Cuma, Ağustos 23, 2013

Seni Yazdım Kalbime*


Bu aralar bir halt olmuyor efendim yazacak, yoksa biz yazmayı çok iyi biliriz, elimizde belgelerimiz de var hem, sadece göstermeyi sevmiyoruz ama belge demeyi çok seviyoruz ki ufacık beyinlerimizde belge, belge, belge, belge dedikçe, dememiş de gösterilmiş kadar somutlaşsın bunlar. Haha sakin gireyim derken sertleştim bir anda. İnsan insanı kandırır mı yoksa hiç? Tabi ki asla hayır.

Bir şeyler oluyor tabi olmaz olur mu hiç? Misal Diyanet İşleri daha dün sıcacık, ılık ılık açıklamalarda bulundu. Kadın konusuna değindi. Belki çirkin bir tabir olacak ama ülkemizde hemen hemen herkes kadın konusuna fordlarcasına değinebiliyor sadece, metrobüs kültürü ülke geneline sirayet etti demek. O kadar boş konuşuluyor ki, bunun da psikolojik ve kasıtlı bir taciz türü olduğuna inanıyorum. Açın okuyun.Ondan evvel geçtiğimiz günlerde Antalya'dan İstanbul'a yürüyen -Manyak oldukları için değil de bir şeylere dikkat çekmek için, bilin bakalım neye?- bir grup hatta bir kaç gence adam başı bir kaç ton polis saldırdı. Olay yerinde bulunan sözüne güvendiğimiz insanlardan duyduk ki öldü sanıp bırakmışlar neyse ki de ölmemiş birileri yine kurtulmuş. Ali İsmail Korkmaz cinayetiyle ilgili ifadeler gün yüzüne çıkıyor. Ben adını ağzıma almaya utanıyorum, dilim yanıyor üzüntüden, millet anlatıyor "ağabeylerine" nasıl yardım ettiğini ya da ayağı ağrıdığı için çok tekmelemediğini. O kadarcık tekmeden ölüyorsa zaten hiç yaşamasın. Derken gece ortaya Ali İsmail Korkmaz'ın ölümüne sebep olan dayağın görüntüleri çıkıyor. Kabus gibi geçiyor gece, çöp gibi uyanıyorum sabaha. Bu konudaki net fikirlerimi şuraya yazdım, tekrar yazmayacağım buraya, içimde bir şeyler kırılıyor her cümlede çünkü. Bir de televizyonlara çıkıp insan sanalım diye ağlayanlar var. O kadar iyi biliyorum ki artık insan olmadığınızı. Bugüne kadar tanıdığım tüm ustalardan ve usta lakaplı insanlardan utanıyorum şu an "ustalık" ithaf edileni görünce. Bağıracağım oturduğum yerden, insanlar çok korkacak diye çekiniyorum. Bilenler bilir bağırım gücüm fena değildir. Eylem arkadaşlarıma sorabilirsiniz, böyle bir arkadaşlık sınıfı doğdu ne güzel değil mi eylem arkadaşlarım var. X Hanım yürüyüşte iyi, Y Bey'le sloganda uyuşuyoruz gibi. Neyse, tam diyorum havadan sudan yazayım bu kez ama havamızı suyumuzu bile zehirledikleri için konu dönüp dolaşıp buralara geliyor.

Sakinleşelim, 10'a kadar sayalım, geçmedi 50'ye kadar, geçmedi 100'e kadar sayalım. Sanırım milyonları sayıyoruz kuşakça. Konuyu değiştiriyorum evet. Neler oldu diye bakıyorum geçirdiğimiz günlere. Instagram konusunda ufak adımlarla, ufak paylaşımlarla ilerliyorum, bugün misal twitter'la instagram'ı bir nevi senkronize ettim. Dışarıdan ufak görünse de bunlar bence büyük adımlar. Zaten takipçi ve takip ettiğim insan sayım sen, ben, karşı komşu kadar; yine de yeri geliyor güzel kalp grafiklerine ulaşıyoruz, hamdolsun.

Bir de bu aralar ev video'larına ivme kazandırma fikri edindim bir anda. Masama aldığım notlar buradan köye yol oldu. Toros Bey ve Nil İpek Hanım'la beraberdik dün, Kuğunun Şarkısı'nı çalmak üzere. Pek keyifli geçen saatlerin sonunda birleştirilecek nice video'yla ayrıldık oradan. Bu arada bu video'lara hız kazandırmak için gönüllü bir eli çabuk montajcı lazım bize. Hahah, esnaflaştım yine. Neyse önümüzdeki gün daha nice güzel video planım var, vakit buldukça. Oradan çıkıp eve mi gittik tabi ki hayır. Ilgın Hanım'a uğradık Nil İpek Hanım'la. Keza sevdiceğim Merve Hanım ve pek sevdiğim dostlar Hasan Bey, İpek Hanım ve Berkay Bey'i de görmüş olduk bu sayede. Bir kaç video, bir kaç tatlı kelâm, bir miktar da tıkınmanın ardından uykulu gözlerle metrobüse bindik ve döndük.


Bir de geçtiğimizden seneden gelen ancak bir şekilde hiç gün yüzüne çıkartamadığımız bir video var bugün youtube'a yüklediğim. Ünlü oyuncumuz Haki Biçici Bey'in pek güzel, pek samimi bir Müslüm Gürses yorumu var bu video'da. Seni Yazdım Kalbime* adlı "solmadan gel artık aşkımın gülü, olsa da konuşsa kalbimin dili" diye söze giren bir şarkı. Haki Bey'in şarkıyı severek söylediğini o kadar hissediyorum ki her izleyiş ve dinleyişte, bir tur dinleyip geçip gidemiyorum sırf bu yüzden. O geceden elimizde kalan en güzel hatıra sanırım. Buyurun buradan dinleyin ve izleyin sizler de.

Bu arada Evden Uzakta'nın mis gibi yeni bölümleri de oldu, izlemeyenler ve dinlemeyenler çok pişman oluyormuş öyle duyduk biz.


Pazartesi, Ağustos 12, 2013

Bayram Tatili Notları


Bu yazımın girişini sokağımızdaki ağaçlara ayıracağım. Oturduğumuz apartmanın hemen önünden tren yolu geçiyor, Haydarpaşa'dan başlayıp Anadolu'nun derinliklerine doğru giden trenleri ve banliyö hatlarını ağırlayan bir yol bu yol, daha doğrusu yoldu. Bir süredir hızlı tren güncellemesi sebebiyle seferler iptal edildi, 2015'in ortalarına kadar. Evet medeniyet, çağdaş uygarlık, hizmet, hız, güç, kontrolsüz güç gibi güçlü imgeler gelip geçiyor aklımdan sürekli. Neyse eminim ki her zaman olduğu gibi uzmanlara danışılmış, gerekli onaylar, tetkikler eksiksiz ve tarafsızca yapılmıştır, bilirsiniz tarihimiz bu tip titizliklerle doludur. Bu Haydarpaşa-Bostancı hattında oturanlar bilir -tıpkı benim gibi- işte bu bahsi geçen tren yolunun iki yanındaki sokaklarda tren yolu duvarına bitişik ağaçlar vardır bir kaç metre aralıklarla. Tabi modern hayatta ağacın yeri -ya da önemi diyeyim- pek olmadığı için bu tren yolunu genişletirken bu ağaçların hepsi kesilecekmiş. Bakmayın ben Bostancı diye bitirdim bu hattı ama İstanbul'un çıkışına kadar eminim ki bu tren yolu kenarı ağaçları devam ediyordur. Kaç ağaç eder sırf İstanbul'dan çıkana kadar 500, 1000, 5000, 10000? Bir kaç ağacın ne önemi var bunca hizmetin arasında, demir ağlarla örülen bir ülke mevzu bahisse gerisi tabi ki de teferruat olacaktır. Bu ağaçların genç olanları benle yaşıt, bir kısmı ise benden yaklaşık iki kat uzun zamandır bu dünyada. Üzerlerine numaralar yazılmış ağaçların, biliyorsunuz bu topraklarda gelenektir öldürmeden önce kapısına işaret koymak. Sırf bu topraklarda da değil dünya genelinde sanırım işkence edeceğine, öldüreceğine damga vuranlar bahsettiriyorlar adlarından yıllarca. O kadar eminim ki bu ağaçları kesmeyin dersem karşılaşacağım tepkilerle. Ne gericiliğim kalacak, ne yersiz muhalefetim, ne modernleşme karşıtlığım, ne hizmet düşmanlığım, ne vatan hainliğim, ne statükoculuğum. Tabi ki bu etiketler alıştığımız şeyler olduğu için beni bir şeyler demekten alıkoyamayacak. Bakalım günler bize ne gösterecek. Dilerim o ağaçlara artan ekmeğini asarak karnı aç olanlarla paylaşan naiflik aynı ağaçların kesilmesine de mani olur.


Bayramı da atlatmış olduk bu arada. Bayram namazı vaazıyla ilgili yazdığım üzücü satırlara şuradan göz atabilirsiniz. Genel olarak çok geniş bir ailemiz olmadığı ve bu ailenin de az bir kısmı İstanbul'da ikamet ettiği için bayram merasimimiz pek uzun sürmüyor. 2-3 yere gidiyoruz bazen, 2-3 dost da bize geliyor, hepsi bu. Yine de gidilebilecek ve size gelebilecek birilerinin olması güzel bir his. Nerede o eski bayramlar klişelerine girmeyeceğim, sadece harçlık alandan harçlık verene evrilmek beni biraz üzüyor eski bayramları düşününce.

Bir de okuyunca beni çok korkutan bir yazı var geçenlerde twitter'dan da paylaştığım. Profesyonel olarak siyaset yapan bir adamın ağzından çıkan siyasete bulaşırsanız yakarım temalı cümleler görüyoruz. Haberin verilişi ise ayrı bir güzel, "sağduyu çağrısı" görmesek inanacağız, benim için önemli yerleri aşağıya da not düştüm, bir gün bunlara bakıp hatırlayalım diye, altlarını da çizeceğim.

“Stadyumları şiddetin, siyasi gösterilerin merkezi haline getirenler hukuki bedelini öder.”

Can yanabilir, radar var.”

“40 gün sussunlar, sporda polemik kalmaz.”

“Taraftar gruplarının arasına birileri sızmak isterlerse burası muz cumhuriyeti değil. 30 senedir terörle mücadele eden bir devletiz. Bir-iki, yaşanır. Üçüncüde kontrol altına alınır. Olayların arkasında kim var, tahrik eden kim, kulüpler nereye kadar içinde? Devlet, 24 saat içinde lamba gibi (ampül diyememek ahahah) ortaya koyar. Polisle, yargıyla kimseyi korkutmuyorum ama bir eylem için senelerce men cezası almak, kulübü ve kendini ateşe atmak kimseye bir şey kazandırmaz. İnsanlar çocuklarını maça, cepheye mi korkusuyla gönderir hale gelirse bu durum Türkiye’de futbolu, kulüpleri, yöneticilerini bitirir.”

“Tahrikkâr konuşan kulüp başkanı bir yaptırıma maruz kalmayacak mı? Yayınlar, yazılar, kışkırtılan kitleler. Bir sorumluluk oraya çıkmayacak mı?”

“Kanunun uygulanacağını herkes bilecek. Temennim can yanmaması ama yanabilir. Uyarıyorum, radar var.”

“Spor savcıları, müsabakaları yerinde izleyecek. Doğrudan görecek. Raporlar, görüntüler önüne gelecek. Kimin hangi koltukta oturduğunun tespiti için elektronik bilet uygulamasına geçiyoruz. Burada bir fişleme yok. Elektronik bilet tribünlerde yaşanan olaylardan çıktı. Olaysız bir sezon geçirebilirsek zannediyorum bir daha konuşulabilir. Elektronik bilet güvenlik, suç işleyeni bulmak ve bir daha stadyuma girmesini engellemek amaçlı.”

"Gezi eylemlerini üniversitelerde de deneyebilirler. İstediğimiz, öğrencilerin karşı karşıya gelmemesi. Birisi eğitim almama hakkını kullanmak istiyorsa bahçede oturur, boykot hakkını kullanır. Ama, amfide ders yapan öğrencinin hakkını kısıtlamaya kalkarsa devlet gereğini yapar. Eylemciler, eyleme katılmayanların bu hakkını kısıtlayamaz. Çağrım şu: Kimse hayatını karartmasın, geçmişine sabıka kaydı düşürmesin."

Benim alıntılarım bu şekilde ama sizden ricam yazının tamamını da okumanız yönünde. Tehdit etmek sağduyu çağrısı olmuş, dayatmacılık ise doğru yola sevk etmek herhalde, savcı eşittir radar, üniversite yaklaşık eşit terör yuvası, neyse bu sene lig benim gibi futboldan soğumuş bir insan için bile sırf şu sebeple keyifli geçecek

Gelelim diğer gelişmelere. Tatilimin büyük kısmını açılmasını heyecanla beklediğimiz çay diyarı Dem için müzikal hazırlıklar yaparak geçirdim. Güzel bir müzikal seçkiyle karşılaşacaksınız Dem'de. Repertuvarı da geniş tuttum ki bir kere duyduğunuz şarkıya bir daha yıllarca denk gelmeyin. Hahah. Bir diğer müzikli konumuz ise geçtiğimiz günlerde Yasemin Hanım sayesinde tanıştığım Hazal Hanım. Sevdiğim renkteki kadın seslerinden, geçmişten bir video'sunu paylaşıyor, kendisine hayatta başarılar diliyorum, yollarımızın tekrar kesişmesi dileklerimle, hahahah. Bir diğer önemli mevzu ise Instagram konusuna eğilme kararım. Levent Bey'in bunda payı büyüktür. Bilen bilir filler tepişirken çimleri ezildiği için ben ve Türkiye'deki diğer 8 Nokia Lumia kullanıcısı Instagram'a erişemiyoruz resmi yollarla. Biz de ne yapıyoruz, tünel olarak Instance kullanıp, başarılı filtreleme için de Fotor kullanıyoruz. Fotor'un da ismini Emir Yargın Efendi ya da ben koymuşuz sanırım farkında olmadan, belki de Orçun Bey. Neyse, sizi de vesileyle bu modern fotoblog sayfama beklerim.

Egecan Bey'le de konuştuk geçtiğimiz günlerde, öyle bir kaydırıyorlar ki tartışmaların zeminini; kendinizi bir anda siyaset üstü konuları bile tartışmaya zorlanmış buluyorsunuz. İnsan hakları gibi, adil yargılanma isteği gibi, ifade özgürlüğü gibi, çocuk hakları gibi, doğa ve çevre gibi, gibi gibi gibi... Neyse zaten yeterince üzgün girdim yazıya, arada azıcık müzikle ruhu yükseltmişken tekrar düşürmeyelim modumuzu. Kafayı yememek için tek sığınağımız mizah olsun. Tekrar görüşünceye dek, esen kalın.

Pazartesi, Ağustos 05, 2013

Sadece Şu Üç Gün


Hafta sonu her zaman olduğu gibi yine ana gündemimiz polis şiddetiydi. Öncelikle olmayan bir gösteriye müdehale etmeye kalktı polis, bu müdehale kısmını öyle başarılı yapıyorlar ki zaten insanların aklından öyle bir fikir geçmiyorsa bile bu vahşeti protesto etmeye başlıyorlar. Bunu sürekli söylüyorum, cuma ve cumartesi Taksim'de İstiklal Caddesi gibi bir yerde insanlara saldırmanın tek açıklaması yaşam tarzına karışma dürtüsüdür, benim gibi yaşamayan varsın yaşamasın fikridir, toplum mühendisliğidir. Yine etrafta hafta sonu çekilen video'ları görüyorsunuz. Ramazan ramazan diye insanları gerçekten gayet keyfi şekilde darp etmeye kalkan polisler mi ararsınız, kenarda masasında otururken sandalyesi dağıtılıp yere yatırılıp elleri arkasından kelepçelenenleri mi, her zaman alıştığımız gibi kadınlara tekme tokat dalan polisleri mi, sıkma kardeşim diye polise bağıran adamın plastik mermiyle vuruluşunu mu, nerede o direnenler diye kudurmuşçasına parçalayacak birilerini arayan polis birliklerini mi?

Şu an ben bunları yazarken bu şehrin bir ucunda Ergenekon davasının kararları açıklanıyor. Derin devletle hesaplaşılacak galiba diye toplumsal bir heyecan dalgası yaratarak başlayan bu davanın bugün nasıl bir dişe diş kana kana mantığıyla yürüdüğünü görmemek için kör olmak lazım. Gerçekten suçları göz önünde apaçık insanlar çok komik denilecek cezalar aldı ya da hiç ceza almadılar, bunun yanı sıra pek çok insan yine kurma olduğu kanıtlanmış uydurma bulgularla sıra dışı cezalar aldı. Suçsuzların cezalandırıldığı bir ülkede yaşadığımız aşikar zaten ama suçluların bile gerçek suçlarıyla cezalandırılmadığı bir ülke gerçekten düşünebilen herkesi yoruyor, üzüyor, hevesini kırıyor. Hiç günahsız hüküm giyenler, pek çok suça bulaşmış ama dalga geçer gibi bambaşka suçlardan hüküm giyenler ve tüm günahlarını gururla sergileyip ortada gezinenler. Sizin de içinize bir şeyler oturmuyor mu? Silivri'deki ortam ise apayrı bir yazının konusu olur zaten. Gezi sürecini takip edenlerin gözüne sokulan şiddet ve despotluk, bir tık daha korkuyla yükselmiş şekilde insanların karşısına çıktı. İçeri alınmayan aileler, avukatlar, tarlaları savaş alanına çeviren kolluk güçleri, otoyolları ve daha da komiği hava sahasını kapatan devlet, etrafta keskin nişancılar, ayakkabılarına kadar aranan insanlar, avukatlar...

6-7 sene evveldi Bağlarbaşı'nda oturuyduk, bayram namazı için ağabeyle şimdi yıkılmış ve yenisi yapılmakta olan Capitol'ün yanındaki İlahiyat Camisi'ne gitmiştik. Bayram namazının ve cuma namazlarının ötesinde bir kalabalık ve kaos vardı. Meğersem başbakan gelmiş camiye, içeri girene kadar defalarca üstümüz aranmıştı, yolda onlarca polis aracı, Capitol'ün ve caminin tepesi keskin nişancılarla dolu. İnsanlar rükûya eğiliyor, namazın şartından tabi, caminin içinde güneş gözlüklü takım elbiseli, kulaklıklı ve kol mikrofonlu adamlar eğilmeyip etrafı kolaçan ediyor. Benim o gün o namazda hissettiğim duyguları bugün umarım tüm ülke hissediyordur, basit bir his bu: Olmaması gereken şeyler oluyor.

Neyse konu konuyu açtı ama benim bugünkü mahkemelerde, tıpkı senelerdir gördüğümüz nice mahkeme kararı gibi görüp üzüldüğüm nice şey vardı. Gerçek suçlular, gerçek suçsuzlar, suçlu olup yapmadıkları şeylerden yargılananlar... Olması gerektiği gibi kendi suçuyla yargılanan insan var mıydı bir tek ondan şüpheliyim. Senelerdir görüyoruz adaletin nasıl bir hale geldiğini, herkesin ve hepimizin adalete ihtiyacı olduğunu unutmayın lütfen. Suçlu olmasını istediğiniz insanlar suçlu olmayabiliyor, suçsuz olduğuna inandıklarınız da suçlu olabiliyor ama bunun tarafsızca ölçülmediğini bilmek sizin de canınızı yakar bir gün emin olun. Görüyoruz sapıkların, katillerin, tecavüzcülerin al(ma)dığı cezaları. Fikriyle, yazısıyla, karakteriyle yargılanıp suçlu bulunanları bunun yanı sıra tüm pislikleri ve kokuşmuşluklarıyla elini kolunu sallayarak canavarlığa, hırsızlığa devam edenleri. Derin devlet yargılandı mı? Hayır. Faili meçhullerin ruhları hâlâ geziniyor o mahkemelerin üzerinde, adaletin terazisine oturanları kaldırmak için uğraşımız. Yapılan tüm orantısızlıkların hesabı sorulur bir gün elbet, dua edin de sizi yargılayanlar sizin kadar kindar olmasın.

Adalet herkese lazım olacak bunu tekrar tekrar söylüyorum, unutmayın. Haksızlığa, zulme, şiddete karşı sesinizi çıkartın, dilsiz şeytanlardan olmayın, vicdanınıza kulak verin, o sizi doğru yola sevk edecektir.



"Ne biçim ülke burası ne biçim insanlarla yaşıyoruz! Gezi Parkı için yürürsün, vatan haini, darbeci olursun, Lice'de kullanılan orantısız gücü protesto etmek için yürürsün, Rojava'daki katliamı kınarsın, PKK'lı olursun, Silivri'deki hukuksuzluk için sesini çıkarırsın ulusalcı olursun! Hâlâ anlamıyor musunuz? İnanmanız gereken tek bir ideoloji var o da vicdanınız." demiş Pınar Balcı. Böyle bitsin bu yazı. Zaten her gün sözün bittiği yerdeyiz bu ülkede.

Cuma, Ağustos 02, 2013

Bugünlerde Bir Şeyler Kafamı Kurcalıyor *


Son yazdığımdan bu yana sinsice iki hafta geçmiş, Temmuz bitmiş, Ağustos girmiş devreye. Ağustos değişik bir aydır, yazın en sıcak en güzel ve en son ayı olması dolayısıyla en hüzünlü ayıdır. Hayatımın ilk tamamen çalışarak geçen yazı da böylece geçiyor heyhat. Çok zor gerçekten de bazı şeyler. Ben de "bazı kızlar çok güzel" cümlesi gibi bu cümleyi duvarlara yazacağım. Bazı şeyler çok zor. Neyse ilk cümleme geri dönersem son yazdığımdan bu yana 2 hafta geçmiş, bu rakam Türkiye gibi ülkelerde 786 tane korkunç gündem maddesine denk. Bizi sistematik olarak delirtmeye devam ediyorlar. Büyük rahatlayacaklar biz delirince eminim. Bu arada geçen gün birinin Facebook'ta sözlerini paylaşmasıyla yeniden hatırladığım tam da günümüze uyan dev bir Mavi Sakal parçası koyuyorum buraya, dinlemeden geçmeyin: Balta.


* bugünlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
yeni araban yıldızlarımdan parlak mı?
böyle soruları soran benim

bugünlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
meclisler biz kara koyunları düşünür mü?
benim seçtiğim, seçimim seçimim seçimimdir

bu baltaya sakın sakın sap olma

bugünlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
vatan kurtaranlar arkamızdan ne söylerler
biz ölünce ne ne ne diyorlar

bu baltaya sakın sakın sap olma


O zaman sorulan bu soruların cevaplarını biz bugünlerde görebiliyoruz ancak yaşımız gereği. Meclislerin asla ve asla kara koyunları düşünmediğini, sözde vatan kurtaranların arkamızdan neler neler söyleyebildiğini ve cinayetleriyle gurur duyduklarını. Bizim de bugünlerde nice şey kafamızı kurcalıyor, vardığımız sonuç ise aynı, bu baltaya sap olmayacağız.

Berkin'in ailesinin basın açıklamasına polisin verdiği tepkiyi gördük. Polis dediğim aynı zamanda, emniyet teşkilatı, aynı zamanda yerel yönetim, aynı zamanda hükümet, aynı zamanda devlet. Yani orada gördüğünüz tepki sadece nefretle insanlara saldıran üniformalı adamların tepkisi değil, tüm bu sıralı otoritenin size tepkisi. Hepsi aynı canilikle saldırıyor. Hep diyorum hep de diyeceğim korkarım duvara konuşsak daha etkili olurdu. Bir yandan emniyet birimleri toplanıyor diyorlar ki TOMA sayısını arttırmak lazım başka türlü olmayacak, bir yandan her gün mesleğini gereğince yapmaya çalışan bir başka medya mensubu daha ağzına vurularak susturuluyor, bir yandan sadece medya üzerinde değil tüm gençler, parti, dernek ve kurumlar üzerinde (yani 2-3 kişiden fazlasının bir arada olduğu her alanda) bir cadı avı sürdürülüyor. Bunu üstelik -eskiden olduğu gibi- kibarca ya da çaktırmadan değil, tüm kabalığıyla gözümüze soka soka yapıyorlar, göz dağı verecekler ya! Bundan kısa süre önce tecavüze uğramış kadınların doğumuna kadar karışan adamların benzer versiyonları bugün de çıkıp statta söylenecek sloganlara, hangi öğrencilerin burs alacağına, hangi şirketlerin hangi ihaleleri alacağına, hangi hak arayışlarının kanuni olduğuna falan karar veriyor. Diyeceksiniz bugüne kadar hangi iktidar farklıydı. Vereceğim cevaplar şu şekilde, beni yaşım gereği önceki hükümetler pek de bağlamıyordu ama 10 senedir hayatım kararıyor, ciğerim sıkışıyor. Bir diğer konu ise bu kadar despotça bir yönetimin hâlâ kendini mağduriyet üzerinden yüceltmesi; çok çektiklerine inananlar şimdi de çok çektireceklerine yemin etmişler belli ki. O kadar çok sürreal saçmalık var ki etrafta, kafamı toplayıp birine odaklanıp yazamıyorum bile, diyelim bunu başardım, ben bunu başarırken 56 tane sürreal saçmalık daha çıkıyor karşımıza.

Şu maddelere bir göz atın, bunlar eskiden bizi kaçıp gitmeye iterken artık buraya daha çok bağlıyor, savaşmaya, güzelleştirmeye, mutlu bir ülkede yaşama inancıyla. İşte sanırım en çok bu korkudan öldürüyor bu sakat sistemden beslenenleri. Bu korkuyu da nasıl oya çeviririz diye düşününce her zamanki gibi gerilimi yüksek tutup tepki oylarıyla kendi oylarını birleştirmekte buluyorlar çözümü. Kendi bin türlü çakallıkla pamuk ipliğine bağlı tuttuğu, teşviklerle, özelleştirmelerle, kredilerle şişirdiği ekonomisinin patlaklarını da müebbetlik bulduğu hakkını arayan gençlere fatura ediyor. Oh ne âlâ arkadaş! İstihbarat almışlarmış Eylül falan sıkıntıymış hep. Şu saatten sonra, sizin vahşetinizi, baskınızı, adaletsizliğinizi gördükten sonra size her ay sıkıntı. Yokuş aşağı gidiyorsunuz efendiler, bunu görmemek için kör olmak lazım. Ben giderken yanımda seni de götüreyim zihniyeti ise tam da sizlere yakışanı. Neyse bir kaç link vereyim bu iç şişirip patlatan konularla ilgili, vaktiniz olunca göz atın:

- Hoşuma giden bir entry.
- Ece Hanım'dan bire yirmi beş vuran bir yazı.
- Can Bey'in bölüm sonu canavarlarıyla karşılaşması.
- Daha okuyamadığım ancak süreçle ilgili başarılı bir eser olduğunu bildiğim bir kitap.

Ciğerimize karabasan gibi oturan memleket gündemi bir yanda kalsın, ben size 20 dakikalık bir mola fırsatı sunayım. Emir Yargın Efendi'nin Evden Uzakta bölümü sonunda yayında. Öyle eğlenmişiz ki program bir müzik programı olduğu kadar bir komedi programına da dönüşmüş. Dikkatle ve detaylara da odaklanarak izleyin lütfen baştan sona, gerçekten güleceksiniz söz veriyorum:




"Bilmem hatırlar mısın Özdemir ne renkti?"


Gitar yüklü günler güzel günlerdir.
Şahsi rekorum budur 4 gitar + 1 anfi.