu olacağım. Sırf bu yüzden yazarlık kariyerim bitme noktasında keza birinci ağızdan kurgulama yaparken kendimi çok yalancı hissediyorum. İki ucu çoklu denklem. Bir de bu hafta okul haybeye açılmış gayet (haybeli adam, hay beli açılmış adamın) ne ders olur ne bir şey aha şuraya yazıyorum. Klavyeyle yazdığım da iyi oldu ilk kez hakakten şuraya yazıyorum dediğim bir şeyi, şurası mesafesinden uzak olmayan bir yere elimi kullanarak yazdım. Bu çok etkiledi beni şimdi sonra bunu derinlemesine düşüneyim, siz de düşünün, beraber tartışalım.

Otobüste uyumanın güzelliği ve alarm ertelercesine bir durak sonra iner yürürüm demek çok ayrı bir şey, yaşamayan anlamaz. Yeni kapşonlu (kapüşoyn) sivitim ile çok havalı oldum, kendimi emoya benzetiyorum ama bu da beni mutsuz etmiyor nasıl emoysam artık. Şunları emo mu imo mu diye yazsam diye öyle çok düşündüm ki sormayın. Sormayın dedim size! Caps Lock'u açar bağırmış gibi de yapardım yapmadım neyse.

Yaptığından gurur duyduğun iki şey söyle hemen deseler birincisinde üşenmeden şunu anlatırım, çok güzel bir şeydi bu gerçekten. İkincisi de bir bu kadar ohannesburger cinsten. Finlandiya gezime başlamak üzere Atatürk Havaalanı'nda tüm işlerimi halletmişim, otobüsle uçağa yanışmışız. Benim ilk yurtdışı deneyimim ama ilk uçak deneyimim değil. Elimdeki her şeyi de pasaporta sıkıştırıp çantama atmışım, gitar mitar var zaten bir yandan. Neyse uçağa biniyorum elimde koltuk numerosunun olmadığını farkediyorum. Hemen etrafa bakıyorum oturan insanlar var bir yerlere, 2 metre ötemde yukardaki ufak bagaj bölmeleriyle uğraşan hostesi görüyorum ve kendisine yanaşıp, "Pardon kafamıza göre mi oturuyoruz?" şeklinde efsane bir soru soruyorum. Kadın o kadar kilitleniyor ki önce bir boş bakıyor sonra kendine acıyor, suratında resmen ifadeler cümbüşü oluyor. Düşündüğünü söylese muhtemelen "böyle aptalını ilk kez görüyorum, bilmem kaç sefer sayılı uçuşumuza hoş geldiniz" derdi ama kekeleyerek "yooo, elinizde biletin bir parçası olacaktı onda yazması gerek" diyor. Ben de ısrarlı bir yüzsüzlükle "haaa tamam o zaman" diyip (öyle desene canıııım) çantadan bileti bulup yerime oturuyorum. Bu anlattığım olay ve link verdiğim kulaklık olayı kadar düşündükçe beni eğlendiren az olay vardır.

Bu günlük bu kadar; yeni günlük almam lazım demek; ki içine bitmiş Yenigün şişelerini koyabileyim. Sonsuza kadar giderim de anlamasını beklediğim 3 kişi olur onlar da muhtemelen sonsuza kadar gider de gelip burayı okumaz, okuyana yazık.

* Başlığın yazı bitiminde atıldığı ne kadar belli, üstelik arada bir kostüm değiştirsem fena olmayacak gibime geliyorre.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Nazar Değmesin



Çok pek çok güzel bir sivitim, pek çok daha güzel yepyeni bir 22 Eylül 2008 - 22 Eylül 2009 takvimim ve hepsinden daha da güzel bir kız arkadaşım var bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Sizi ben pek çok, pek çok severim Merve Hanımcım. İyi ki varsınız! Mutluluğumuz ve sevgimiz hiç eksilmeden nice seneleri el ele geçirmek dileğiyle. İyi ki varsın(ız). İyi ki! Toyiki çıkmış şimdi bir de yeni, eski toyzaraslar bunlara dönmüş ama bunun konumla hiç alakası yok, koordinatla daha da alakası yok. Kendi atlamalarımdan sıkıldım, bu süre zarfında benden sıkılmadığınız ve beni en iyi anladığınız için size apayrıca çok teşekkür ederim Merve Hanımcım.

Pazar, Eylül 21, 2008

Yarın Mühim Bir Gün =)


-açı değişse de manzaramızı sabitledik-

Yarın açtığım eğitim-öğretim sezonumun hepinize hayırlı olmasını diliyorum öncelikle. Ahahah sonra da sizin sezonlarınızın da bana çok hayırlı olmasını diliyorum. Ayrıca bu akşam bulunduğumuz aile ortamında Nejat Ağabey'in de olduğunu biloğa yazmam, kendisi tarafından yasaklandı. (amaaaaan bak yine yazdım yanlışlıkla) Kendisine şayet buraya bir ihtimal girer de görürse diye Uykusuz'un bahsettiğim kapak karikatürünü armağan ediyorum bir af mahiyetinde. Sabah erken kalkmak ve yola çıkmak ve motora binmek güzel olsa gerek herhalde bakalım özlemiş miyim. Bari okul kalabalık olsa. Evde de bir alabalık olsa. (4+6 tunç*)

üzerine tıklayın da büyüsün emi


*okuyucuyu zorlamak

Cumartesi, Eylül 20, 2008

Finlandiya Sunumu



Yarın kulüp toplantısında Finlandiya sunumu yapacağım. 84 fotoğraf seçtim 21 gün içinden, bir kısmı birbiriyle bağlantılı, bir kısmı sadece manzara, bir kısmı ise başlı başına üzerinde saatlerce konuşulacak cinsten. Gelin görün kü 10 ya da 15 dakikada anlatmak lazım. Emre Bey'in bir lafı vardır bu diyarla ilgili ki kendisi benden 2 sene evvel, 2006 yazında oralara gitmiş, hem ülkeyi hem kampı deneyimlemiş bir kişidir aynı organizasyonla. Der ki Emre Bey : "Orası ütopya. Gerçekten değil." Evet düşününce ancak bir kitapta okuyup, bir filmde izleyip hayalini kurabileceğin bir diyar. Ben de ikinci gidişte -inşallah olur böyle bir şey- Serkan Bey'in Norveç'te pasaport kontrolü esnasında vermek isteyip de veremediği cevabı vereceğim, neden geldiniz diye soran adama. "Hastanızın abi !" Fotoğraflara baktım da çok eğlendim, bir miktar da duygulandım, bknz. yaşlılık emareleri. Neyse her türlü sanal ortamda kamptaki gençlere İstanbul'a gelin, gelmezseniz çok kızarım, küserim baskısı yapıyorum. Onlar da geleceğiz diyorlar ama bakalım. Bir de gezdirilecek mekanlara bakarken geçen -ki aklıma ilk gelenler Ayasofya, Yerebatan, Topkapı, Dolmabahçe ve Beylerbeyi'ydi- farkettim ki bunlar 20 lira yani 10 euro her biri, 5-6 müzeye götürsek gençleri yazık öğrenci onlar da batmasınlar dedim kendi kendime. Hoş ben geçen gün annemle Müze Kartı aldım ama yabancılara da böyle haftalık akbil kıvamında bir şey yok mudur ki diye düşünmeden edemedim müzeler için. Bilen varsa aydınlatsın lütfen.



-le vent nous portera-

* ütopya


Cuma, Eylül 19, 2008

Kadıköy Bize Yakın



Tuhaffiye Hanım ile çok uzun zamanın ardından oturup konuştuk bugün. Daha ziyade ben konuştum car car car kendisi dinledi. Ne yapalım oluyor bazen çenemin düşük olduğu. Konumuz ağırlıklı olarak müzikti tabi ki, son günlerde aklımda dolaşan, düşündükçe beni heyecanlandıran işler var evet. İnşallah gerçek olur, düzgün adımlar atar, güzelce ilerleriz. Ayrıca, Finli dostlar her ne kadar dalga geçse de bugün hava sanırım 17 dereceydi ve gayet üşütecek soğukluktaydı. Neymiş efendim demek, olayları bulunduğun coğrafyaya göre analiz edecekmişsin.


Perşembe, Eylül 18, 2008

Senin Yüzünden



Ne zaman bir migrosa girse, aynı melodiyi duyardı. Belki de bu yüzden her na kadar kaçmaya çalışsa da içinde bir taraf vardı migros alışverişine gitmek isteyen. Tam bir migros şarkısıydı bu şarkı da gerçi, başka yerde çalsa yadırgardı. Evet "Because Of You" çalıyordu yine sebze reyonunda. Kendisi de ileride böyle bir mekanla özdeşleşebilecek bir beste yapabilecek miydi acaba. Bir de bazı türler vardı böyle, şarkıdan ziyade, belli tip mekanlarda çalarlardı. Bunları da ilk Egecan Bey'in benzetmesiyle idrak etmişti. Lounge ve chill-out tarzı (ov yeah) müziklere "asansör müziği" demişti kendileri. Hey gidi Egecan Bey, okul açılsa da görüşsek diye geçirdi içinden. Gözleri "Yuvanızda Eğlence ve Neşe" diye başlayan eski bir reklama takıldı, hediyeydi değerliydi, tarz odalarda olurdu böyle şeyler; sonra dizlerine baktı. Aklına kot pantolonu geldi ve ne zaman bir çay içse ve çayın tabağı azıcık ıslak olsa; fincanı tabaktan kaldırıp dizine sildiği geldi. Bir grup insanın pantolonlarının dizlerinin solması sırf bu yüzden daha hızlıdır muhtemelen diye düşündü. Kafasında yeni müzik açılımları vardı eski dostlarla. Bir de şu Grave Digger parçasındaki naytin siksti forti fayti fortu fifti for gibisinden asla sonu gelmeyen bindokuzyüzlüyıl tamlamalarına bayılıyordu; solistin söyleyişine de bayılıyor olabilirdi veya. Yeni şalı da hayırlı olsundu. Başka bir bey olsa bunca konudan muhteşem öyküler çıkarırdı da, bizimkinin beyliği geçmişti artık bu saatte.

Çarşamba, Eylül 17, 2008

Consent Request !

Okulun açılacağını iyice hissetmeye başladığımız şu son günlerde, okulumuzun mükemmel internet üzerinden kayıt sistemiyle stresin doruklarındaydık. Geçen sene ilk dönemden 3 dersimin olması, alacağım yeni ders sayısını biraz azalttı, umarım o alabildiklerim de güzel dersler olur da ortalamam açısından verimli bir dönem geçiririm. Birazdan Fenerbahçem'in maçı başlayacak, sizleri de burda tutmayalım çok o zaman ama güzel şeyler geliyor bazen aklıma bunları yazacağım bir gün hiç merak etmeyin. Bir de alttaki yazıya gelen yabancı yoruma bir dikkat edin lütfen, gerçi o yorumu gayet bir tanıdık da bırakmış olabilir belli olmaz ama çok başarılı bir iş yaptığımızı da hissettirmedi değil.


Son olarak akapenin yeni bomba transfer haberiyle bitireceğim yine, e tabi parti propagandası lazım bu dönemler. Ferrara gençlik kolları kurucusu, teşkilat başkanı ve parti temsilcisi olan genç transferimiz Emre Korkutelili. Bu gencimizin de Antalya ile olan bağları dikkatli gözlerden kaçmayınca, ister istemez parti yönetiminde bir rus sempatizanlığı mı var soruları geliyor akıllara. Neticede Ferrara'daki tek Türk olan (taş çatlasa 2) arkadaşımızın da neden böyle bir siyasi işe kalkıştığını tam anlayamadık ama iyi olmuş. Bir de akape yönetiminin, o piyırsing olsun, hafif çene kılı olsun bu tip şeylerle alternatif gençliğe de yeşil ışık yakma çabasını görüyoruz. Siyasi haberler bu günlük de bu kadar.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Yerel Seçimlere Gideriken


Akape yerel seçimlere hazırlanışına tam gaz ara vermeksizin devam ederken iki yeni bosbomba transferiyle gençleri de ihmal etmediğini gösterdi. Bunlardan ilki ve soldaki Serik kökenli, gençliği boyunca siyasete gönül vermiş, yaşı dolayısıyla (17,5) kaybettiği yaşlılar heyeti seçiminin ardından depresyona girip ticarete atılmış, en sonunda da tıp doktorasını bitirip (doktorasının yapıldığı en bariz olan meslek) bu işler bana göre değil deyip bir klimalı minibüs alarak, toplu taşıma sektörüne girmiş olan ve ardından bu sektörde yükselerek Antalya Merkez Minibüsçüler Odası'nı kuran ve 7 dönem başkanlığını yapan, genç yaşında da "fahri ebedi başkan" ünvanını alan, hâlâ boş vakitlerinde minibüs kullanan değerli isim Orçun Serikli'yken diğeri ise; gençliğindeki aktivisit ve militan tavırları anasınıfı öğretmeni tarafından fark edilip, okuldan 8 sene uzaklaştırma alan, sonra da her şeyin çok geç olduğunu anlayıp "siyasete atılayım ulan" diyerek etrafındaki kavgacı arkadaşlarla "türkü ocağı" kuran, zamanla ve dayakla da civardaki diğer ocakların himayesine giren ve dengesiz yönleriyle her türlü kahve ortamlarının vaz geçilmez sohbet konularını oluşturan, esasen Elmalı kökenli Emir Varsaktan'dır. Bu iki gencin inişli çıkışlı eğitim ve siyaset hayatlarında yedi yahut sekiz yaşlarından beri tanışmaları ve bir çok tartışma ve kavgada yer yer aynı safta yer yer zıt saflarda yer almaları çok enteresan bir noktadır, ama severler birbirlerini, en fazla bıçaklarlar, asla vurmazlar. Neticede akapenin Antalya adayı Orçun Serikli ve Üsküdar adayı Emir Varsaktan'dır. Demek akape Antalyalıya gerek şehir içinde gerek dışında güvenir. Üstelik üst düzey parti yetkilileri lan bu herifin soyadı Varsaktan, az buçuk azınlık havası var, her türlü tebaya da yeşil ışık yakıyormuşuz imajı çizelim diye düşünürlerken, Varsak'ın Antalya'nın ücra hatta fena bir mevkii olduğundan bihaberdirler.

Pazar, Eylül 14, 2008

Hevesimi Yakalayamadım



Yahu yazayım bir şeyler diye, en azından iki günümü anlatayım diyordum, hevesim yine kaçtı. Çok üzüldüm vallahi bak. Bir de dün akşam bir balkonun kapısını açtım dışarı çıktım, burnuma böyle yazın son demleri olduğunu hatırlatan ılık ve çiçek kokulu bir hava geldi, içimden dur bir Emre Bey'i arayım da çıkalım azıcık dedim, sonra kapıyı kapattım içeri girdim tekrar. Artık dünü, bugünü ve yarını da başka bir zamana erteleyelim. Görüşmek üzere !

Cuma, Eylül 12, 2008

Param Olsun Yine Giderim



Efendiler, akşam sularıydı yaklaşık dokuz buçuk, annemle oturmuş televizyon izliyorduk ki birden telefonum ring ring eyledi (yansıma sözcükler evrenseldir). Sonra bir baktım ve elimi ayağıma dolaştıran o güzel şeyi gördüm ekranda arayan numero +358 ile başlıyordu. Fethe girişen bir yeniçeri şivesiyle Allah Allah Allah Allah diyerek telefonu kapıp odadan çıktım ve arka odaya varıp açtım. "This is Susa" sesini duydum pek garip oldu, ağzım kulağımı geçti. Sonra 15 dakika kadar Susa Hanım yaklaşık 10 dakika kadar da Jussi Bey ile konuştuk, kendileri Finli ailemin ebeveynleridir (ebeveyn kadar korkunç bir kelime daha yok). Öğrendiğime göre, anne, bacağından geçirdiği operasyonun dertlerini atlatmış, önümüzdeki günlerde Yunanistan'a tatile geleceklermiş, Finlandiya'da hava şimdiden 5 derece olmuş gündüzleri. Daha sonra babaya geçti telefon ve baba Mr Hanky'nin hei deyişiyle beni karşıladı, beni benden aldı hatta. Çok bomba adamdır, gördük ki hâlâ South Park'a devam ediyor. İngilizcesi de haliyle iyi ve bizimki kadar fak, şit, ess falan. Neyse bunlar bana kışın da buraya gel bak kış sporları yaptıracağız sana dediler, ben de para bulursam gelirim dedim onlar da kışın uçak ucuz olur gerisine karışma dediler falan, ben de fırsat bulursam gelirim dedim. Akabinde çemkirdim Yunanistan'a geliyorsunuz da İstanbul'a ne demeye gelmiyorsunuz diye. Hayır ben İsveç'e gitsem bana normal bir Finli'nin diyeceği cümle şudur : "Sweeden sucks, you are gay!" Neyse ben dedim güzel bir mevsimde gidiyorsunuz, çok sıcak olmaz keyifle tatil yaparsınız falan hatta buraya gelmiş kadar olursunuz da dedim. Neyse onlar da gelecek yaza mükemmel bir plan yapmışlar. Stefan Bey'i aramışlar benden evvel ve Stefan Bey'in babası tarafından ısrarla Skopya'ya davet edilmişler; onlar da gelecek yaz önce Makedonya'ya gidip, ordan Stefan Bey'i de alıp İstanbul'a geliriz diye düşünmüşler. Galiba ciddi düşünüyorlar bunu, hayaller ötesi bir ziyaret olur benim için. Hoş, nerde yatırırım onları orası meçhul ama bir de Emil Bey de gelirse of demeyin keyfime. Neyse neredeyse yarım saat kadar yapılan bir telefon konuşmasının ardından tekrar tekrar konuşmak üzre deyip kapattık. Biletini al bize telefon et yeter diyip beni yersiz gazlara verdiler. Bir telefon görüşmesi dahi ne çok mutlu etti beni belli değil. Finland ne güzel ne güzel. (orman ne güzel ne güzel melodisiyle)

Perşembe, Eylül 11, 2008

Bir Programımızın Daha Sonuna Geldik



Efendim bu yazımızda, sizlere, TRT İstanbul Radyosu canlı yayın stüdyolarından bağlanıyoruz. Gördüğünüz üzere kafam biraz geç de çalışsa, "gönüllü staj"ımın son gününde bir kaç fotoğraf çekmeyi akıl ettim. Bu gördüğünüz oda canlı yayın teknisyeninin kumanda merkezi. Vay çok havalı bir sözcük öbeği oluşturdum. Grili bey, bugünkü teknisyendi, bugüne kadar gördüklerimin içinde en eğlenceli ve en iyi iş yapan oydu, soldaki bey ise Osman Ağabey olur, kendisi İstanbul Radyosu Kültür ve Sanat Yayınları Müdürü olup, kendimi bildim bileli tanıdığımdır. Antalya'da babamla beraber çalışırlardı ben daha gençken ve TRT'nin logosu daha karizmatikken. Kendisi bana Ebru San'atı'nın inceliklerini öğreten insandır. Neyse ben kendisine sormuştum yanınızda durabilir miyim diye sağolsun o da kabul etmişti.

İçerdeki sorgu odası kılıklı yer ise canlı yayın stüdyosu. Pek güzel bir yer ve o bayıldığım TRT mikrofonlarına sahipler. Gençlik Korosu konserimizde de -ilk konserde hele- âşık olmuştum o mikrofonlara direkt. İçeride program danışmanı, radyo spikeri ve konuk var, canlı yayındalar şu anda. Alttaki fotoğrafta ise canlı yayın stüdyosunun içini görüyorsunuz. TRT Radyolarından duyduğunuz o güzel seslerden birinin sahibesi ise en sağdaki Saadet Hanım. Gerçekten deneyimli bir spiker benim gözlemlediğim kadarıyla, Ebru Hanım da çok başarılıydı hakkını yememek lazım. Bu üç haftalık zaman zarfında değişik işler öğrendim. Sanırım kazandıklarım şunlar :

orta hızda montaj yapma (şarkıları anonslara bağlama)
biraz daha düşük hızda ayıklama yapma (aradaki kötü seslerden kaydı arındırmak)
program önerisi hazırlama (gelecek dönemler için)
gelen konukla ilgilenme ve konuğu programa hazırlama
canlı yayın teknisyenliği anons ve telefon bağlama (telefon konukları)
gazete okuma (odada boş otururken)

Tabi bunlar gözleme dayalı öğrenilen şeyler, ufak tefek pratikle daha mükemmelleşirler, her şey ufak tefek pratikle mükemmelleş mi zaten azizim? Neyse bir devrin daha böylece sonuna geldik.

Bilenlere sormak istediğim bir konu var, kendi bölümümden çok alakasız bir bölümde master yapmak istersem, onlar beni kabul etmek için ne isterler, not ortalaması mı yoksa kendini bu yönde geliştirmiş olmayı mı? Cevaplarınızı 3452'ye kısa mesajla atın (ahaha yok gönderin iyisi mi), şu an dinlediğiniz klarnet melodisi evimize gelsin, beraber dinleyelim, eğlenelim, evlenelim.


Pazartesi, Eylül 08, 2008

Gitmesen İyiydi Emre Bey



Ah Emre Beyciğim ah, kendisini bir süreliğine de olsa son görüşümüzdü herhalde bugün, insan alışıyor ister istemez. Merve Hanım'la da konuştuk. Senle yakın oturan, gel dediğin zaman gelecek, canın sıkıldığında buluşabileceğin, en önemlisi de çok kafa dengi olan böyle mükemmel insan ne yazık ki İstanbul'da başka yok. Yani düşünün yahu canım sıkıldı bir mahallede turlayalım gibi saçma bir teklifimi dahi reddetmeyen bir insan olduğu gibi aynı zamanda Taksim'deyim gel hadi dediğim zaman da kalkıp ta Maltepe'den bir yerden gelip beş dakika olsa da yanıma uğrayacak denli kral bir insandır. Böyle işte her şeyi konuşabileceğin, istediğin zaman konuşmadan da vakit geçirebileceğin, güzel bir insanın tüm sene boyunca (hemen hemen) Ferrara'da okuması da beni gerçekten üzüyor bazen. Yani en basitinden motora falan biner karşıya geçerdik. Emre Bey beni gerçek anlamda İstanbul'a alıştıran, İstanbul'u sevmeme sebep olan insandır, ilk İstanbullu arkadaşlarımdan olduğu gibi en yakınıdır da aynı zamanda çok zaman. Bir de bu yaz Antalya'ya gittiğimizde geri dönüş biletini üç dört gün erteleyip de orda bizle vakit geçirdi ya, Antalya tatilini özellikle benim açımdan pek daha keyifli kıldı. Misal Ferrara'da yalnız başına hissedince kendini aklına Orçun Bey diye biri gelip çocuğu tedirgin edebilecek artık. O derece kendi ortamımıza sindirdik Emre Bey'i. Bir yandan diyorum ki gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri, öbür yandan da gitmeyip ne yapacak ki diyorum. Çağıran bir şeyler var beni uzak şehirlerde diyordur o da belki içinden. Hoş bu sefer onu da beklediğimden pek daha mahzun gördüm ama kim bilir...


Gençler gördüğünüz üzere biri fotoğrafımızı çekse de şöyle bir eğlensek dercesine bir poz vermişler, artık kaplumbağadan mı etkilendiler benim karizmatik fotoğraf çekebilitemden mi bilmem bir kakır kakır kikir kikirdiler maşallah.


Emre Bey aynı zamanda bol fotoğrafımızı da çekti, ben de dedim ki madem fotoğraf bol neden kolaj yapmayayım. Kolaj yapmayı bilmediğim günler geldi aklıma ve sonra paintle keşfedişim ve sonra fotoğrafları küçültmeyi falan buluşum bunlar hep zamanla olan şöyler zorla kazanılan deneyimler.


Evet bakınız yukarda gülen eğlenen bu güzel hanımefendilerimiz sadece bir kaç kare sonra yeri geldiği zaman çok karizmatik ve havalı pozlar da verebiliriz imajı çizmekten de geri durmuyorlar, bravo vallahi ne diyelim.



* çay ondan sorulur

Caddebostan sahiline gittik dün akşam, kısaydı benim yüzümden biraz ama o kadar güzeldi o kadar yerindeydi ki herhalde huzur aradıkça aklıma gelen anılarımın arasına girmiştir fark etmeden. Azıcık sohbet, azıcık müzik, azıcık ay ve ışığı, azıcık hafif esinti, çokça güzel dostlar. Düşündüm Türkiye'ye geldiğimden beri o kadar çok vakit geçirdim ki Emre Bey'le; gitmesi en çok beni mi üzecek bilmem bu sefer. Dışı sizi içi beni yakan bir durum yani. Hani umumi bir tuvalette böyle üzerindeki tuşa basarak sıvı sabun fışkırttığınız aletler vardır ya, elini altına uzatırsınız. İşte ilk sıkışta tüm sıvı sabunu parmaklarımın arasından yere sıkmışım bir yandan da suyu boşa akıtmışım gibi bir his var şu an içimde bilmem anlatabildim mi. Umarım çok gelir sene içinde.

Yatmadan Evvel



Güzelce geçen bir vakit, gerçekten güzel. En güzeli de herhalde gerçekten sevdiğiniz ya da değer verdiğiniz insalara, onların da canı istemişken tam, sevdiğiniz bir şarkıyı çalabilmek ve onları (kendinizi de tabi) tatmin edebilmek. Çok uzun zamandır belki de olmamış bir şeydi, hazırlığın yazı mıydı neydi Egecan Bey'in sitesinde havuz başında çalmıştık üç beş bir şey. Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Yakalayabilene aşk olsun.

(aehaaeahae)

Pazar, Eylül 07, 2008

Enstürmantel Bir Kayıt



Efendiler bir kaç yazı altta bahsetmiştim ki beni son dönemlerde muazzam etkileyen bir şarkı var Where No Endings End isimli. Eminim toplam 6 kişi indirmiş, bunların da dördü dinlemiştir bu güzide parçayı. Ben de bu şarkıyla ilgili bir şeyler yapmak istedim ve enstürmantel bir kaydını yaptım. Her ne kadar kayıt tekniklerine olan vakfiyetim artsa da (vâkıf olmaktan türettim yanlış olabilir) elimdeki kayıt programı ve mikrofonla değişen pek bir şey olmuyor, bazı çatırtıları yok ediyorum, bazılarını unutuyorum falan bu tip şeyler. Neyse vereceğim linkte işte bu şarkının tarafımca kaydedilmişini bulacaksınız. Aynı linkin ana sayfasında ya da diğer albümlerinde ise toplamda üç adet şarkı var ki üçüncüsü bu. Biri Cennet Bahçesi. En kısa zamanda biraz daha uzun ve çok az farklı bir kaydını hazırlayacağım, ordakiyle bu muhtemel kaydı değiştireceğim. İkincisi Sevgili Öyküler ki Feridun Düzağaç'ın en sevdiğim şarkılarından birisidir, bunda bir sorun yok bana kalırsa. Bir diğeri Beden ve Ruh'tu fakat bir kez daha dinleyip beğenmeyip sildim, geniş bir zamanda aranjesi yapılır ve tekrar kaydedilir rafına koydum. Demek neymiş ara sıra da olsa müzikle ilgili bir şeyler yapıyormuşum, aferim bana. Amatör kayıt konusunda ise hâlâ sabit fikirliyim. Amatör samimidir, daha net fikir verir görüşünü savunuyorum. Saygılar.

Cuma, Eylül 05, 2008

Ver Elini Sorbonne



Gökşin Beyfendi'nin resmini görünce altta, bir şeylere değinmek istedim. Demek neymiş öyle bir fotoğraf koyup kısa cümlelerle mesaj verecek erdeme henüz erişmemişiz. Arifliği bir yana bırakalım yeni özelliklerimi keşfediyorum bazen, keşfetmek değil de normal olarak yaptığım bazı şeylerin aslında anormal olduğunu hissediyorum. Misal bazı hususlarda yazarken ya da "sevdiğim / severim diye düşündüğüm" insanlarla konuşurken çok uç ve iddialı fikirler dökebiliyorum ortalığa. Sonrasında da bazen bence çok mantıklı sebeplerle bunları meşrulaştırırken, bazen ise bence dahi mantıksız -demek ki yanlış ahah / bağnazlık ve dediğim dediklik- fikirlerime, öyle bağlantısız ve dengesiz açıklamalar getirip onları da meşrulaştırıyorum ki karşımdaki insanın cevap vermeye hâli kalmıyor. Sen zaten böyle düşünüyorsan ohooo hiç konuşmayalım kıvamına sokuyorum karşımdakileri. Bu çok keyifli bir şey karşındaki zaten arkadaşınsa şayet. Hayır sırf itliğine yapıyorum galiba bunu çoğu zaman çünkü gerçek yaşamımda bu savunduğum dengesiz fikirleri hayata geçirmiyorum ama efendim iş yazmaya konuşmaya geldi mi bıcır bıcır. En son herhalde Gökşin Bey'le aşağıdaki pozunu verdiği dükkanda böyle bir konuşma yapmıştık. Ama dediğim gibi bu tip konuşmaları yapacak insanları ya çok iyi tanıyor olmam lazım ya da az çok tavırlarını kestirmem lazım evvelden. Keza orda -ki o gün yeni tanıştık sayılabilir- kavga çıkartmaya meyilli biri olsa çıkartabileceği kadar provokatif malzeme verdim eline. Misillemesi de gecikmedi Gökşin Beyfendilerin. Çaycıya geldiği anda yaptığı giyim kuşam hususundaki benzetmedeki benzetilen öğesinin benden uzak Allah'a yakınlığı -ki bundan genel anlamda çok şüpheliyim- şöyle diyelim bana da Allah'a da uzak oluşu bir karşı ataktı belki, hoş gaza gelmedim, etrafta çorçocuk da vardı keza. Neticede kendisini bu haftasonu sanırım Fransa'ya yolcu ederken, bunları da detaylı bir veda yazısı niteliğinde yazayım istedim. Burdan şu notları çıkartırız demek ki :

* Gökşin Beyfendiler gönül hanemizde taht sahibi bir insan olmuştur.
* Sohbet edilesiler listemizde liderliğe oynamıştır.
* En fakır arkadaşımla bolca vakit geçirmiştir.

İçselcan

İnsanların canını yakmak (gerek fiziksel, gerek duygusal) pek zor olmasa gerek. Herhangi bir konuda insancıl olarak sunmaya çalışılan teklifler -ki bunları bir seçenek olarak sunmak bile büyük bir adım, fedakarlık ve iyi niyetli geleceğe yönelik bir hareketti fikrimce- karşıdaki insan tarafından gayet yanlış anlaşılabilip, size acı ve mutsuzluk olarak geri dönebiliyor. Gelecekle ilgili konuşma lüksü kimin elinde ki ben de bunu kullanayım düşüncesizce, dedikçe; fedakarsızlık ve sadakatsizlikle dahi suçlanabiliyor insan bazen. Herkesin düşünce sistemi demek kendi yaşadığı hayatla ilgili olarak farklı yönlerde gelişiyor, farklı doğrular belirleniyor. Ben yarının ne getireceğini bilmez ve yarın için kendime bile bir söz vermezken, hayat kimisinin önünde gayet açık ve upuzun (alenen) durabiliyor. Kimisinin yaşamı, önünde atacağı her adımın -muhtemel- garantisini verirken, benimkisi bana -ve demek çevremdekilere- sadece belirsiz, içine atıldığım bir macera gibi görünebiliyor. Bu "macerada" etrafımdakiler ileriyi görmek istiyorlar ki ben bir adım ötesini göremedikten sonra içi boş vaatler, saçma hayaller ve umutlandırmaların ne alemi var diye düşünüyorum. Duygusuz ve odun bir insan olmak olabiliyor bu pek çok zaman, belki de yaşanılan şeyler (bknz travma) böyle bir imaj oluşturmaya zorluyor sizi, beni. Bu tip şeyler.


* Ciddiye alınacak bir şey olmadığı gibi
 gecenin birinde yazılan yazıdan da ancak bu kadar hayır gelir.

Tanıştığıma Memnun Oldum

- Biz de bir şeyler yiyip Küçük Beyoğlu'na geçeriz,
siz de uğrayın muhakkak yanımıza.
-Tamam.

Salı, Eylül 02, 2008

2 Numaralı Otobüs



Biraz fazla bir oluruna bıraktım gibi -neyi bıraktın desen gayet belirsiz- her şeyleri bu aralar ama hayırlısı, aslında Ilgın Hanım'la bir genel kurul yapsak fena olmaz ama ne onun ne benim vaktimizin ortak kesiştiği boşluklar mevcut. Merve Hanım ise gün itibarıyla İstanbul'da, kendisini bir kontrole gittim bakayım bir deri bir kemik kaşmış mı, yemiş içmiş mi Antalya'da diye. Gayet sağlıklı ve keyifli buldum. Bundan sonra yapacağım kayıtların hepsinde hemen hemen (gerek Emir Bey gerek bireysel ve başka konuklu projelerim olsun) bilgisayar mikrofonu, basit kayıt programı ve ev samimiyeti öğelerini kullanacağım. Misal arkadaki oto yıkamacı sesleri olsun, içerden gelen sofra kurma efektleri olsun bunlar hep şart. Hem biraz bohem bir tarz yakalarım belki belli mi olur. Kafamda azıcık yeni projeler var san'atın her dalına dair ama bir silkelenip onları harekete geçirmek lazım. Geçen seneden kalan derslerimle bu senekilerin çakışmasından ötürü, gerekli mercilerin hiç bir dersime onay vermemesinden korkuyorum, bu sefer agresif olacağım ama. İçimden hiç yazasım gelmemiş kadar iğrenç bir yazı yazdım halbuki dur oturayım da bir şeyler yazayım bugün diye düşünüyordum. Bir de deviantart sayfası edinsem tam olacak demek ki, başka bir şeyler daha diyecektim muhakkak ama unuttum hepsini gittiler.


Pazartesi, Eylül 01, 2008

Sonbahar Kış Hot Kotür



Bugün giydiğim hırkayla ve esen rüzgarda boynuma doladığım fularımsı, atkımsıyla son bahar kış sezonunu müjdeledim Altunizade ve Bağlarbaşı halkına. Emre'nin buralarda olması pek güzel, canım sıkıldı sokağa çıkalım bir turlasak kâfi dediğim zaman, tamam çıkalım diyen bir dost kendisi, sohbetinden zerre sıkılmayacağım, sıkılana da yumruk atacağım bir insan. Kazandırdığı bir ton güzel insan da cabası. Kazandırdığı insan demişken alt yazıda İpeknaz'ın fotoğrafını öyle bir koymuşum ki yazıyı okuyan der herhalde Finlandiya'da bir İtalyan kıza vurulmuş gariban depresyona girmiş gelmiş. Neyse ne diyorduk, şimdiki aklım olsa diye başladığım cümlelerin sayısı arttıkça aslında ne denli az aklım olduğunu fark ediyorum. Azıcık başarılı bir öğrenci olsaydım da erasmusa gitseydim keşke ne bileyim yurt dışında master yapacak bir ortalama yaratabilseydim kendime belki şunları* görürdüm bir kaç kez daha biryerlerde. Hoş hâlâ görme şansım var ama üç nokta. Ya da Abazya'yı tanısaydım cumhurbaşkanı olup ne bileyim. Bunların yanısıra evin cam pencere kapalıykenki bunaltıcılığını ne yapsak diye düşünüyorum, camı açıyorum ayak bileklerindeki üşüme ve ayaklardaki soğuma ya çorap giy ya Antalya'ya git diyor. Ayaklardan anlar insan mevsimin değiştiğini Sayın Vardarova'nın da değindiği gibi. İçimde bir mevsim değişikliğinin yarattığı uyuzluk mu var bilmem, ifadem hafif meymenetsiz gibi, neyse yarın inşallah İstanbul'a gelecek bir sevdiğim var diye düşünüp ferahlıyorum. Bir yandan da yıllardır uzattığım sakalı kessem mi kesmeyip sevdiğimden dayak mı yesem onun ikilemini yaşıyorum. Kıbrıs konusu konuşuldu bugün radyodaki siyaset programında, içimi en karartan konulardan biri siyaset, düşündüğüm gibi yaşamamam, bir gün yaşadığım gibi düşünebilmem konusunda bana hâlâ ümit veriyor. Daha insancıl olmak gerek değil mi ama. Bana latince ahde vefa diyenin alnından öperim diye düşünürken bugünkü konuk dedi bunu, öpmedim ama kanım kaynadı. Hani tam perdeyi asarken gerilen tişörtün belde yarattığı çıplak bölgeden gıdıklanma ihtimalinin verdiği bir tedirginlik ve akabinde yere düşüp merdivenin altında kalabilme korkusu ya da camdan düşüp diyar değiştirme korkusu vardır ya, içimde de böyle bir tedirginlik; neye alamet bilemedim. Jyri'nin gönderdiğinden beri her gün beş kez dinlemesem mutsuz olduğum bir parça var sırada :


* Şunlar :