Cumartesi, Eylül 14, 2019

Arhan'a Hoş Geldin Mektubu



13 Eylül 2019 Cuma


Sevgili Arhan, merhabalar!


Dünyamıza, Türkiye'ye, İstanbul'a ve ailemize hoş geldin! Bugün senin doğumun sebebiyle havalimanından hastaneye geçerken aklımda bu mektubu yazma ve bugünün dünyasını sana olduğu haliyle anlatma fikri oluştu. Çünkü tahminen sen yirmili veya otuzlu yaşlarına geldiğinde dünya bugünkünden çok daha farklı olacak ve bugün yaptığımız pek çok şey o zaman sizin kuşağa komik, saçma veya iyi ihtimalle nostaljik gelecektir. Neyse lafı daha uzatmadan bugünümü sana anlatmaya başlayayım.

Öncelikle Perşembe akşamı ağabeyimle telefonda konuştuğumda "bakın ben artık yarın ya da Cumartesi sabahı binip geliyorum, Arhan ile konuşun gelecekse gelsin" demiştim. Keza bundan bir hafta önce iş sebebiyle tekrar İstanbul'a gelmiş, hafta sonu senin de doğacağını düşünerek Merve'yi de çağırmıştık. Ama rahatın yerindeymiş, doğumun ertelendi; sen doğmayınca Merve İstanbul'da kaldı, ben de Antalya'ya geri döndüm. Merve de eşim oluyor bu arada, senin de yengen, onunla da ilk gününden tanıştın zaten. Şanslısın bebekleri çok sever, seni biraz daha fazla sevecek bence ama yenge sıfatını hiç sevmiyor, büyüyünce ona ismiyle seslen en iyisi. Her neyse ağabey o konuşmada muhtemelen bu hafta sonu, en geç de Pazartesi doğacağını söyleyince ben de Perşembe akşamından dört günlük kıyafetlerimle sırt çantamı hazırladım ne olur olmaz diye.

Derken Cuma sabahı kahvaltımı ediyordum ki ağabey tekrar aradı, birazdan Cansu'yu doğuma alacaklar, haberin olsun dedi. Biz Merve ile Antalya'da yaşıyoruz bu arada az önceki cümlemden anlamışsındır. Ben de müdürüme durumu yazdım, izin mi alayım, yoksa bilgisayarı yanıma alıp oradan da işlere bakmaya hazır mı olayım diye. O da sağ olsun direkt git İstanbul'a, ailenin yanında ol dedi. Hayatımda hep "ilk uçakla geliyorum" cümlesini kurmak istemiştim, bugüne kısmetmiş. İşe gitmek için çıktığım saatte (08.15 gibi evden arabayla çıkmıştım) direkt havalimanının yolunu tuttum. Yolda her trafik ışığında telefonda önce bilet baktım, sonra kart bilgilerimi girip 09.30 uçağına bilet aldım, ardından şirket sistemine girip izin girişi yaptım, bugün Cuma olduğu için Cumartesi günü de otomatik yok sayılıp iki gün iznim gitti. Muhtemelen sen iş hayatına başladığında böyle saçmalıklar çok geride kalmış olacak. Ayrıca internetten cep telefonuyla yapılan işlemlerin yerini kim bilir neler alacak.

Her neyse 09.00 gibi arabayı park edip havalimanına koşarak girmiştim, tam kontuar kapanmadan biletimi aldım ve koşarak yukarı çıkıp uçağa giriş sırasındaki yerimi aldım. Uçakta yerime geçip oturdum, oturduğum sırada sağımda sanırım bir yakınını kaybetmesi sebebiyle İstanbul'a giden bir kadın, onun yanında da minik yeni bebeğiyle bir turist anne oturuyordu. Dünya garip. Her neyse kulaklığımı taktım, bluetooth kulaklıklar yeni yayıldı bu çağda, bakalım sizler hangi cihazlarla, nasıl müzik dinleyeceksiniz ileride, müzik dinleme alışkanlıklarınız nasıl oturacak. Spotify'da ilk olarak kendi yaptığım Karşı Müzik Eylül ayı listesinden Areş adlı parça çaldı, Yansımalar'ın 2000 yılında yayınladığı albümlerinden, sonra sözlü parçalara geçecekti ki kitap okuma niyetinde olduğum için Cenk Erdoğan'ın Fermata'sını açtım. Bu yıllarda uçaklarda (Boeing 737-800) internet kullanmıyoruz, uçuş modu diye bir mevzu var, ağ bağlantılarını kesen. Bakalım senin zamanında havacılık, uçaklar, uçuş kuralları ne yöne evrilmiş olacak. Neyse ki bluetooth açıp kulaklığı takıp önceden indirdiğimiz albümleri çevirim dışı olarak dinleyebiliyoruz. Yine bizim kuşak için büyük teknoloji, bir de Spotify var, uluslararası en yaygın kullanılan müzik akışı platformu. Her neyse, Albert Einstein'ın İzafiyet Teorisi - Özel ve Genel Görelilik kitabını okumaya başladım bir yandan. Adam daha kitabın ilk 6-7 bölümünde bugüne dek emin olduğumuz birkaç temel fizik kuralını çökertip geçti. Sonra ikram edilen suyu içtim, soğuk sandöviç veya kek seçeneğini reddettim, ardından biraz uyukladım ve Sabiha Gökçen Havalimanı'na geldik.

Yedinci sırada oturduğum için uçaktan hızlı bir çıkış yapabildim, hızlıca bir tuvalet molasından sonra -çünkü sabah kahvaltıda da kupayla çay içip üstüne uçakta da su içmiştim ve önümde uzun bir yol vardı- binadan çıktım ve hızla ekspres otobüslerin olduğu tarafa yürüdüm. Bugün normalde olduğunun aksine Avrupa yakasına geçeceğim için E3 kodlu 4. Levent otobüsüne binecektim. Otobüs dolmuştu ama kaybedecek vaktim yoktu, bindim, akbil yaklaşık 7 lira gibi bir şey çekti. Tam yanımda Türk Havayolları'ndan bir kabin memuru duruyordu, kendisine "yeni üniformalarınız çok yakışmış hayırlı olsun, siz de memnun musunuz?" dedim, o da "gri çorapları saymazsak" dedi. Bence çok güzel konu açmıştım ama ya uçuş yorgunluğu ya da "bana yazıyor" gerginliğiyle kendisi muhabbeti devam ettirmek istemedi. Sonradan düşündüm bu iki buçuk yıllık süreçte ben Antalyalılaşmışım, muhabbete girişimden belli, İstanbul'da böyle şeylerin (gelişine muhabbete girmek gibi) çok daha az olduğunu unutmaya başladığımı fark ettim. Sonra bir ara yolun yarısında falan önümde oturan turist, yanımdaki çocuğa "do you speak English?" diyerek metro istasyonuna gelip gelmediğimiz sordu. Genç tabii Türk özgüveniyle "yes" dedi ama soruyu anlamadı, ben araya girdim, oranın zaten son durak olduğunu, daha yolumuz olduğunu belirttim. Sultanahmet'e gideceklermiş, yolu adım adım tarif ettim, ilk kez mi İstanbul'a geldiklerini sordum, Alanya'dan gelmişler -ki oraya beşinci gidişleriymiş (as bayrakları) ama İstanbul ilkmiş. Ben de süper falan dedim, otobüsteki sohbet kontenjanımı doldurdum. Bir de bu havalimanı otobüslerinde herkes valizlerini çantalarını boşluklara kenarlara yığar. Benim de sırt çantam vardı, ayakta olduğum için önümdeki başka birinin yan duran valizinin üstüne koydum. Bir süre sonra valizin sahibi kadın beni dürtüp, çantanız da ağır herhalde valizi biraz ezmiş gibi bir şey dedi. "Ay gerizekalı valizin uf mü oldu" demek istedim diyemedim ama 2019 Türkiye'sinde böyle insanlıktan nasip alamamış kimseler olduğunu da not düşeyim tarihe diye bu detayı yazıyorum. Çantayı alıp hiç cevap vermeden omzuma taktım ve yolun yarıdan fazlasında omzumda taşıdım. Umarım senin Türkiye'n bizimkinden daha huzurlu, mutlu, başarılı ve aydınlık kimselerle dolu olur.

Her neyse, sonra inerken sohbet ettiğim turistlere gelin benimle ben de metroya bineceğim dedim, bunları ailecek (adamın eşi ve çocuğu da vardı) aldım metroya indim, iki tek kullanımlık bilet aldırdım, çocuğa gerek yok falan dedim, birlikte metroya indik. Adama haritadan Taksim'de inmesi gerektiğini, oradan kodu T2 miydi T1 miydi işte fünikülere binmesi ve Kabataş'a inmesi gerektiğini, oradan da herhangi bir tramvaya binerek Sultanahmet durağında inmesi gerektiğini anlattım. Bu arada Rus olduklarını öğrendim ve İngilizce konuşan bir Rus görmek ne güzel dedim. Sonra da ekledim Antalya'da herkes Rusça bilir ama burada Rusça işinize yaramaz. Her neyse metrodan Şişli'de inerken adama son olarak telefon numaramı da kaydettirdim, bir şey gerekirse ara dedim, adam mahcup oldu, Moskova'ya gelirsen sen de beni ara falan dedi, ben kaçtım. Sanırım varacakları yere gitmişlerdir.

Ben de merdivenlerden Cevahir'in karşısındaki Ermeni Mezarlığı'nın önüne çıkıp bir taksi çevirdim. Taksi beni Çağlayan'daki Florance Nightingale Hastanesi'ne iki dakikada getirdi, 8 liranın altında tuttu, 10 verdim, üstü kalsın dedim, adam da "ee abi indi bindi 13 oldu" dedi, "vay öyle mi oldu" deyip onu aldım yirmi uzattım, biz bu konuşmayı yaparken daha ben inmeden hastanenin önünden yeni müşteriler taksinin arka koltuğuna binmişlerdi bile. Bu fiyatları da yazıyorum ki bu mektuba 2040'ta falan baktığımızda üç aşağı beş yukarı bir enflasyon çıkarımı yapabilelim. Sonra hastaneye girdim, üçüncü kattaki odanıza çıktım, deden, anneannen, dayın, benim annem, ağabeyim, Merve herkes oradaydı. Onlarla merhabalaşıp sonra Cansu ve senin olduğun yan odaya geçtim. Çok miniksin, ama yuvarlak ve güzel bir kafan ve yüzün var, rengin de hayli pembe, az pişmiş gibi. Bu hayatımdaki ikinci sıfır kilometre bebek görüşüm. Değişik bir his, bize garip geliyor, sana o an çok daha garip gelmiştir, abuk sabuk bir diyara gelip buraya tutunmaya çalışıyorsun yıllarca, neyse ki çok güzel bir ailen olacak, şanslısın. Gün boyu ara ara yanına geldik gittik, sen bu esnada biraz ağladın, birkaç kez altına yaptın, bir kere üst değiştirdin, bolca anneni emdin, gaz çıkarttın ve uyudun. Yani senden bugünlük beklediğimiz her şeyi fazlasıyla bize verdin, tebrik ediyoruz.

Akşamüzeri tam beş gibi annemle karşıya geçmek üzere yanınızdan ayrıldık, ağabeyim arabayı alın dedi, emektar Megan da bize eşlik etti böylece. Yarın ve Pazar günü yine geleceğiz. Hatta benim görevim sana Balmay töreni duası okumak, bu Orta Asya Türklerinin bir isim koyma ritüeliymiş. Gönül isterdi bir pelerin takayım, tütsüler yakayım, arka fona Kam Ata açalım, kendimizce bir atmosfer yaratalım ama tüm bunlar hastaneye biraz fazla gelir sanırım. Dediğim gibi yarın ve Pazar yine seni ve aileni görmeye geleceğiz, elimizdeki imkanlarla neler yapabiliyoruz Balmay konusunda göreceğiz.

Bir kere daha sana aramıza hoş geldin diyorum. Bugünü böyle detaylıca yazmak istedim ki sen büyüyüp bu mektubu önce çok anlamayarak, sonra da yıllar içinde iyice anlayarak okuyunca 2019'un dünyası ve İstanbul'undan bazı detaylar yakalayıp eğlenesin. Annen de güzel yazar, ama ben de fena değilimdir hani, baban da konuşmada çok iyidir, ben onu henüz yakalayamadım. Umarım hep güzel günler görürsün, ailenle, sevdiklerinle mutlu bir hayatın olur, isminin hakkını verir ve en çok ihtiyacımız olan "ar" kavramını ülkemize tekrar hatırlatırsın. Bir kırılma noktasına doğdun, şimdilik kırılma iyiye doğru olacak gibi duruyor ama burada hiçbir şey öngördüğümüz gibi gitmeyebiliyor. Her koşulda biz umudumuzu yitirmemeyi seçtik, sen de bunun en güzel kanıtısın, iyi ki doğdun, iyi ki varsın.




Amcan,
Emir.
Yeldeğirmeni / İstanbul


Hiç yorum yok: